Türkiye’de gündem çok hızlı değişiyor. Bir gün asgari ücretin alım gücü, emekli maaşlarının geçinmeye yetip yetmediği, sağlık sisteminde artan yük konuşuluyor; ertesi gün kamuoyu bambaşka bir tartışmanın içine çekiliyor. Milyonları doğrudan ilgilendiren başlıklar, çoğu zaman kısa sürede arka plana itiliyor. Son dönemde bir isim etrafında şekillenen tartışmaların, bu hayati konuların önüne geçmesi de bu tabloyu yeniden hatırlattı. Elbette her konu konuşulabilir. Ancak bazı başlıkların hızla öne çıkarken, bazı verilerin aynı hızla görünmez hâle gelmesi, artık yalnızca neyi konuştuğumuzu değil, neyi konuşamadığımızı da sorgulamayı zorunlu kılıyor. Bu nedenle geçtiğimiz günlerde sessizce açıklanan bir bilanço önemliydi.
Daha önce özelleştirilmiş bir şeker fabrikasının açıkladığı ciddi kârlılık verisi, birkaç gün gündemde kaldı ve hızla unutuldu. Oysa bu tür veriler, tek başına bir işletme başarısı olarak değil; geçmişte alınan kararların nasıl ve hangi koşullarda verildiğini anlamak açısından da ele alınmalı. Şeker fabrikaları sadece ekonomik işletmeler değildir. Tarım politikasıyla, pancar üreticisiyle, kırsal istihdamla ve gıda güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla bu alanda alınan her karar, yalnızca bugünü değil, uzun vadeli toplumsal yapıyı da etkiler. Bir tesisin geçmişte “zarar ettiği” gerekçesiyle özelleştirilmesi, yıllar sonra ortaya çıkan kârlılık verileriyle birlikte yeniden düşünülmeyi hak eder. Bu noktada mesele, özelleştirmenin doğru ya da yanlış olması değildir. Asıl mesele, bu kararların hangi gerekçelerle alındığı, hangi varsayımlara dayandığı ve sonuçlarının nasıl takip edildiğidir.
Türkiye’de benzer örnekler ilk kez yaşanmıyor. Geçmişte SEKA, Telekom, limanlar ya da enerji tesisleri gibi pek çok özelleştirme sürecinde de benzer tartışmalar gündeme gelmişti. Karar anında yapılan gerekçelendirmelerle, yıllar sonra ortaya çıkan sonuçlar arasındaki fark, çoğu zaman sağlıklı biçimde değerlendirilemedi. Çünkü gündem değişti, sorular yerinde kaldı.
Burada yapısal bir sorunla karşı karşıyayız. Birileri karar alıyor, uygulamalar hayata geçiriliyor; ancak sonuçlar ortaya çıktığında sorumluluk dağınık hâle geliyor. Kimin hangi gerekçeyle karar verdiği, hangi hedeflerin gözetildiği ve ortaya çıkan tablonun kime ait olduğu netleşmiyor. Böyle olunca tartışma, veriler üzerinden değil, gürültü üzerinden ilerliyor.
Gündem hızla değiştikçe, yapılanların takibi de zayıflıyor.
Kamuoyu dikkati başka başlıklara yöneldiğinde, ekonomik ve yapısal kararların sonuçları konuşulamadan geride kalıyor. Böylece geriye, hesap sorulamayan kararlar ve tekrar eden hayal kırıklıkları kalıyor. Oysa tartışmamız gereken şey çok açık: Kararlar alınabilir, politikalar değişebilir, yöntemler farklılaşabilir. Ancak sonuçları olan her kararın bir sorumluluğu, sorumluluğun da bir muhatabı olmak zorundadır. Aksi hâlde, gündem ne kadar değişirse değişsin, asıl sorular hep yerinde kalır!
Gündem değişiyor, sorular yerinde kalıyor
Gündem değişiyor, sorular yerinde kalıyor
Paylaş: