Yeni bir eğitim yılına başlıyoruz. Milyonlarca çocuğumuz yeniden okullarına gidecek. Öğretmenler ders anlatacak, kitaplar açılacak, ödevler yapılacak, sınavlar başlayacak. Aileler servis, kırtasiye, kurs, özel ders, yabancı dil, bilgisayar ve okul giderleriyle yeniden büyük bir ekonomik yükün altına girecek.
Fakat bütün bunların öncesinde sormamız gereken çok daha temel bir soru var: Türkiye çocuklarına; ezberi mi öğretiyor, düşünmeyi mi öğretiyor?
Bence Türk eğitim sisteminin onlarca yıldır çözemediği temel sorun buradadır. Türk eğitim sistemi; ezbere açık, düşünceye kapalıdır.
A- Büyük bir eğitim sistemi, yeterli olmayan sonuç
Türkiye eğitim için küçümsenmeyecek bir kaynak kullanıyor. Son açıklanan MEB istatistiklerinde yaklaşık 18 milyon öğrenci, 1 milyon 187 bin öğretmen ve 74 bin okuldan oluşan dev bir kamusal sistemden söz ediyoruz. 2026 yılında yalnız Millî Eğitim Bakanlığına yaklaşık 1,94 trilyon lira, yükseköğretimle birlikte eğitime ise yaklaşık 2,9 trilyon lira kaynak ayrılmış durumda.
Ama asıl mesele şudur: Türkiye hem devlet olarak büyük bir eğitim organizasyonunun maliyetini taşıyor hem de ailelerin gelirlerinin büyük bir kısmı eğitime gidiyor. Hem devletin, hem de ailelerin harcadığı bunca para, zaman ve insan gücü aynı ölçüde yaratıcılık ve yüksek nitelikli insan sermayesine dönüşüyor mu?
Kanaatimizce ülkemizin eğitim verimsizliği tam da bu noktadadır. PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) 2022'de Türkiye son yıllara göre ilerleme göstermiştir; bunu teslim etmek gerekir. Ancak 15 yaşındaki öğrencilerimiz matematikte 453, okumada 456 ve fende 476 puanla üç alanda da Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD) ortalamasının altında kalmıştır. Daha önemlisi, matematikte en yüksek yeterlik düzeylerine ulaşan öğrencilerin oranı Türkiye'de yalnızca yüzde 5 iken OECD ortalaması yüzde 9'dur; okumada ise oran yüzde 2'ye karşı yüzde 7'dir.
Bütün bunlar bize eğitim sistemimizin ezbere dayalı olduğunu fakat düşünceye kapalı olduğunu gösteren hususlardır.
B- Eğitim artık ailenin de büyük maliyetidir
Yukarıda bahsettiğimiz gibi eğitim artık sadece devletin değil, ailelerin de en büyük yüküdür. Bugün bir çocuk dünyaya geldiği andan itibaren aile için yalnız beslenme ve barınma maliyeti ölçü değildir.
Kreş başlar, anaokulu gelir, okul gelir; ardından servis, kurs, yabancı dil, sınav hazırlığı, bilgisayar, telefon, üniversite ve barınma giderleri gelir. Çünkü aile kamusal eğitim düzeninin tek başına yeterli olmadığına inanıyorsa, okulun verdiği eğitimi ya dışarıdan tamamlamaya çalışır ya da çocuğunu özel okullara gönderir.
İşte burada eğitim sisteminin görünmeyen maliyeti ortaya çıkar. Devlet okulu finanse eder; aile ise sistemin eksik bıraktığını tamamlamaya çalışır, özel okullara yönelir.
Bu konu; yalnız eğitim meselesi de değildir, konu Türkiye’nin demografik geleceğiyle ilgilidir. Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre toplam doğurganlık hızımız 2025 yılında 1.42 çocuğa kadar gerilemiştir. Nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli düzey yaklaşık 2.1’dir.
OECD araştırmaları çocuk yetiştirmenin, barınmanın, bakımın ve bizim gibi bazı ülkelerde özel eğitimin artan maliyetinin doğurganlığı azaltabilen faktörlerden olduğunu gösteriyor. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun (UNFPA) Türkiye değerlendirmesinde de özellikle eğitim masrafları dahil çocuk yetiştirme maliyetlerinin yükselmesi, çiftlerin ebeveynliği ertelemesinin veya arzu ettiklerinden daha az çocuk sahibi olmasının nedenleri arasında gösteriliyor.
Demek ki kötü ve pahalı eğitim yalnız çocuklarımızın değil, henüz doğmamış çocuklarımızın da meselesidir.
C- Ezber eğitimi, düşünce eğitimini boğuyor
Esas sorun ise daha derindedir. Türk eğitim sistemi hâlâ büyük ölçüde ezbere ve ezberletilmiş doğru cevabı bulmaya dayalıdır. Öğrenciye soru soruyoruz; cevabı önceden belli. Sınav yapıyoruz; seçenekleri önceden belli.Kitap okutuyoruz; çıkarılması gereken sonucu önceden belirliyoruz.Çocuğa sürekli ne ezberleyeceğini öğretiyor, fakat nasıl düşüneceğini öğretmiyoruz.
Oysa ezber; düşüncenin düşmanıdır. Düşünce; gözlemlemek, merak etmek, soru sormak, bilgileri ilişkilendirmek, karşılaştırmak, yanlışlanma ihtimalini kabul etmek ve sonunda yeni bir düşünce üretebilmektir.
Ben buna bir düşünce döngüsü olarak bakıyorum: Gözlem → soru → ilişkilendirme → değerlendirme → yeni düşünce. Ezberci eğitim bu döngüyü daha başında keser. Çünkü cevabı çocuğun önüne koyar. Sonuçta sınav başarısı üretebiliriz fakat yeterince mucit, araştırmacı, girişimci, düşünür ve yaratıcı insan üretemeyiz.
D- Düşünce eğitimine geçmeliyiz
Yeni eğitim reformumuzun adı kesinlikle artık “Düşünce Eğitimi” olmalıdır. Müfredatı sürekli büyütmek yerine sadeleştirmeliyiz. Çocuğa yüz konuyu ezberletmek yerine on konuyu derinlemesine düşündürmeliyiz. Sınavlarda yalnız doğru cevabı değil, doğru düşünme sürecini ölçmeliyiz. Felsefe, mantık, tartışma, problem çözme, proje üretme ve disiplinler arasında ilişki kurma becerileri eğitimin kenarında değil merkezinde bulunmalıdır.
Öğretmen de bilgi aktaran kişi olmaktan çıkarak düşünceyi harekete geçiren kişi olmalıdır. Yapay zekâ çağında bunun başka yolu da yoktur. Çünkü yarının dünyasında makine çocuğumuzdan daha fazla bilgi depolayacaktır.
İnsanı makineden ayıracak olan ezberlediği bilgi miktarı değil; soru sorabilmesi, bağlantıları görebilmesi, değer üretebilmesi ve yeni düşünce kurabilmesi olacaktır. Türkiye'nin geleceğini daha fazla ezberleyen çocuklar değil, daha fazla düşünebilen çocuklar kuracaktır.
Bu yüzden önümüzde eğitim yıllarında ilk değiştirmemiz gereken şey müfredat değil, eğitim felsefemizdir. Çünkü; ezbere açık, düşünceye kapalı bir eğitim felsefesi çocuklarımıza ve toplumumuza aydınlık bir dünya kuramaz. Kursa kursa verimsiz ve karanlık bir dünya kurar.
Ezbere açık, düşünceye kapalı okullarımız
Ezbere açık, düşünceye kapalı okullarımız
Paylaş: