Aylardır; tarihi bir zirve olacağı, büyük dönüşümlerin gerçekleştirileceği, Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu güçlendireceği ve önemini artıracağı söylenen 36’ncı NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi sona erdi. Günler öncesinden başlatılan güvenlik önlemleri, alınan önlemler kapsamında; Ankara’da 38 bin polisin görevlendirilmesi, 4.412 kişinin yakalanması, içlerinde “terör örgütü üyesi” olmakla suçlanan 75-80 yaşlarındaki TEMA gönüllüsü emekli büyüklerimizin de olduğu yüzlercesinin“önleyici tedbirler” kapsamında tutuklanması, Ankara’da vatandaşlarımızın yaşamını sıkıntıya sokan sınırlamalar, ABD Başkanı Trump’ın Ankara’ya adımını atar atmaz Türkiye’nin önemi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duyduğu güven ve sevgi konularında yaptığı abartılı açıklamalar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamalardan duyduğu memnuniyet ve artan beklentiler, ABD-Türkiye ilişkilerinde önemli ilerleme kaydedildiği… Zirve sürecinde en çok konuşulan konular oldu. Böylece Zirve’nin asıl maksadı, alınan kararlar, karar alma sürecinde konuşulanlar, üyelerin düşünceleri, alınan kararların üyelere etkileri, Türkiye’nin ne gibi sorumluluklar üsleneceği ikinci planda kaldı.
ABD Başkanı Trump’ın, Ankara’ya geldiği gün; “Dostlarıma yaptırım istemiyorum” diyerek Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, parasını ödediğimiz F-35 uçaklarına Rusya’dan satın alınan S-400’ler bahane edilerek el konulması sorununa bakacağını, ülkemizde üretilen Kaan uçaklarının ABD’den tedarik edilecek motor aksamının ticaretine izin verecekleri konularında yaptığı açıklamaların nasıl sonuçlanacağı Zirve’nin sonuçlarından daha fazla merak konusu olmuştu.
Ankara’ya geldiği gün bu konularda müjde içeren açıklamalar yapan Trump; dönerken sorulan bir soruya “henüz tamamen kararımı vermedim” cevabını verdi. Trump’ın iki gün içinde böylesine tezat açıklamalar yapması şaşkınlıkla karşılandı. Oysa ABD’de hukuki işlerin Türkiye’deki gibi yürütülmediği, Devlet Başkanı da olsa ABD’de hiç kimsenin yasaları çiğneyemeyeceği, ABD Başkanı’nın; CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Mücadele Yasası) kapsamında uygulamaya konan yaptırımları tek başına kaldıramayacağı, bunun için kongre kararı gerektiği dikkatlerden kaçırıldı. Ulusal itibarımız açısından son derece önemli olan böyle bir konu bile Trump-Erdoğan dostluğunu ön plana çıkarmak uğruna sahnelenen algı çalışmalarının kurbanı oldu.
Zirve öncesinde basına açıklamalar yapan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Zirvede; “Savunma harcamaları, NATO’nun Ukrayna’ya vereceği destek ve NATO 3.0 dönüşümünün neleri kapsayacağı konularının karara bağlanacağını” söylemişti. Toplantıya geçilmeden bir gece önce; İran’ın Hürmüz Boğazında sivil gemileri vurarak ateşkesi ihlal ettiğini iddia eden ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı; Trump’ın Ankara’dan verdiği talimatla İran’a ait 80 hedefi vurdu ve Trump; İran’a karşı tehditlerini daha da ileri götürdü. Bu olayın Zirve’ye yansıması; İran’a karşı alınacak önlemler konularının ele alınması ve sonuç bildirgesinde yer alması şeklinde oldu.
Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde;
NATO Sözleşmesi’nin 5’nci maddesine ve kollektif savunmaya olan bağlılığın teyit edildiği, üyelerden birisine yapılacak saldırının hepsine yapılmış sayılacağı,
Ukrayna’nın transatlantik güvenliğe sağladığı katkı,
Kanada’nın Avrupa ile birlikte Ukrayna’nın savunmasına katkısı, ittifakın savunması konusunda daha fazla sorumluluk üsleneceği,
Güçlü bir NATO içinde güçlü bir Avrupa’nın inşa edileceği,
Üye ülkelerin NATO savunma harcamalarına katkılarının artırılacağı, toplamda 50 milyar doların üzerinde yeni savunma harcaması yapacağı,
Müttefikler arasındaki savunma ticaretindeki engellerin kaldırılacağı, savunma sanayindeki iş birliğinin ve ortak üretim kapasitesinin artırılacağı, inovasyonun hızlandırılacağı,
Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ve istikrarına yönelik uzun vadeli tehdit oluşturmaya devam ettiği.
2026 yılı içinde Ukrayna’nın savunması için 70 milyar dolarlık destek verileceği, bu desteğin 2027 yılında da sürdürüleceği,
İran’a Hürmüz Boğazı’ndaki seyir serbestisine uyma çağrısı yapılması ve nükleer silah sahibi olamayacağının vurgulanması konuları yer aldı.
Rusya ve İran’a karşı kararlılık içeren açıklamalar; ittifakın doğu kanadında ve Karadeniz’de bu iki ülke ile sınır komşusu olan Türkiye’nin nasıl bir sorumluluk üsleneceğinin sorgulanmasına neden oldu. Zirvenin hemen öncesinde ABD’nin İran’a karşı saldırılar düzenlemesi; ABD-İran savaşının ilerleyen süreçte hızlanacağı, NATO’nun ve dolayısıyla Türkiye’nin de bu savaşa müdahil olabileceği yorumlarına yol açtı.
Ben de bu yorumlara katılıyorum. Her ne kadar Trump ilk saldırıyı İran’ın başlattığını iddia etse de İran’ın; sınır komşusu olan Türkiye’nin başkentinde, 32 NATO üyesi ülkenin katıldığı bir toplantının yapıldığı gün, bütün bu ülkelere meydan okurcasına bir eyleme kalkışabileceğine ihtimal vermiyorum. Ben bunun; ABD tarafından, Zirve’de alınacak kararlara yön vermek maksadıyla sahnelenen bir kurgu olduğunu ve amacına ulaştığını düşünüyorum. Eğer böyleyse ittifak ortaklarının büyük çoğunluğunun bunu bildikleri ve kabullendikleri kanaatindeyim. Bu durumda ilerleyen zamanda savaşın daha da tırmanması ve Türkiye dahil pek çok ülkeyi içine çekmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Trump’ın ülkesine dönerken “İran’la yeni bir ateşkes yapmayacağı” konusundaki açıklaması bu kanaatin güçlenmesine neden olmaktadır.
NATO 1.0; ABD öncülüğündeki emperyalist cephe tarafından komünizme karşı örgütlenmişti. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra oluşan yeni yapılanmalar NATO’nun genişlemesi ihtiyacını doğurdu ve NATO 2.0’ı yarattı. Günümüzde Rusya ve İran’ın durumu, Çin’in kaydettiği ilerlemeler, doğal kaynaklar üzerinde ve küresel ticaret yollarının kesişim noktasında yer alan Ortadoğu ülkelerinin öneminin artması, bütün bunların etkisiyle emperyalist cephenin güç kaybıve bilişim teknolojisindeki gelişmelere paralel olarak harp silah ve araçları teknolojisinin de geliştirilmesi ihtiyacı NATO 3.0’ı gündeme getirmiştir. Bizim için önemli olan NATO 3.0 kapsamında Türkiye’nin ne gibi görevler üsleneceğidir. Eğer Türkiye bu küresel çıkar çatışmalarının merkezine oturtulursa ve emperyalist cephenin ileri karakolu konumuna yerleştirilirse ülkemiz ve halkımız hem huzur ve güvenlik hem de ekonomik açılardan çok zor günlere sürüklenecek demektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan şimdiden savunma harcamalarımızı 2030 yılına kadar milli gelirimizin %3,5’u, 2035 yılına kadar da %5’i seviyesine çıkarma kararlılığını dile getirmiştir. Trump’ın Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkındaki övgü dolu söylemleri, Erdoğan’la çok daha güzel işler yapacağız şeklindeki açıklamaları ve aldığı karşılıklar endişeleri daha da artırmaktadır.
Küresel çapta böyle bir gelişmenin üye ülkeler tarafından yorumlanmaması, değerlendirilmemesi, sorgulanmaması mümkün değildir. Durum böyleyken toplumların dikkatlerinin hamasi konulara yönlendirilmesi yöneticilerin niyet ve maksadını bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Benim kanaatimce; üye ülkelerin hepsi durumun farkındadır, pek çoğu da kendilerine verilen rolü oynamaktadır…
Herkes verilen rolü oynuyor
Herkes verilen rolü oynuyor
Paylaş: