Kentler değişir. Bu kaçınılmazdır. Binalar eskir, ihtiyaçlar farklılaşır, yaşam biçimleri yeniden şekillenir. Bu yüzden “kentsel dönüşüm” çoğu zaman bir zorunluluk olarak anlatılır. Daha güvenli yapılar, daha düzenli sokaklar, daha modern bir yaşam… Kâğıt üzerinde bakıldığında, bu dönüşümün vaat ettiği şeyler nettir.
Ama kentler sadece binalardan ibaret değildir. İzmir’de kentsel dönüşüm son yıllarda hız kazandı. Ancak bu dönüşüm tek tip değil. Farklı ölçeklerde, farklı etkiler yaratan üç ayrı süreç aynı anda yaşanıyor. Ve bu süreçler çoğu zaman birbirini tamamlamak yerine, birbirinden kopuk ilerliyor.
İlk ve en yaygın olanı, tekil yapı dönüşümü. Eski bir apartman yıkılıyor, yerine daha yüksek, daha yeni bir bina yapılıyor. Sokak aynı kalıyor gibi görünse de aslında değişim başlıyor. Bu dönüşüm hızlıdır, pratiktir ve çoğu zaman bireysel kararlarla ilerler. Ama bu hız, beraberinde bazı sorunları da getirir.
Çünkü bir sokak sadece binalardan oluşmaz. O binaların birbirine oranı, sokakla kurduğu ilişki, ışık, hava, yoğunluk… Bunların hepsi bir bütündür. Tek tek yenilenen yapılar, bu bütünlüğü çoğu zaman bozuyor. Aynı sokakta farklı yükseklikler, uyumsuz cepheler, artan yoğunluk… Sonuçta ortaya daha yeni ama daha düzensiz bir yapı çıkıyor.
İkinci tür dönüşüm ise mahalle ölçeğinde olan. Bu daha kapsamlı, daha planlı ve teoride daha doğru bir yaklaşım. Çünkü sadece binalar değil, sokaklar, sosyal alanlar, altyapı da birlikte ele alınıyor. Ama burada da başka bir sorun ortaya çıkıyor: yerinden edilme.
Uzun yıllardır aynı mahallede yaşayan insanlar, bu dönüşüm sürecinde başka yerlere taşınmak zorunda kalabiliyor. Çünkü yeni yapılan konutlar, eski sakinler için ekonomik olarak ulaşılabilir olmayabiliyor. Bu da mahalle dokusunun yavaş yavaş çözülmesine yol açıyor.
İzmir’de son yıllarda yerinde dönüşüm yaklaşımı bu sorunu azaltmaya yönelik bir model olarak öne çıkıyor. Ancak uygulamanın her alanda aynı sonucu üretip üretmediği, hâlâ tartışılan bir mesele.
Oysa bir mahalleyi mahalle yapan şey sadece binalar değildir. Orada kurulan ilişkiler, tekrar eden alışkanlıklar, tanıdıklık hissidir. Aynı bakkala gitmek, aynı sokakta yürürken selam vermek, kapı önünde oturmak… Bunlar dönüşüm planlarının içine çoğu zaman dâhil edilmez.
Üçüncü ve belki de en az konuşulan mesele ise kent merkezinin kendisi. İzmir’in merkezi, uzun zamandır parça parça değişiyor ama bütüncül bir dönüşümden geçmiyor. Oysa asıl ihtiyaç burada. Kentin kalbi, zaman içinde düzensiz büyümüş, plansız yoğunlaşmış ve işlevsel olarak dağılmış durumda. Bu yüzden merkez, bir bütün gibi değil; yan yana gelmiş parçalar gibi çalışıyor.
Bir yanda tarihi dokular, diğer yanda kontrolsüz yapılaşma. Bir yanda ticaret alanları, diğer yanda yaşam alanları… Ama bunların arasında güçlü bir planlama bağı yok. Ulaşım, yoğunluk, kamusal alan kullanımı… Hepsi parçalı bir şekilde ilerliyor.
Bu da şu sonucu doğuruyor: Kent büyüyor ama bütünleşemiyor.İzmir’in kent planlaması uzun süredir bu parçalı yapı üzerinden ilerliyor. Her müdahale kendi içinde anlamlı olabilir, ama bütünün içinde uyumlu olmayabiliyor. Bu da kentin genel hissini etkiliyor. Bir yer yenilenirken başka bir yer geri kalıyor. Bir sokak düzenlenirken yanındaki sokak aynı kalıyor.
Kentsel dönüşüm bu yüzden sadece yapı yenileme meselesi değil. Aynı zamanda bir planlama meselesi. Hatta belki en çok bu. Çünkü kent dediğimiz şey, tek tek yapılan müdahalelerle değil, bu müdahalelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Eğer bu parçalar birbirine uymazsa, ortaya çıkan şey bütünlüklü bir kent değil, dağınık bir yapı olur.
İzmir bugün tam da bu noktada duruyor. Bir yandan yenilenmek isteyen, diğer yandan nasıl yenileneceğini tam olarak belirleyememiş bir kent. Bir yanda hız, diğer yanda plansızlık. Bir yanda ihtiyaç, diğer yanda uyumsuzluk.
Bu yüzden asıl soru şu olmalı: İzmir’i sadece yenilemek mi istiyoruz, yoksa yeniden düşünmek mi? Çünkü gerçek dönüşüm, sadece eskiyi yıkıp yenisini yapmak değildir. Aynı zamanda o kenti nasıl yaşamak istediğimizi de yeniden tanımlamaktır.
Aksi hâlde ortaya çıkan şey, daha yeni ama daha karmaşık bir kent olur. Ve belki de en büyük kayıp şudur: Yenilenen bir İzmir’in; bütünlüğünü kuramayan, kendi içinde parçalanmış bir İzmir’e dönüşmesi.
Dönüşen kent, dağılan doku
Dönüşen kent, dağılan doku
Paylaş: