Bu haftanın gündemini PKK açılımı ile ilgili “Çerçeve Yasa” oluşturdu. Bu süreçte, geçtiğimiz hafta Er Gazilerimizin taleplerini ele aldığımız yazımızdaki tahminlerimizi doğrular nitelikte gelişmelere tanık olduk. Çerçeve yasanın gündeme yerleştirilmesi ile birlikte; önce Millî Savunma Bakanlığı’nın görevlendirdiği iki generalin Güvenpark’ta hak arayan Erbaş ve Er Gazilerimizi ziyaret ettiği, ardından şehit aileleri ve gazilerin maaş konusunun ele alındığı ve bununla ilgili yasa teklifi hazırlandığı haberlerine tanık olduk. Bu hamlelerin; yıllarca sürüncemede bırakıldıktan sonra, çerçeve yasa teklifi ile aynı günlerde, üstelik son derece yüzeysel ve göstermelik olarak gündeme getirilmesi niyet ve maksadı bütün açıklığıyla ortaya koydu diye düşünüyorum.
Bunun yanında; şehitlerimizin yakınları ile gazilerimizin hak aramak zorunda bırakılmalarından, rüşvet verir gibi, hak taleplerinden sadece maaş konusunun ele alınmasından ve yıllardır verdikleri mücadelenin; vatan haini, emperyalist uşağı terör örgütü PKK mensubu teröristlerin siyasallaşma mücadelesi ile aynı seviyeye indirgenmesinden büyük üzüntü duyuyorum.
Her iki konu da konunun uzmanları, hukukçularımız ve siyasetçilerimiz tarafından bütün yönleriyle ele alınmakta ve yorumlanmaktadır. Şehit Yakınlarımız ve Gazilerimizle ilgili hak ihlallerinin hukuki yönlerini ele alan hukukçu devre arkadaşım Mustafa Çinkılıç’ın konu ile ilgili inceleme ve değerlendirmeleri oldukça dikkat çekicidir. Mustafa Çinkılıç değerlendirmesinde özetle;
Bir devletin vatandaşlarına karşı en temel mükellefiyetinin; yaşam hakkını, bedensel bütünlüğünü ve insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmesini güvence altına almak olduğunu,
Rütbesi ve makamı ne olursa olsun; kamusal görev icra ederken fiziksel bütünlüğünü kaybeden, yeti kaybına uğrayan gazilerimizin taleplerini karşılamanın bir “lütuf” ya da “bahşiş” niteliğinde olamayacağını,
“İnsan onuru ve makul yaşam standardı hakkının” ve “Her bireyin kendisi ve ailesi için yeterli yaşam standardına sahip olması gerektiğinin” Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile teminat altına alındığını,
BM Sağlık Hakları ve Engelli Haklarına İlişkin Sözleşme gereği “Engelli bireylerin uygun ve yüksek kaliteli hareket kolaylaştırıcı araçlara sahip olmasının” “Ayrım yapılmadan en yüksek sağlık standardından yararlandırılmalarının” devletin asli görevleri arasında olduğunu, Gazilerimizin de bu bağlamda korunması ve kollanması gerektiğini,
Anayasamızın 10’ncu maddesinin ve İnsan Hakları Hukuku’nun “Yasa Önünde Eşitlik İlkesi ve Ayrımcılık Yasağı” gereği; aynı şartlarda, aynı olaylarda şehit olan ya da yaralanan askeri personelin rütbe ya da idari bağlılığı gerekçesiyle farklı statüde değerlendirilmelerinin hukuka aykırı olduğunu,
Şehitlerimizin Ailelerinin ve Er Gazilerimizin hak taleplerinin; siyasi konjonktürden, dönemsel etkilerden ya da yasal düzenleme sürecindeki pazarlıklardan bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini bütün ayrıntılarıyla ortaya koymuştur.
Bu hafta kamuoyuna duyurulan Şehit Yakınları ve Gazilerimizin maaşlarının düzenlenmesi ile ilgili yasa teklifi bütün bunları çözüme kavuşturmaktan uzaktır. Şehitlerimizin Yakınları ve Gazilerimiz; ceplerine 3-5 bin lira konularak sesleri kısılmaya, gelişmeleri kabullenmeye zorlanırken “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” adı verilen “Çerçeve yasa” meclis gündemine getirildi. Öyle görünüyor ki; çerçeve çizilmiş ama içi henüz tam olarak doldurulmamıştır. İçi neyle doldurulacak? Bu çerçeve; şimdilik sadece terör örgütünün silahlı kanadında kullanılan teröristlerin affı ile ilgili hususları kapsamaktadır. Bunun Bölücü Terör Örgütü (BTÖ)’nün nihai hedefi için yeterli olmayacağı, ilerleyen zamanda asıl amaca yönelik hususların karşılanmasına kapı aralayacak bir başlangıç adımı olduğu, başta terörist başı Apo olmak üzere BTÖ elebaşılarının, destekçilerinin, PKK’yı muhatap alarak süreci başlatan ve sürdürenlerin de bunu açıkça ifade ettiği görülmektedir.
Bölücü cephe ve destekçileri; sorunu “Kürt sorunu olarak” adlandırmakta, bunu da “ana dilde eğitim hakkının engellenmesi, eşit vatandaşlık ilkesinin tanınmaması, ‘Kürt Halkının’ demokratik haklarının ihlal edilmesi” olarak izah etmektedirler.
Sorunu sözde “Kürt sorunu” olarak gösteren cephe, sorunun asıl kaynağının; bölgenin feodal yapısı, ağalık sistemi, tarikat ve cemaatlerin sosyal yaşamın kısıtlanmasındaki rolüve etkisi, sanayileşmenin ve doğal kaynakların işletilmesinin sermayenin tekeline sokularak bölge halkının emeğinin sömürülmesi, bilimsel eğitimin ihmal edilmesi, bölge halkının; ağaların, şıhların, şeyhlerin hegemonyası altında, insanca yaşam koşullarından uzak bir yaşama mahkûm edilmesi, siyasi sistemin de yıllardır bu durumdan yararlanmakta olduğunu görmezden gelmekte, insan onuruna yakışır, insan haklarına uygun, çağdaş yaşam koşulları sağlandığı taktirde ayrılıkçı düşüncelerin ortadan kalkacağı gerçeğini dikkatlerden kaçırmaktadır. Bölgede görev yapanların da çok iyi bildiği gibi; bölge halkının çok büyük bir bölümü günlük yaşam mücadelesi içinde ayrılıkçı düşüncelerle ilgilenecek durumda değildir. Bu ideoloji; bölge halkının ihtiyaçlarından kaynaklanan bir ideoloji değil, küresel emperyalist odakların, içimizdeki çıkar odaklarıyla birlikte, bölgemizi bölüp parçalayarak kendi kontrolleri altına alma projesinin ürünüdür. Bu konular yıllar boyu resmi raporlarla yetkililere izah edilmiştir. Buna rağmen sorunun çarpıtılmasının ne anlama geldiği dikkatle sorgulanmalıdır.
Korkarım; TBMM’nin tatile girmesini erteletecek kadar önem verilen ve“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” gibi etkileyici bir isimle gündemimize sokulan bu çerçeve yasanın içi doldurulmaya başlandıkça gerçekler bir bir ortaya dökülecektir. Benim endişemin kaynağı; bugün atılan adımların, gelecekte, birlik-beraberliğimizi ve bütünlüğümüzü etkileyecek sonuçlara yol açması olasılığıdır. Yasal düzenleme sürecinde uygulanan yöntem, düzenlemenin gözlerden uzak yapılması, bölücü başı Apo’nun rolü ve etkisi, atılan adımların niteliği, müdahil unsurların yaklaşım tarzı, asıl niyet ve maksadı maskeleyecek yaklaşımlar, halkımızı iknaya yönelik hamaset dolu algı yönlendirme çalışmaları ile ikna edilemeyenlerin aşağılama, suçlama ve tehditlere maruz bırakılması bende bu kanaati uyandırmaktadır. Dikkat edilirse konulan isimlerden hamaset dolu nutuklara varıncaya kadar kullanılan bütün argümanlarda sorunun özünü, çözümün ana hatlarını izah etmek yerine halkımızın duygusal hassasiyetini etkilemek hedeflenmektedir.
Bu yöntemle terörün silahlı kanadı susturulabilir. Halkımızın bir bölümü de ikna edilebilir. Ancak; bölücü odakların ve bunların küresel ortaklarının bu şekilde engellenmesi mümkün değildir. Bölücü cephe bu yasal düzenlemeyle “silahlı mücadele” safhasından “siyasi mücadele” safhasına geçmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Halkının kazanımı değil yıkıcı ve bölücü cephenin kazanımı olacaktır. Nitekim süreci hazırlayanlar ve destekleyenler “50 yıllık terör belasından kurtuluyoruz” derken bölücü cephe “50 yıllık kararlı mücadelemizi zaferle taçlandırıyoruz” bağlamında nutuklar atmaktadırlar. Bundan sonraki adımların; geniş ölçüde bir anayasa değişikliği ile üniter devlet yapımızın yıkılmasına, halkımızın etnik kökenlere göre ayrıştırılmasına ve bunların yaratacağı ortamda siyasal İslamcı zihniyetin 100 yıllık şeriat ve hilafet hayalinin gerçekleştirilmesine yol açması riski doğmuştur. Böyle devam ettiği taktirde ülkemiz ve devletimiz küresel emperyalist odakların müdahalesine de maruz kalabilecektir. Bu endişelerin önüne mutlaka geçilmeli, devletimiz ve milletimiz bu risklerden korunmalıdır. Bu da ancak Atatürk’ün tesis ettiği Cumhuriyet değerlerimize sahip çıkmakla mümkün olacaktır.
Çerçeve çizildi, içi nasıl doldurulacak?
Çerçeve çizildi, içi nasıl doldurulacak?
Paylaş: