Son dönemde Türkiye’nin demografik yapısındaki değişimler, yerel yönetimlerden merkezi hükümete kadar geniş bir yelpazede "çocuk teşvikleri" tartışmasını yeniden alevlendirdi. Bazı belediyelerin 8-10 çocuk yapan ailelere 400 bin TL destek, iş imkanı veya sıfır araç vaat eden haberleri manşetleri süslüyor. Ancak bu pırıltılı vaatlerin ötesine geçip; sokağın ekonomisine, kentin pahalılığına ve kadının birey olarak var olma mücadelesine baktığımızda, karşımıza çok daha derin ve çelişkili bir tablo çıkıyor.
Bugün Türkiye’nin üçte ikisi, temel ihtiyaçlarını karşılamak için mucizeler yaratmak zorunda kalıyor. Enflasyonun beli büktüğü, asgari ücretin açlık sınırıyla yarıştığı bir iklimde, çocuk sahibi olmayı sadece bir "milliyetçilik" veya "nüfus meselesi" olarak görmek halkın gerçeklerinden kopuk bir yaklaşımdır.
Kentleşme, bu krizi daha da derinleştiriyor. Köy yaşamında bedava iş gücü demek olan çocuk; büyükşehirlerin beton ormanlarında ödenemeyen kiralar, ateş pahası okul servisleri ve her gün zamlanan süt fiyatları demektir. Kiraların bir maaşı yuttuğu kentlerde, bir oda daha büyük bir eve çıkmanın maliyeti, devletin vereceği bir yıllık teşvikten kat kat fazladır. İnsanlar çocuklarına "onurlu bir gelecek" sunamayacakları korkusuyla bu karardan uzaklaşırken, sunulan maddi teşvikler sadece geçici bir yara bandı hükmünde kalmaktadır. Şu bir gerçek ki, boş tencereyle gelecek inşa edilmiyor.
Ekonomik darlık, kadını çalışmaya zorluyor; çünkü tek maaşla geçinmek artık imkansız. Öte yandan teşvikler kadına "evde otur, çocuk bak" diyor. Kadın burada bir cenderenin içinde: Çalışsa kreş parasına yetmiyor, çalışmasa evde tencere kaynamıyor. Kent yaşamında kadının hem ekonomik bir aktör olması hem de geleneksel anne rolüne hapsedilmeye çalışılması, onu birey olarak güçlendirmek yerine tükenmişliğe sürüklüyor.
Kadın hakları mı, nüfus mühendisliği mi?
Meseleye kadın hakları penceresinden baktığımızda ise durum daha da kritiktir. Sunulan teşvikler genellikle kadını "anne" rolüne indirgeyen, onu üretimden koparıp eve hapseden bir "altın kafes" niteliği taşıyor. Gerçek bir güçlenme, kadının "seçim yapabilme kapasitesi" ile ölçülür. Kadını sadece çocuk sayısına göre ödüllendirmek, onu bir birey olmaktan çıkarıp nüfus istatistiklerini düzeltecek bir araç haline getirmektir.
Oysa kadının asıl ihtiyacı bir kerelik nakdi yardım değil; sosyal hayata ve iş gücüne katılımını destekleyecek yapısal reformlardır. Mahalle aralarında açılacak ücretsiz ve kaliteli kreşler, babaların da çocuk bakımına dahil edildiği zorunlu ebeveyn izinleri, kadını hem anne hem de üretken bir birey olarak ayakta tutacaktır. Parasal teşvik biter, ancak kadının kaybettiği kariyer yılları ve ekonomik bağımsızlığı geri gelmez.
Doğru yol: "Birey"i ve "Hayatı" güçlendirmek
Nüfusun yaşlanması reel bir sorundur, ancak çözüm yolu kadının kazanılmış haklarından ve ekonomik gerçeklerden ödün vermek olmamalıdır. Bir ülkenin nüfusunu korumasının yolu, belediye kasasından dağıtılan üç beş kuruşluk "çocuk primi" değil; vatandaşlarına sunduğu yaşanabilir bir ülke garantisidir.
Gerçek teşvik araba anahtarı vermek değil; kirasını ödeyebilen, tenceresini kaynatabilen ve çocuğunun bakımından, eğitiminden, evin geçiminden endişe etmeyen insanların oluşturduğu bir toplum inşa etmektir. Kadını krizin ve nüfus kaygısının bir aparatı olarak görmek yerine, onu kentin pahalılığından ve gelecek kaygısından kurtarmalıyız. Sonuçta; paranın satın alamayacağı tek şey, bir bireyin geleceğe duyduğu güvendir.
Geçim kıskacında nüfus hayalleri
Geçim kıskacında nüfus hayalleri
Paylaş: