Yöneticilerin görevi; sistemi kusursuz işletmek, aksamalara fırsat vermemek, muhtemel aksaklıkları süratle düzeltmek, aksaklığa neden olan etkenleri ortadan kaldırmaktır. Yöneticiler bunları yapmak yerine makamlarını korumaya, iktidarlarını sürdürmeye odaklandıklarında; sistemdeki aksamaların gözden kaçması, önemini yitirmesi, mücadele planının dışında kalması kaçınılmazdır.
Aksamalar büyüdükçe ve altından kalkılamaz hale geldikçe; mazeretler devreye girmekte, sorunların üstü örtülmekte, topluma “sorun yok” mesajları verilerek algılar yönlendirilmeye ve sorunlar sıradanmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu da sorunların kronikleşmesine ve çözümün imkânsız hale gelmesine neden olmaktadır.
Sorumlular; çözüm zorlaştığında ya da imkânsız hale geldiğinde, sorumluluğu mevcut sisteme ve bu sistemi kuranlara yükleyerek “sistemin yetersizliğinden” şikâyet etmektedirler. Sorunlara çözüm bulmak yerine bu zihniyetin sürdürülmesi halinde yeni sistem arayışları devreye girecek ve kafaların arkasındaki planlar uygulamaya konacaktır. Buna fırsat vermemek için sorunlar ortaya çıkmadan önce gerekli önlemlerin alınması, buna rağmen oluşan sorunların süratle giderilmesi, sistemin aksaksız işletilmesi ve günün koşullarına uygun bir şekilde geliştirilmesi için azami gayretin gösterilmesi gerekmektedir.
Son yıllarda ülkemizde tanık olduğumuz bazı olaylar yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığım tablo ile benzerlikler göstermektedir. Yasa dışı işleri meslek edinen bazı insanlar; kendi aralarında gruplar kurmakta, çeteleşmekte, çetelerine çarpıcı isimler vererek “tanınma” çabasına girmekte, tanınma çabalarını eylemlerinin reklamını yapacak kadar ileri götürmektedirler. Kısa zaman aralıklarıyla yeni çetelerin ortaya çıkmakta olduğu da dikkat çekmektedir.
Bu çeteler; küçük yaştaki çocukları kullanarak silahlı eylemler gerçekleştirmekte, işyerlerini kurşunlatmakta, eylemlerini insan yaralamaya, insan öldürmeye kadar tırmandırmakta, çocuklarımızı katile, toplum düşmanı canavarlara dönüştürmektedirler. Çetelerin elinden kurtulmayı başarabilen çocuklarımız ise boyundan büyük işlere koşulmakta ve düşük ücretlere mahkûm edilerek sömürülmektedir. Ülkemiz çocuk çete üyesi ve çocuk işçi sayısında, çocuk işçi ölümlerinde dünya sıralamasında ön sıralarda yer almaktadır.
Kadın cinayetleri, sokak ortalarındaki silahlı çatışmalar, çok küçük bir anlaşmazlığın çatışmaya dönüşmesi, sokak kapısının çıkardığı sesten rahatsız olan komşunun silahına sarılarak cinayet işlemesi, trafikte adam öldürmeye varan tartışmalar, parklarda yan bakma gerekçesiyle çıkan kavgalarda öldürülen gençler, İBB Kültür A.Ş. Genel Müdür Yardımcısının evinin önünden kaçırılarak rehin alınması… sıradan haberler halinde her gün karşımıza çıkmaktadır.
Uyuşturucu ticareti ve kullanımındaki artış endişe verici boyutun da üzerine çıkmış görünmektedir. Bir kaymakamın şoförü olan polis memurunun büyük miktarda uyuşturucuyu naklederken yakalanması, toplumda saygınlığı olan bazı sanatçıların, sporcuların, resmi görevlilerin, yönetici konumundaki insanların isimlerinin uyuşturucu ticaretinde ve kullanımında geçmesi endişeleri haklı çıkarmaktadır. Yönetici konumundaki insanların en yakınlarındaki görevlilerin neler çevirdiğinden habersiz olması anlaşılabilir değildir. Bu aynı zamanda çetelerin rolü ve etkisi konusundaki endişelerin de kaynağıdır. Uyuşturucunun böyle gündem olduğu bir ortamda “istenmeyen insanları” iftirayla etkisizleştirmek için araç olarak kullanılması da ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ülkemizdeki ortam mevcut durumdan yararlanmaya çalışan her kesimi harekete geçirmektedir. Siyaset kurumu; yaptıkları hizmetlerle değil, halkımızın algısının şekillendirilmesine yönelik propaganda faaliyetleri ile ikna yöntemini uygulamaktadır. Dolandırıcı çeteler de halkımızın bu zafiyetinin farkına varmışlardır ve benzer yöntemlerle faaliyet yürütmekte, insan aldatmayı aklına bile getirmeyen dürüst ve namuslu vatandaşlarımızın maddi varlıklarına göz dikmektedirler. Bu çeteler bilişim teknolojisindeki gelişmeleri yakından takip ederek yeni yöntemler geliştirirken resmi makamlarımız koruyucu yöntemler geliştirmekte bu çetelerin çok gerisinde kalmaktadırlar.
Güvenilir kurum ve kuruluşlarımızın sayıları gün geçtikçe azalmaktadır. Hastane ve eczanelerimizle ilgili olumsuz haberler sağlığımızın da ne derecede tehdit altında olduğunu ve gereken önlemlerin alınmaması halinde ilerleyen zamanda hangi tehlikeli boyuta geleceğini göstermektedir. Geçtiğimiz hafta; sağlık sistemimize çöreklenen yasa dışı bir çetenin, hayati önemdeki ilaçları sahte reçetelerle eczanelerden toparlayıp yasa dışı yollarla yurt dışına kaçırdıkları haberiyle sarsıldık. Doktorlarımızın, eczacılarımızın, resmi görevlilerimizin böyle bir yolsuzluğa bilerek veya bilmeyerek alet olması endişe ve kaygılarımızı son derece arttırmaktadır. Bu durum; halkımızda, doktor ve eczacılarımızla ilgili yanlış algılara yol açmakta, mesleğine ve insan yaşamına değer veren, mesleki sorumluluklarını her şeyin üstünde gören çok değerli doktorlarımızı, eczacılarımızı ve bilim adamlarımızı da olumsuz etkilemekte, bu nedenle halkımızın sağlığını da tehdit etmektedir.
Ülkemizde uygulamaya konan sığınmacı politikası neticesinde; Suriye, Orta Asya ve Afrika ülkelerinden getirilerek ülkemize yerleştirilen sığınmacılarla birlikte yasa dışı faaliyetlerin, çeteleşmenin, dolandırıcılığın, uyuşturucu ticaretinin bu boyutlara gelmiş olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Bu süreçte gelişen yasa dışı faaliyetler bunlarla da sınırlı değildir. İnsan kaçakçılığının da normal bir ülkede kabul edilemeyecek boyutlara ulaşmış olması hayret vericidir. Son günlerde kulağımıza gelen haberlerde; insan kaçakçılığı yapan çetelerin “şirketleşmiş” olduğundan, sahte belgelerle resmi oturma izni aldıklarından, devlet dairelerindeki bazı memurlarla birlikte çalıştıklarından söz edilmektedir. Bu ve benzer haberlerin yalanlanmaması, bazılarının mahkemelere intikal etmesi, buna rağmen böylesine tehlikeli olan sığınmacı politikasından geri adım atılmaması anlaşılabilir değildir.
Ülkemizde uygulanmakta olan sığınmacı politikasının kendi ihtiyaçlarımızdan değil, ABD ve AB’nin dayatması neticesinde uygulamaya konulduğu ve yürütüldüğü bütün gerçekliğiyle ortaya dökülmüştür. ABD Temsilciler Meclisi ve Avrupa Parlamentosu son günlerde aldıkları kararlarla bunu açıkça teyit etmektedirler. Yöneticilerimizin; ülkemizde uygulamaya koydukları sığınmacı politikasını inanç değerlerimizle, insani değerlerimizle izah etmeleri, halkımızın algısını inanç değerlerimizle, insani değerlerimizle yönlendirmeye çalışmaları artık ikna edici olmaktan çıkmıştır. Bu aşamada; ülkemize yerleştirilen ne olduğu bilinmeyen insanların değil, uygulanan sığınmacı politikasından zarar gören vatandaşlarımızın durumlarının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ülkemizdeki sorunlar; bu hafta sayfamıza sığdırabildiğimizden çok daha fazladır. Bu da aklımıza “Güvende miyiz?” sorusunu getirmektedir. Bu ve benzer sorunlara zamanında gerekli önlemlerin alınmaması halinde güvende olduğumuzdan söz etmek mümkün olmayacaktır kanaatindeyim.
Güvende miyiz?
Güvende miyiz?
Paylaş: