Bu hafta; Cumhuriyetimizin 103’ncü yılını kutluyoruz. Cumhuriyetimiz; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, aklın ve bilimin ışığında ilerlemeyi hedefleyen, laik, demokratik, çağdaş bir hukuk devleti olarak kurulmuştur. Atalarımızın kan ve ter dökerek işgal ve yağmadan kurtardığı Anadolu bizim yurdumuzdur. Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek, ulusumuzun hakkı olan bu coğrafyada, hak ettiğimiz koşullarda, birlik ve beraberlik içinde varlığımızı sürdürebilmemiz için zorluklar ve yokluklar içinde yılmadan, yorulmadan çaba sarf etmiş, hedefine ulaşmış ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk gençliğine emanet etmiştir.
103 yıl sonra geldiğimiz aşamada; cumhuriyetimizin hak ettiği seviyede olup olmadığının, atalarımızın emanetine sahip çıkıp çıkmadığımızın çağın gerektirdiği ölçütlerde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de cumhuriyetimizin kurucu ve koruyucu değerlerinin göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyorum.
Bu değerlerimizin başında birlik, beraberlik ve toprak bütünlüğümüz gelmektedir. Çünkü birbirine sarsılmaz bağlarla bağlı bir toplum ve bu toplumun sığınacağı güvenli topraklar yoksa bağımsızlıktan, özgürlükten, refah, huzur, mutluluk ve güvenlikten söz edilmesi mümkün değildir. Oysa dikkatle baktığımızda; Türk Ulusu olarak birlikte sürdüreceğimiz yaşam koşullarının giderek yok edilmekte, yaşam alanımızın daraltılmakta olduğunu görmekteyiz.
Bunun en son ve en yıkıcı örneklerinden birisi; iki yıl önce gündeme oturtulan açılım projesidir. Gözlem Gazetesinde yayımlanan yazılarımda; bu açılım sürecinin PKK terör örgütünün inisiyatifinde yürütüldüğü ve PKK terör örgütünün lehine geliştiği izlenimi edindiğimi ifade etmiştim. Son iki haftadaki karşılıklı açıklamalar; bu kanaatimi güçlendirmektedir. Sürecin böyle gelişmesinde PKK’nın arkasındaki uluslararası desteğin büyük payının olduğu kanaatim de güçlenerek devam etmektedir.
Geçtiğimiz günlerde; bölge ülkelerindeki Kürt siyasi parti ve kurumlarının Diyarbakır’da bir araya geldiği toplantıda konuşan DEM Parti eş genel başkanı Tuncer Bakırhan’ın; “Ortadoğu’nun yeniden inşa edildiği bir süreçten geçildiği, Kürtlerin birliğinin güçlendirilmesi gerektiği, bu bağlamda Irak’ta, Suriye’de hayata geçirilen ve İran’da sürdürülmekte olan uygulamaların Türkiye’de Bakur (Kuzey Kürdistan) olarak adlandırdığı bölgeye de yansıtılması gerektiği” şeklinde sözler sarf ettiği bölge basınında yer almıştır.
Bakırhan, konuşmasının devamında; “Demokratik hak ve özgürlüklerin konuşulması zamanıdır. Kürt’ün ana dilinin, özgürlüğünün sağlanması zamandır. Dil ve yerel demokrasi, ırkçı ve tekçi yasayı da konuşacağız. Süreci iktidar ve devletin yürüttüğü süreç olarak görürsek olumsuzluklar ortaya çıkabilir. Süreci ortak bir şekilde yürütebiliriz. Kürt oluşumların talebini buradan çıkarabiliriz” ifadelerini kullanmıştır.
Toplantıya katılanların niteliğine, toplantının; terör örgütünün “Kürdistan’ın başkenti” olarak gösterdiği Diyarbakır’da yapılmasıyla ve yapılan konuşmalarla verilen mesajlara dikkatle bakıldığında PKK’nın, DEM Parti’nin ve bölgedeki ortaklarının gerçek amacının barış ve kardeşlik değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölüp parçalamak, ABD ve İsrail’in projelendirdiği Büyük Kürdistan hayalini gerçekleştirmek olduğu bütün çıplaklığıyla görülmektedir.
PKK’nın niyet ve maksadını yansıtan ifadeler sadece Bakırhan’ın söylemlerinden ibaret değildir. İtalya’nın Torino kentinde düzenlenen Demokratik Konfederalizm Konferansı’na bir mektup gönderen terörist başı Abdullah Öcalan; “Silahlı mücadelenin bitmesinin barış için yeterli olmayacağını, sürecin sonunda barışın kalıcı olabilmesi için çatışmanın nedenlerinin ortadan kaldırılmasının, Kürt varlığının, dilinin ve kültürünün güvence altına alınmasının gerektiğini, demokratik konfederalizm perspektifinin Ortadoğu için önemli olduğunu” ifade etmiştir. Terörist başının bu yaklaşımı da açılım sürecinin Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi süreci ile paralel yürütüldüğünü bütün çıplaklığıyla göstermektedir.
Ülkemizde sürecin mimarı olanlar ve yürütülmesiyle görevlendirilenler; PKK’yı ülkemizin siyasi sistemine monte etmeye, terörist başına resmi misyon kazandırmaya ve bu durumu “Terörsüz Türkiye” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışırken, muhatapları akıllarından geçeni olduğu gibi dillendirmektedirler. Terör örgütünün çatı yapılanması olan KCK’nın sözde yöneticilerinden Bese Hozat da yaptığı açıklamada “Silahların devlete teslim edilmesinin gerekmediğini, bunların bölgenin diğer yerlerinde ‘öz savunma’ amacıyla kullanılabileceğini” ifade etmiştir.
Terör örgütü niyet ve maksadını bu kadar açıklıkla ifade ederken, süreci yönetme sorumluluğunu üslenmiş olan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş; “Meclis’in; bütün partileriyle, milletin tamamı adına bu süreci yöneteceğinden, bunun doğal bir sonucu olarak önümüzdeki günlerde yasanın gerektirdiği İzleme Kurulu kurulacağından, her şeyin kendi yolunda tıkır tıkır işlemekte olduğundan” söz etmektedir. Terör örgütü silah bırakmayacağını ve kendisini feshetmeyeceğini açıkça ifade ederken İzleme Kurulu’nun neyi izleyeceği izaha muhtaçtır.
Yeni Parti’nin yaklaşımı da süreci olumlu gösteren cephenin yaklaşımından farklı değildir. Geçtiğimiz günlerde icra edilen Diyarbakır İl Kongresinde salona asılan pankartta yer alan Kürtçe ifadeler açılıma bakış açısının yansıması olarak değerlendirilmektedir. Ulusal birliğimizi koruyabilmek için öncelikle dil birliğimizin korunması gerekmektedir. Bence Yeni Parti yöneticileri Ulu Önderimiz Atatürk’ün şu sözlerini akıllarından çıkarmamalıdır: “Türk milletinin dili Türkçedir. Bizim milliyetçiliğimizin esası dil birliğinin korunmasıyla mümkün olacaktır…”
Muhalefetin bu ve benzer tavırları ne anlama gelmektedir? Bunun yanında muhalefeti eleştirmek için akla sığmayacak bahaneler uyduranların bu tavırları eleştirmekten kaçınmasının ne anlama geldiği de dikkatlerden kaçmamalıdır. Öyle görünüyor ki; ülkemizin siyasetçilerinin pek çoğu PKK açılımı konusunda fikir birliği halindedirler. Ben bu durumun da sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.
Cumhuriyetimizin 103’ncü yılında; Ata’mızın önderliğinde elde ettiğimiz kazanımların, demokraside, hukukta, eğitimde, sağlıkta, bilimde, teknolojide… gelmemiz gereken seviyelerin konuşulması gerekirken yıkıcı ve bölücü odakların arkalarına aldıkları emperyalist destekle uygulamaya koydukları kumpasları, siyaset kurumumuzun bu kumpasları görmezden gelerek destek vermelerini, fon dolandırıcılığı ile devletimizin ve vatandaşlarımızın soyulmasını, haksızlıkları, hukuksuzlukları ve bütün bunların devletimizin itibarına verdiği zararı konuşuyor olmamız son derece üzüntü vericidir. Buna rağmen; Türk Gençliğinin Ata’sının emanetini koruma ve kollama güç ve yeteneğine olan sarsılmaz inancımız devam etmektedir.
Cumhuriyetimizin 103’ncü yaşı kutlu olsun. Atalarımızın emanet olan topraklarda varlığının sonsuza kadar sürdürüleceğinden kimse kuşku duymasın. Ne Mutlu Türküm Diyene…
Cumhuriyetimizin 103 yılında açılımdan kim ne bekliyor?
Cumhuriyetimizin 103 yılında açılımdan kim ne bekliyor?
Paylaş: