Haziran ayı sonunda Gözlem Gazetesi’nde yayımlanan yazımda; ülkemizde yaşanan haksızlıklar ve hukuksuzlukları, son yıllarda art arda ortaya çıkan, huzurumuzu ve güvenliğimizi tehdit eden dolandırıcılık olaylarını kaleme almıştım. Yazımda, yöneticilerin görevinin; sistemi kusursuz işletmek, aksamalara fırsat vermemek, muhtemel aksaklıkları süratle düzeltmek, aksaklığa neden olan etkenleri ortadan kaldırmak olduğunu dile getirmiş, buna rağmen; sorunlar ortaya çıkmadan önce hiçbir önlem alınmadığından, sorunlar büyüdükçe ve altından kalkılamaz hale geldikçe mazeretlerin devreye girdiğinden, yaşananların sıradanmış gibi gösterilmeye çalışıldığından, vatandaşlarımızın algısını yönlendirme, dikkatlerini başka yönlere çekme çalışmalarından söz etmiş, bu şekilde sorunların çözülmesinin mümkün olmadığını anlatmaya çalışmıştım ve yaşadıklarımızın “Güvende miyiz?” sorusunu aklımıza getirdiğini ifade etmiştim.
Son günlerde ülkemizin gündemine yerleşen “Fon dolandırıcılığı” olayı güvende olmadığımızı bir kez daha ortaya koydu, endişelerimizi daha da arttırdı. Bu dolandırıcılık nedeniyle oluşan maddi zararlarla, milyonlarca vatandaşımızın mağdur edilmesiyle, ülkemizin ekonomisine olumuz etkileriyle birlikte, değişik kesimlerin böyle bir olaya bakış açıları da endişelerimizin katlanmasına neden oldu.
Önce; bu hırsızlığa, bu dolandırıcılığa verilen isimler kimin olaya ne şekilde yaklaşmakta olduğunu gösterdi diye düşünüyorum. Bazıları buna “fon krizi” derken bazıları “fon skandalı” demeyi tercih etti. Pek çoğumuz da bu isimlendirmelerin altında nasıl bir düşünce yattığını sorgulamadan kabullendik. Oysa bu olayın adı düpedüz hırsızlıktır, düpedüz dolandırıcılıktır! Bence bunun kriz ya da skandal olarak adlandırılması olayın vahametini gölgelemekte, sorumlulukları hafifletmektedir. Öyle ya bir krizin ya da skandalın sorumlularını hukuken suçlamak her zaman mümkün değildir.
Fonlarda manipülasyon olduğu ihbarı; 10 ay önce, bizzat Hazine ve Maliye Bakanından gelmişti. Buna rağmen gereken önlemlerin alınmaması da ayrıca sorgulanmalıdır ve ayrıca adlandırılmalıdır diye düşünüyorum.
Bu dolandırıcılık olayı; gazete ve televizyonlarda, günlerdir bütün yönleriyle ele alınmakta, konuşulmakta, tartışılmaktadır. Bu nedenle ayrıntıya girmeden benim dikkatimi çeken yönlerini ele almayı düşündüm. Öncelikle böyle bir olayda suçu işleyenlerle birlikte -hangi görev ve makamlarda olurlarsa olsunlar- yardım ve yataklık yapanların, görevlerini istismar edenlerin, görev ve sorumluluklarını ihmal edenlerin de araştırılması ve emsal niteliğinde yaptırımlar uygulanması gerektiği kanaatindeyim.
Bu kadar büyük çaplı bir olayın sıradan insanlar tarafından gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Bu çapta bir hırsızlık, bu çapta bir dolandırıcılık; olayın çapı ile paralel bir teşkilatlanmayı gerektirir. Bu teşkilatlanmanın içinde de hedefi çok iyi bilen, hedefi yönlendirme görev ve yetkisi olan etkili kimselerin olması gerekmektedir. Aksi halde bu dolandırıcıların böyle bir sonuca ulaşmaları ve bu kadar büyük kazançlar elde etmeleri çok zordur. Böyle bir teşkilatı oluşturanlar; teşkilat elemanlarının ketumiyetine ve güvenirliğine de dikkat etmelidirler. Öyle görünüyor ki; bu fon dolandırıcılığı teşkilatı oldukça etkili ve yetkili elemanlarla kurulmuş ancak bazı elemanların ketumiyeti ve güvenirliğine dikkat edilmemiştir.
Bu noktada, bunca yıldır dikkat çekmeye çalıştığımız konuları yeniden ele almanın yararlı olacağı kanaatindeyim. Ülkemizdeki tarikat ve cemaatlerin niyet ve maksatları, hedeflerine ulaşabilmek için emperyalist odaklarla kurdukları küresel bağlantılar ve ülkemizi hedeflerine koyan emperyalist odaklarla iş birliği halinde oldukları, bu tarikat ve cemaatlerden bazılarının PKK ve onun gibi bölücü terör örgütleriyle birlikte hareket ettikleri yıllardır anlatılmaktadır.
Siyasetçilerimizin pek çoğu; siyasi kazanç elde etmek uğruna bu tarikat ve cemaatlerle yakın iş birliği tesis etmişlerdir. Bu iş birliği; tarikat ve cemaatlerin devletimizin en hassas kurumlarında en hassas görevlere nüfuz etmelerine yol açmıştır. Son yıllarda siyasetçilerden umduğunu bulamayan, siyaset kurumlarıyla anlaşmazlığa düşen tarikat ve cemaatler bu zamana kadar destekledikleri siyasi partilerle mücadele etmeye başlamışlar, bu mücadelede devletin içine yerleştirdikleri kripto elemanları kullanmışlardır. Çünkü bu elemanlar görevlendirildikleri makamlarda, yıllarca kayıt tutarak sorumlularla ilgili çok büyük arşivler oluşturmuşlardır.
Bunun ilk örneği Fethullah Gülen Cemaati’dir. 2013 yılına kadar çok kıymetli bir din adamı olarak gösterilen Fethullah Gülen; siyasetçilerle anlaşmazlığa düştükten sonra 17-25 Aralık olayları olarak isimlendirilen ifşa girişiminde bulunmuş, dönemin hükümetini, bakanlarını, hatta başbakanın ailesini yolsuzlukla itham etmiş, ardından 2016 yılında darbe ile hükümeti düşürme girişiminde bulunmuştur.
Son zamanlarda da Süleymancılar olarak adlandırılan tarikatın devlet ve hükümet aleyhine icra ettiği faaliyetleri ile milyonlarca dolarlık yolsuzlukları ortalığa saçılmış, Furkancılar olarak adlandırılan bir başka tarikatın da Süleymancılara verdiği destek gündeme gelmiştir. Her iki tarikat da ülkemizde 40 yıldan fazla süredir etkin faaliyet yürütmekte, milyarlarca liralık servete hükmettikleri bilinmektedir. Bunca zamandır dikkat çekmeyen zararlı faaliyetlerinin son birkaç ayda gündeme getirilmesi dikkat çekicidir.
Asıl dikkat çekici olan da resmi makamların Süleymancıları ve Furkancıları ele almasının hemen ardından, tıpkı 17-25 Aralık olaylarında olduğu gibi bu fon dolandırıcılığı olayının ortaya çıkmasıdır.
Olaylar bu şekilde art arda gelişince bende oluşan kanaat; bunca yıldır devletin kılcal damarlarına yerleştirilen tarikat ve cemaat üyelerinin, devleti yönetenlerle anlaşmazlığa düştüklerinde sistemi yıkmak için harekete geçirildikleri, arşivlerini açarak muhataplarına azami zararı vermeye kalktıkları şeklindedir. Aksi halde bu kadar büyük çaplı bir fon dolandırıcılığı teşkilatının; gerçekleştirdiği manipülasyonlar 10 ay önce biliniyorken, 10 ay boyunca hiçbir işlem yapılmamışken bu kadar kolay bir şekilde deşifre edilmesi pek de mümkün değildir.
Ülkemizde yıllardır bütün yapılanların devletimizin ve milletimizin bekasına yönelik olduğu algısı işlenmektedir. Yaşadıklarımıza bakıldığında ise durumun anlatılanlar gibi olmadığı, devletimizin ve milletimizin bekasının yıkıcı tarikat ve cemaatlerin, bölücü terör örgütlerinin ve bunların küresel destekçilerinin tehdidi altında olduğu dikkat çekmektedir. Buna rağmen ülkemizde gelişen olumsuzluklar siyasetçilerimiz tarafından rakiplerini bertaraf etmenin aracı olarak kullanılmakta, iç siyaset malzemesi olarak ele alınmaktadır. Bu şekilde ülkemizde ve bölgemizde aleyhimize gelişen tehditlere karşı koymamız çok zordur. Yapılması gereken; milli birliğimizi, bütünlüğümüzü, huzur ve güvenliğimizi ilgilendiren bütün olayları siyaset üstü bir anlayışla ele almaktır. Burada öncelikli görev de ülkemizi yönetme sorumluluğunu üslenen siyasetçilerimize düşmektedir. Fon dolandırıcılığı gibi bir olayı bile iç siyasi kutuplaşmanın aracı olarak kullanmanın böyle bir olayı kamuoyuna duyuran rakiplerini siyaset arenasına çekerek sorunu siyasi rekabet olarak gösterme çabalarının sorunun çözümüne katkısı olmayacaktır. Aksine hedef saptırma gayretinde olanların dolandırıcı teşkilatlarla iş birliği içinde oldukları algısını güçlendirecektir.
Fon olayında iyi bir teşkilatlanma görünüyor
Fon olayında iyi bir teşkilatlanma görünüyor
Paylaş: