Türkiye’nin bir dönem “kendi kendine yetebilen ülke” olarak anıldığını hatırlatan Sebze Yetiştiriciliği Teknikeri Erkul Nuri Akdoğu, bugün yaşanan gıda enflasyonu ve üretimdeki gerilemenin son 10-20 yılın değil, son 40-50 yılın birikmiş sonucu olduğunu söyledi. Türkiye’de tarımın çöküşünde tek sorumlunun yanlış uygulamalarla toprağı kimyasala teslim eden üretici de olmadığını belirten Akdoğu, “Burada toplumu bilinçlendirmeyen kamu otoritesi de “kusursuz” görünümlü ürün talebiyle bu sistemi besleyen tüketici de sorumludur. Toprağı 40-50 yıldır kimyasal gübre ve GDO eksenli politikalarla yoran sistem, bugün gıda enflasyonu ve besin değeri kaybı olarak bize geri dönüyor.” dedi.
Türkiye’de gıda üretimi gerçekleştirilen üretim alanları için “Artık toprak hasta” diyen Akdoğu, “Toprağa 30-40 yıl kimyasal tarım uyguladığınızda bu, bir insana birkaç yıl yanlış tedavi uygulamaya benzemez. İnsanda tedaviyi keser, hasarı onarmaya çalışırsınız. Ama toprakta deformasyon çok daha derindir. Ya 40-50 yıl üretimi tamamen durduracaksınız ki toprak kendi dengesini bulsun ya da bilime dayalı, doğal uygulamalara hızla geçeceksiniz.” şeklinde konuştu.
“Kimyasal yük toprağın besin değerini düşürdü”
Akdoğu, özellikle hibrit ve GDO’lu tohumların sentetik tarım uygulamalarıyla birlikte kullanılmasının besin değerinde ciddi kayıplara yol açtığını savundu. Hibrit tohum ile GDO’lu tohum arasındaki farkın doğru anlaşılması gerektiğini belirten Akdoğu, hibrit tohumun iki güçlü bitkinin kombinasyonu olduğunu, GDO’lu tohumda ise genetik müdahale söz konusu olduğunu ifade etti. Akdoğu, “GDO’lu tohum sentetik tarım uygulamalarıyla birleştiğinde besin değer kaybı çok daha yüksek seviyeye çıkıyor. Amaç verim ve dayanıklılık oluyor, besin kalitesi geri planda kalıyor” dedi. Almanya örneğini de veren Akdoğu, bu ülkede gıdadaki besin kaybının yüzde 20 olarak tespit edildiğini ve hibrit tohum kullanımının bu açığı kapatma amacı taşıdığını söyledi.
“Sorun estetik algıda”
Toplumun tüketim alışkanlıklarının da mevcut tabloya katkı sunduğunu dile getiren Akdoğu, “Sorun estetik algıda” diyerek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Toplum çok ‘yakışıklı’ meyve-sebze istiyor. Oysa Avrupa’da ‘Hıyar’ dediğimiz yamuk, doğal ürünler tercih ediliyor. Bizde ise küçük, ince, kusursuz görünümlü ürün talebi var. Bu talep üretim biçimini de şekillendiriyor.”
Doğal mücadele ekstra kazanç da sağlar
Lavanta, safran, vanilya gibi aromatik bitkilerin zararlılarla mücadelede ciddi katkı sağladığının da altını çizen Akdoğu, “Birçok mikroorganizma bu kokuları sevmez. Ayrıca üreticiler zararlılarla mücadele anlamında kullandıkları sentetik ve kimyasalların devre dışı kalmasıyla hem daha az üretim maliyetleri yaratabilirler hem de bu ürünler pazar payı anlamında değerli ürünler olduğu içinde üretim arazilerinde ekstra gelir elde etme imkânına sahip olabilirler. Doğayı kendi haline bıraksak zaten dengeyi kuracak. Ziraat biliminde son yıllarda artık yabancı otla kimyasal mücadelenin yeniden tartışılıyor. Toprak sürülmez. Birçok ‘yabani ot’ toprağa azot kazandırır. Toprağı sürüp bu doğal dengeyi bozduğunuzda toprağı daha da yoksullaştırıyorsunuz.” şeklinde konuştu.
“4-5 yılda toparlanır”
Toprağın kendini yenileme sürecinin de hızlandırılabileceğini savunan Akdoğu, sentetik gübre yerine kırmızı Kaliforniya solucanı kullanımının bu konuda çok faydalı olacağını dile getirdi. Kırmızı Kaliforniya solucanının doğal gübre ürettiğine dikkat çeken Akdoğu, “Toprağı havalandırır, verimi artırır. Çok hızlı çoğalır. Zincirleme bir fayda oluşturur. Sentetik gübreye göre hem toprak hem mahsul açısından ciddi avantaj sağlar” dedi.
Radikal bir yasak yerine uygulama değişikliği gerektiğini belirten Akdoğu, “Bıçak gibi kesmeye gerek yok. 4-5 yıl içinde Türkiye’nin bitkisel üretimini 20 yıl önceki seviyesine döndürmek mümkün. Üretimi sıfırlamazsınız, sadece yöntemi değiştirirsiniz” diye konuştu.
“Metabolik problem cerrahi müdahaleyle çözülmez”
Tarımda yaşanan krizi metabolik bir soruna benzeten Akdoğu, geçici ve yüzeysel çözümlerin sonuç vermeyeceğini vurguladı. Metabolik problemlerin cerrahi müdahalelerle çözülemeyeceğinin altını çizen Akdoğu, “Tarımda da durum aynı. Toprak hasta. Bu hastalığı daha fazla kimyasalla, daha fazla müdahaleyle çözemezsiniz. Bilime dayalı, doğal ve sürdürülebilir politikalarla çözersiniz. Doğru politikalarla Türkiye yeniden kendi kendine yetebilen bir ülke olabilir. Mevcut politikalarla Türk tarımı düzelmez. Ama doğru uygulamalarla 4-5 yıl içinde yeniden ayağa kalkabilir” değerlendirmesinde bulundu.
KIRMIZI KALİFORNİYA SOLUCANI
Kırmızı Kaliforniya solucanı, halkalı solucan sınıfında bulunan Lumbricidae ailesinin 8 türünden birisi olan toprak solucanıdır. İlk kez Kalforniya Üniversitesi’nde kültüre alındığı için Kırmızı Kaliforniya Solucanı olarak bilinmektedir. Vücudu kırmızı renkli iken, karın kısmı ise sarımsı renktedir. Uzun, dar, silindirik, yumuşak ve omurgasız hayvanlardır. Her solucan hem erkek hem de dişi üreme organlarına sahiptir.
Yetişkin solucanlar 1,5 g ağırlığa ulaşabilir. Çevre koşullarının uygun olması durumunda yetişkin solucanlar her üç günde bir kokon bırakırlar. Her kokon 5–7 arasında bebek solucan barındırır; ancak tüm bebek solucanlar hayatta kalamamaktadır. Hayatta kalma oranı 3–4 arasındadır.
Yetişkin solucanlar vücut ağırlıklarının yüzde 55’i kadar humus (gübre) üretebilme özelliğine sahiptirler. Kırmızı Kaliforniya solucanları 40°C’yi geçmeyen sıcaklıkta ve her çeşit toprakta yetişebilme özelliğine sahiptir. Hayatta kalabilmeleri için gereken en düşük sıcaklık 0°C olup, yaklaşık olarak 20°C solucanların üretimi ve üremeleri için en ideal sıcaklıktır. Solucanların gübre üretimi için en uygun sıcaklık değerleri de 20 ile 30°C’dir. Sıcaklık düştükçe gübre üretimi de buna paralel olarak azalma gösterir ve sıcaklık değeri 7°C’nin altına düştüğü takdirde üretim tamamen durur. Normal şartlarda 2000 solucan günde ortalama 1 kg. gübre üretir.
Gıda enflasyonundan hepimiz sorumluyuz
Türkiye’nin bir dönem “kendi kendine yetebilen ülke” olarak anıldığını hatırlatan Sebze Yetiştiriciliği Teknikeri Erkul Nuri Akdoğu, bugün yaşanan gıda enflasyonu ve üretimdeki gerilemenin son 10-20 yılın değil, son 40-50 yılın birikmiş sonucu olduğunu söyledi.
Paylaş: