Bir yaz daha bitiyor. Eylülle birlikte tatil rehaveti azalacak, iş hayatının ve hayatın diğer gailelerinin daha yoğun yaşanacağı bir döneme yeniden adım atacağız. Fakat ekonomi açısından baktığımızda, mevsimler değişse de tartıştığımız meseleler pek değişmiyor.
Bugünkü konumuz yine dövizin baskılanması. Döviz baskılandıkça Türk Lirası'nın döviz karşısındaki gerçek değerini ölçmek, başka bir ifadeyle ekonominin endazesini doğru yere koymak giderek zorlaşıyor. Kur bir süre baskılanabilir, ancak ekonominin diğer fiyatları bu baskıya sonsuza kadar uyum sağlamak zorunda bırakılamaz.
Nitekim bunun en açık örneklerini hizmetler sektöründe görüyoruz. Berberden içtiğimiz kahveye, restorandan otele kadar pek çok hizmetin Türk Lirası cinsinden fiyatı, döviz karşılığına çevrildiğinde oldukça yüksek rakamlara ulaşıyor. Bu durum özellikle turizm bölgelerinde kendisini daha fazla hissettiriyor. Bodrum'da esnafın yabancı turistlerin artık eskisi kadar gelmediğinden ve Yunan adalarını tercih ettiğinden yakınması bu açıdan dikkat çekici. Elbette burada çuvaldızı biraz da kendilerine batırmaları gerekiyor. Ancak meseleyi yalnızca esnafın yüksek fiyat talep etmesine bağlamak da doğru değil. Çünkü esnafın kira maliyeti, tedarik giderleri, personel ücretleri, enerji ve diğer işletme maliyetleri de aynı ekonomik düzen içerisinde yükseliyor. Dolayısıyla ortaya çıkan pahalılaşmanın yalnızca satıcının tercihiyle açıklanamayacağı açık. Asıl mesele, ekonomideki genel fiyat ve kur dengesinin bozulmuş olması.
Sanayide de endaze bozuluyor
Aynı tabloyu sanayide de görüyoruz. Özellikle otomotiv yan sanayinde, oldukça gelişmiş ve ihracata çalışan fabrikalarda ortalama işçi ücretlerinin 2 bin 800 euro seviyelerine dayanması dikkat çekiyor. İlk bakışta yüksek ücret elbette olumlu bir gelişme gibi görünüyor. Fakat aynı şirketin ihracat gelirleri döviz cinsinden yeterince artmıyorsa, maliyet tarafındaki bu yükseliş şirketin rekabet gücünü zayıflatıyor. Sonuçta ihracatçı daha fazla ücret ödüyor, her türden girdi maliyetleri artıyor fakat aynı ölçüde gelir elde edemiyor. Bu da şirketleri giderek daha ciddi bir finansman darboğazına itiyor. Dolayısıyla döviz kurunun baskılanması yalnızca tüketicinin cebini değil, üreticinin bilançosunu da etkiliyor.
Futboldaki rakamlar ne söylüyor?
Meselenin ilginç bir başka yansımasını ise futbolda görüyoruz. Türk insanının hayatında futbolun ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlatmaya herhalde gerek yok. Dövizin baskılanması ve Türk Lirası'nın reel değerinin tartışmalı hale gelmesi, futbolcu transferlerinde de kendisini göstermeye başladı. Bir dönem Türkiye futbolunda 10 milyon euro seviyesindeki transfer ücretleri olağanüstü rakamlar olarak görülüyordu. Bugün ise 10 milyonlarca euroluk bonservis bedelleri ve futbolcu ücretleri çok daha rahat telaffuz ediliyor Geçtiğimiz sezon 75 milyon euro civarında bir bonservis bedelinin ödenmesi, bu değişimin geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça çarpıcıydı. Daha önce Icardi için konuşulan yaklaşık 10 milyon euroluk ücret dahi Türkiye futbolunda alışılmışın dışında bir rakam olarak görülüyordu. Bugün ise 3-3,5 milyon euro bandındaki en parlak futbolcuların ücretlerinin 6, 7, 10, 12, hatta 15-20 milyon euro seviyelerine çıkabildiğini görüyoruz. Bunun futbolun kalitesini ve Türkiye liglerinin uluslararası cazibesini artırması elbette olumlu.
Ancak madalyonun diğer yüzünü de görmek gerekiyor. Türkiye'deki kulüplerin önemli bir bölümünün ciddi borç yükü altında olduğu biliniyor. Bugün düşük görünen kur üzerinden alınan döviz cinsi borçlar, yarın kurun reel değerine yaklaşması halinde kulüpler açısından çok daha ağır bir yük haline gelebilir. Başka bir ifadeyle bugün transfer piyasasında başarı gibi görünen rakamlar, yarının bilançolarında ciddi bir risk olarak karşımıza çıkabilir.
Gayrimenkulde fiyat gerçeklikten kopuyor
Benzer bir durum gayrimenkul sektöründe de yaşanıyor. Özellikle lüks konut segmentinde fiyatların döviz cinsinden ulaştığı seviyeler artık Türkiye'nin gelir yapısıyla ciddi biçimde çelişiyor. Geçtiğimiz günlerde Çeşme'de deniz kenarındaki bir sitede 1+1 konutların bir milyon euronun üzerinde fiyatlarla satışa çıkarıldığı haberlerini gördük. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, İskoçya'da 10 hektarlık devasa bir arazi içerisindeki bir malikâne için 650-700 bin pound seviyelerinde. Aynı örnekler Amerika için de geçerli. Bu karşılaştırma elbette birebir aynı nitelikteki gayrimenkulleri ifade etmiyor. Ancak Türkiye'deki bazı konut fiyatlarının uluslararası ölçekte ne kadar yüksek seviyelere ulaştığını göstermesi bakımından önemli. Gayrimenkul piyasasında satışların yavaşlamasının nedenlerinden biri de tam olarak bu fiyat-gerçeklik kopuşu.
İhracatçı da emekli de aynı sorunu yaşıyor
Döviz baskısının yarattığı sorun yalnızca turizmciyi, sanayiciyi veya gayrimenkul yatırımcısını ilgilendirmiyor. İhracatçı da aynı denklem içerisinde sıkışıyor. Döviz dönüşüm desteğinin yüzde 3'ler seviyesinden daha yukarı taşınmasının gündeme gelmesi de aslında bu sıkışmanın bir göstergesi. Kur baskılandıkça, ihracatçının rekabet gücünü koruyabilmesi için farklı destek mekanizmalarına ihtiyaç duyuluyor. Bu kez de döviz kuru üzerinden çözülemeyen sorun, başka bir maliyetle telafi edilmeye çalışılıyor. Bir başka çarpıcı örnek ise emekliler.
Sosyal Güvenlik Kurumu'na yüksek seviyede prim ödeyerek emekli olmuş bir kişinin maaşı bugün yaklaşık 2.000 euro seviyelerine ulaşabiliyor. Peki bu emekli mutlu mu? Eğer yalnızca emekli maaşıyla geçiniyor ve bir de kira ödüyorsa, döviz cinsinden maaşının yüksek görünmesinin günlük hayatında çok fazla bir anlam ifade etmediği açık. Çünkü önemli olan yalnızca gelirinizin döviz karşılığı değil, o gelirle ne satın alabildiğinizdir.
İsviçre gibi pahalı, ama İsviçre kadar zengin değiliz
Burada bizi düşündürmesi gereken başka bir karşılaştırma daha var. Türkiye, uygulanan kur politikası ve fiyatların ulaştığı seviyeler nedeniyle giderek İsviçre'ye benzeyen bir pahalılaşma görüntüsü veriyor. İsviçre, euro cinsinden dünyanın en pahalı ülkelerinden biri. Fakat aradaki temel fark şu. İsviçre'de kişi başına gelir 100-120 bin euro seviyelerinde. Türkiye'de ise döviz baskılanmasına rağmen kişi başına 17-18 bin dolar seviyelerini konuşuyoruz. İsviçre'de yüksek katma değerli sanayi son derece gelişmiş. Finans, teknoloji ve hizmetler sektörü güçlü. Nüfusun azlığı da kişi başına düşen ekonomik değeri artırıyor. Dolayısıyla İsviçre'deki yüksek fiyat seviyesi, yüksek gelir seviyesiyle birlikte düşünüldüğünde daha anlaşılabilir ve katlanılabilir bir durum. Türkiye'de ise fiyatlar gelişmiş ülke seviyelerine yaklaşırken gelirler aynı hızla yaklaşmıyor. Sorunun özü de tam burada.
ENDAZEYİ KAYBETMEMEK GEREKİYOR
Ekonomide hiçbir fiyat tek başına oluşmuyor. Kur, ücret, kira, enerji, finansman, hammadde ve verimlilik birbirine bağlı bir zincirin halkaları.
En temel gerçekliğimiz, “döviz” bu ülkenin kıt kaynağıdır. Döviz kurunu uzun süre baskıladığınızda diğer halkaların bu baskıyı sonsuza kadar taşımasını bekleyemezsiniz. Bir yerde mutlaka denge bozuluyor. Kimi zaman turizmci mutsuz oluyor. Kimi zaman ihracatçı rekabet edemiyor. Kimi zaman sanayici finansman darboğazına giriyor. Kimi zaman emekli aldığı maaşın satın alma gücünden şikâyet ediyor. Kimi zaman da tüketici, kendi ülkesinde bir kahvenin, otel odasının veya evin fiyatını döviz cinsinden hesapladığında şaşkınlığa uğruyor.
Sonuçta ortaya herkesin farklı nedenlerle mutsuz olduğu bir ekonomi çıkıyor. Oysa mesele yalnızca dövizin kaç lira olduğu değil. Asıl mesele, Türk Lirası'nın ekonominin gerçek dengeleriyle uyumlu bir değere sahip olup olmadığı. Çünkü ekonomik endazeyi kaybettiğinizde, fiyatların ne kadar pahalı olduğunu ölçmekten önce neyin pahalı, neyin ucuz olduğunu bile anlamakta zorlanmaya başlıyorsunuz. Türkiye'nin ihtiyacı olan ise fiyatları baskılamak değil, ekonominin bütün dengelerini yeniden yerine oturtmak. Aksi halde dövizi baskılayarak elde edilen geçici rahatlık, hayatın başka alanlarında çok daha ağır maliyetler olarak karşımıza çıkmaya devam edecek.
Dövizin endazesi kaçınca
Dövizin endazesi kaçınca
Paylaş: