Dostum Çetin Gürel’i kaybettik… 1970’li yılların sonlarında zihnimizde filizlenen, 1980’li yılların başında ete kemiğe bürünen büyük bir gazetecilik yürüyüşünün içindeydik.
İzmir’in köklü gazetesi Yeni Asır’ın birikimi İstanbul’a geliyordu. Fakat İstanbul’a yalnız bir gazetenin teknik imkânları gelmiyordu. İzmir’in çalışkanlığı, Anadolu’nun merkeze itirazı, yerelden ulusala uzanan bir gazetecilik iddiası geliyordu.
22 Nisan 1985’te bu yürüyüşün adı Sabah oldu. O yıllarda İstanbul basınının ağırlık merkezinde, Simavi ailesinin Hürriyet’i ve Günaydın’ı başta olmak üzere, yılların gücüyle yerleşmiş büyük gazeteler vardı.
Mesele yalnızca gazete çıkarmak değildi. Dağıtım kanalları, baskı imkânları, reklam ilişkileri ve mesleğin insan kaynağı, uzun yıllar içinde oluşmuş kapalı bir Babıali düzeninin içindeydi.
Bugünün akademik dili buna “yüksek yoğunlaşma” diyebilir. Bizim o gün yaşadığımızın adı ise İstanbul’un gazetecilik tekeline karşı mücadeleydi. Gazetenin Genel Müdürlüğünü Çetin Gürel yapıyordu. Ben, rahmetli Güngör Mengi ve birkaç dost da Yönetim Kurulundaydık. Uzun yıllar birlikte çalıştık. Bir sürü zor işi birlikte çözdük.
Çetin Gürel o mücadelenin hem aklı, hem sükûneti, hem de güven veren omurgasıydı. Sabah daha çıkmadan kendisine başka bir gazeteden açık çek uzatılmıştı.“İstediğin kadroyla gel; ücretleri sen yaz” denilmişti. Çetin’in cevabı, onun yalnız meslek hayatını değil, insanlık anlayışını da özetleyen bir cümleydi: “Patronunuza Çetin Gürel’in fiyatı yokmuş dersiniz.”
Çetin’in fiyatı yoktu. Çünkü bazı insanlar para ile ölçülemez; sadakatleriyle, karakterleriyle ve zor zamanda nerede durduklarıyla anlaşılırlar. Sabah’ın birinci yıl dönümünde Rahmi Turan ve beraberindeki geniş kadro Günaydın’a döndü. Çetin’in yıllar sonra anlattığına göre, üç yüz kişilik kadronun yüz kırkı bir günde ayrılmıştı. Gazete, daha bir yaşındayken çok ağır bir insan kaynağı sarsıntısıyla karşı karşıya kalmıştı.
Paniğin, öfkenin ve kuşkunun ortasında Çetin yine aynı Çetin’di. Dinç Bilgin’e:“Sıkma canını patron, götürürüz biz bu işi” dedi.
Ve götürdü. İşte Çetin Gürel buydu. Zor zamanda geriye çekilmeyen; başkalarının hesabını yaptığı yerde sorumluluk alan; sesi yükselmeden ağırlığını hissettiren bir insan… Onun gücü gürültüden değil, güvenilirliğinden geliyordu.
Sonra o İzmir’e döndü. Gürel Medya Grubu’nu kurdu. Gazete Ege’yi çıkardı. Ardından Türkiye’nin ciddi ekonomi gazetelerinden biri olan GÖZLEM’i yaşama geçirdi. Gözlem yalnızca ekonomi haberleri veren bir gazete olmadı. İzmir’in hafızası, vicdanı, düşünce kürsüsü ve kent kültürünün direnen kalelerinden biri oldu.
Doğruluk, dürüstlük, bağımsızlık ve insana saygı; Çetin’in kişiliğinden Gözlem’in sütunlarına taşındı. Ben de, o orada diye, birkaç yıldır Gözlem’de yazıyorum. Çünkü bazı gazetelerde yalnız yazı yazılmaz. Orada ortak geçmişe, dostluğa ve meslek ahlakına nöbet tutulur.
Çetin Gürel; gazeteci sorumluluğu ile ciddiyetin, dostluk ile kibarlığın optimizasyonudur.
Güzel insan örneğidir. Kırmadan yöneten, bağırmadan etkileyen, gösterişsiz yaşayan; fakat yaptığı işin arkasında silinmez iz bırakan insanlardandır. Son iki yıldır, telefonlarda hep buluşma sözü verdik birbirimize. Ama buluşamadık.
Ne ben İzmir’e gidebildim, ne o Ankara’ya gelebildi. Niyet ortada kaldı. Hasret ortada kaldı. Bizim yaşlarda hiçbir şeyi ertelememek lazımmış meğer… Bu gerçeği bir kere daha, bu defa çok ağır bir bedelle öğrendik. Çünkü ertelenen yalnızca bir buluşma değildir. Bazen söylenemeyen son söz, tutulamayan son el, yarım kalan son bakıştır.
Sağlığında niyetlenip niyetlenip buluşamadığımız dostumuzu, 20 Temmuz’da İzmir’de, Aşağı Narlıdere Mezarlığı’nda toprağa verdik. Türkiye ve İzmir bir güzel insan kaybetti. Biz bir dostumuzu; gazetecilik ise ölçüsünü bilen bir ustasını kaybetti.
Gözlem’i gözlemek bize ve dostlarına kaldı. Çünkü bazı insanlar toprağa verilir; fakat bıraktıkları ölçü, yaşayanların omzunda bir vicdan nöbeti olarak kalır.
Ruhu şad olsun…
GÖZLEM’i gözlemek bize kaldı
GÖZLEM’i gözlemek bize kaldı
Paylaş: