Dünyanın en büyük yanlışı; dünyayı enerji üzerinden okuyamamaktır. Çünkü tarih boyunca dünya düzeni enerji üzerinden kuruldu. Dünya; enerjiye kimin sahip olduğuna, onu kimin yönettiğine göre şekillendi.
Diğer bir deyişle; bugünün dünyasını ne demokrasi idealleri belirledi, ne serbest piyasa söylemleri, ne de teknolojik ilerleme masalları. Yeni dünya düzeninin gerçek belirleyicisi çok daha çıplak, çok daha sert ve çok daha eski bir faktördür. Bu faktörün adı; enerji mülkiyetidir.
Bugün küresel sistem diye adlandırılan yapı, aslında bir enerji mülkiyeti mimarisidir. Hukuk, finans, diplomasi ve güvenlik bu mimarinin üst katlarıdır. Temelde ise her zaman enerji vardır. Bu nedenle enerji meselesini teknik verimlilik, karbon emisyonu ya da arz-talep dengesi gibi başlıklara sıkıştırmak meselenin kendisini değil; vitrinini konuşmak anlamına gelir.
Enerji; modern çağda bilinçli biçimde teknik kavramlara boğulmuştur. Petrol varil hesabına, doğalgaz metreküpe, elektrik kilowatt saate indirgenmiştir. Böylece mülkiyet ilişkisi görünmez kılınmıştır. Oysa enerji; üretimden çok bir mülkiyet ve bu mülkiyet üzerinden güç ve bu güç üzerinden bir dünya düzeni oluşturma mekanizmasıdır.
1. Enerji ve iktidar: Tarihsel bir süreklilik
Tarihe bakıldığında tablo nettir. Kömür; sanayi devrimini mümkün kılarken, onun mülkiyeti imparatorlukların elindeydi. Petrol; 20.yüzyılı şekillendirirken rezervlerin bulunduğu coğrafyalar değil, rezervler üzerinde kurulan mülkiyet ilişkisi dünyayı yönetti. Mesela Ortadoğu'nun kaderi; petrol rezervlerinin orda olmasından değil, petrolü kimin işlettiğinden ve kimin parasıyla satıldığından hareketle belirlendi.
Doğalgazla birlikte enerji daha da politikleşti. Boru hatları yalnızca mühendislik projeleri değil, jeopolitik zincirler haline geldi. Bir hattın geçtiği ülke değil, hattın vanasını kimin kontrol ettiği önem kazandı. Enerji böylece yalnızca ekonomik bir meta değil; askeri ve diplomatik baskı aracına dönüştü. Fiyatlar hiç bir zaman serbest piyasanın ürünü olmadı. Enerji fiyatları krizler üzerinden belirlendi.
İşte bu nedenlerle her zaman olduğu gibi yeni dünya düzeni de enerji üzerinden kurulmaktadır. Enerji mülkiyeti; paranın değerini, devletlerin hareket alanını ve toplumların yaşam biçimini belirler. Bugün finansal sistem dediğimiz yapı, aslında enerjiye dayalı bir değer aktarım mekanizmasıdır.
Sonuç olarak; enerji mülkiyeti, çağımızın görünmez ama en etkili tahakküm biçimidir. Bir ülke topraklarında enerji rezervleri bulunabilir, ama eğer mülkiyet zinciri başkasının elindeyse o rezervler o ülkeye egemenlik getirmez. Çünkü enerji mülkiyeti oluşmadan siyasi bağımsızlık oluşmaz.
2. Güneş enerjisi rejimi ve gerçek enerji çatışması
Bugün dünyada anlatılan hikaye yanlıştır. Fosil enerjiyle yenilenebilir enerji arasında bir çatışma yoktur. Asıl çatışma; merkezi mülkiyet ve yaygın mülkiyet arasındadır. Enerjinin;-kirli ya da temiz- hangi kaynaktan üretildiği değil, mülkiyetinin kime ait olduğu önemlidir.
Dünyanın geleceği, enerji mülkiyetinin parçalanmasına ve enerji mülkiyetinin yaygınlaştırılmasına bağlı olarak şekillenecektir. Bu mülkiyet yaygınlaştırılmasının tek şansı ‘’güneş enerjisi rejimi’’dir. Çünkü güneşin bir rezervi yoktur, haritası çizilemez, bir ülkenin tekelinde tutulamaz. Güneş doğası gereği herkesindir. Güneş ışığının etrafına çit çekilemez. Askeri üslerle korunamaz. Borsalarda kolayca fiyatlanamaz. İşte bu nedenle güneş, mevcut enerji mülkiyet düzeni için tehlikelidir. Sorun onun temiz olması değil, sahiplenilememesidir. Mülkiyete konu edilememesidir.
Bu yüzden bugün Trump kafalı Amerikan Emperyalizmi güneş enerjisine karşı çıkmakta, "drillbabydrill" diye kaya gazı enerjisi sloganları atmaktadır. Gerçek anlamda yerel, dağınık ve mülkiyeti tabana yayan bir güneş enerjisi rejimi bugünkü merkezi enerji mülkiyetine dayalı dünya düzenini temelinden sarsacaktır. Bu yüzden, mutlaka; yaygın ve herkesin mülkiyetine konu olan bir enerji rejimi kurulmalıdır. Böyle bir enerji rejiminin arkasından ancak dünya demokrasilerinin ve adil ekonomik paylaşımların gelişmesi mümkün olabilecektir.
Görüldüğü gibi yenilenebilir enerji, özellikle güneş, yalnızca bir çevreci alternatif değildir. Dünya demokrasilerinin ve adil ekonomik paylaşımların geleceğidir. Devletlerin ve kapitalist elitlerin mülkiyetinde olmayan bir güneş enerjisi rejimi gerçek bir insanlık devrimi olacaktır.
3. Türkiye'nin durumu
Türkiye, küresel enerji rejimini kuran ülkelerden biri değildir. Ama bu rejime en kırılgan biçimde bağlanmış ülkelerden biridir. Enerjide tamamen dışa bağımlıdır. Birinci enerji ihtiyacının yaklaşık %70 ile 75'i ithalatla karşılanmaktadır. Petrolün neredeyse tamamı, doğalgazın ise %99'a yakını dışarıdan gelmektedir. Enerji faturası iyi yıllarda dahi, 40-50 milyar dolar bandında seyretmekte, kriz yıllarında ise 60-80 milyar dolar seviyesine tırmanmaktadır.
Bu rakamlar cari açığın neden kronikleştiğini, döviz kurunun neden sürekli baskı altında olduğunu ve enflasyonun neden yapışkan hale geldiğini tek başına açıklamaya yeterlidir. Ancak sorun yalnızca dışa bağımlılık değildir. Esas sorun; Türkiye'nin enerjiyi yanlış üretmesi, yanlış ithal etmesi, yanlış dağıtması ve yanlış fiyatlandırmasıdır.
Dünya enerjiyle gelişip serpilirken, Türkiye enerjiyle fakirleşmekte ve geleceğini kilitlemektedir. Bu kilitler; üretim-ithalat dengesizliği, santralizasyon takıntısı, dağıtımın tekelleşmesi ve fiyatlandırma körlüğüdür.
Bütün bu kilitlenmelerin ortak noktası şudur; Türkiye küresel enerji rejimine yanlış yerden, yanlış araçlarla ve yanlış önceliklerle bağlanmıştır. Bu nedenle Türkiye'de enerji politikası; ülkeyi güçlendiren bir unsur olmaktan çıkmış, enflasyon üreten, sanayiyi baskılayan ve toplumsal huzuru zedeleyen bir yapıya dönüşmüştür.
Bu yüzden enerji Türkiye'de bir konfor ve egemenlik aracı değil, bir fakirleşme ve bağımlılık aracıdır. Çözüm; üretim-ithalat dengesini yeniden kurmak, dağıtımı kamusal akılla düzenlemek, fiyatlandırmayı toplumsal önceliklere göre yapmak ve enerjiyi merkezi bir güç olmaktan çıkarmaktır. Bu bir teknik mesele değil, Türkiye'nin geleceğinin meselesidir.
Dünyanın en büyük yanlışı…
Dünyanın en büyük yanlışı…
Paylaş: