Her Belediye Başkanı kendi döneminde kalıcı bir eser ortaya koymak için çabalar. Bu amaçla kamuoyuna çok sayıda proje açıklanır. Bu açıklamaların bazen gerçekçiliği tartışmalıdır. Zira büyük çaplı, vizyon yatırımları gerek maliyet gerekse yetki açısından Büyükşehir belediyelerinin boyunu aşar mahiyettedir. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay bu çerçevede iki proje açıkladı. Açık söylemek gerekirse bu açıklamaların öncesi ciddi bir hazırlık ve kapsamlı bir fizibilite gerektirir. Zira bu neviden yatırımlar hem finansal hem de çevre başta olmak üzere çoklu dengelere ihtiyaç gösterir.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, Buca metrosu ile ilgili olarak, metronun uzatılarak Karşıyaka'ya doğru Narlıdere sahillerinde yerin altına girerek, yer altından bir tünelle deniz altından geçerek Karşıyaka-Bostanlı sahiline kadar ulaştırılacağını söyledi.
Öncelikle böyle bir projenin yani Buca Metrosu’nu uzatarak Karşıyaka’ya, hatta denizin altından geçerek Bostanlı’ya ulaştırma fikrinin gerçekten devasa bir büyükşehir projesi olduğunu söyleyebiliriz. Böyle büyük ölçekli altyapı projelerinde genellikle sadece bir büyükşehir belediyesinin değil, aynı zamanda merkezi hükümetin, Ulaştırma Bakanlığı’nın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, hatta belki Denizcilikle ilgili kurumların, gerekirse askeriye gibi başka kurumların da sürece dahil olması çok olağan. Yani bu tür denizin altından geçen bir metro tüneli projesinde belediyenin tek başına hareket etmesi pek mümkün değil. Muhtemelen merkezi hükümetle koordinasyon şart olacak.
Böyle bir projenin maliyeti ne olur, çevresel etkileri ne olur, diye bir soru akla geliyor. Deniz altından geçen metro tünelleri genellikle oldukça pahalıdır. İstanbul’daki Avrasya Tüneli veya Marmaray gibi projelere baktığımızda, kilometre başına maliyetler yüz milyonlarca dolar seviyelerine çıkabiliyor. Tabii ki topografya, zemin yapısı, denizin altındaki jeolojik koşullar, teknolojik gereksinimler ve güvenlik önlemleri de bu maliyeti ciddi şekilde etkiler. Çevresel etkiler açısından bakarsak, denizin altından geçen bir tünel inşaatı elbette deniz ekosistemini bir miktar etkileyebilir. Bu tür projelerde mutlaka çevresel etki değerlendirmesi yapılır.
Deniz canlılarına, su kalitesine, kıyı ekosistemine olası etkiler göz önünde bulundurulur ve bunları minimize etmek için önlemler alınır. Örneğin; Marmaray projesi İstanbul’da Asya ve Avrupa yakalarını birbirine bağlayan bir demiryolu projesi ve toplam uzunluğu yaklaşık 76,6 kilometre. Projenin toplam maliyeti ise yaklaşık 5 milyar dolar civarında. Özellikle boğaz geçişi için kullanılan tünel kısmı da maliyet yönünden bu projenin önemli bir parçasını oluşturmuştu. Yine Avrasya Tüneli 5.4 kilometre uzunluğunda bir proje olup maliyeti 1.2 milyar dolar olmuştu. Ayrıca belirtmek gerekir ki denizin altından metro geçirmenin ne ölçüde bir ihtiyaç olduğu da tartışmalıdır. Feribotların bu soruna kifayet ettiği gerekirse sayısının arttırılabileceği, söylenebilir. Yanı sıra, her iki kara bağlantı noktalarının birleştirilmesini gerektirecek bir yoğunluk da pek yoktur.
Diğer bir konu da deniz suyu arıtması; İzmir'de su kıtlığı sebebiyle belediye başkanımız “deniz suyundan arıtma yapacağız, kaçınılmaz olarak bu bizi bekliyor.” diye bir demeç verdi.
Ancak çevresel etkileri itibariyle uzmanlar bu konuda kapsamlı tehlikelere işaret ediyorlar.
Özellikle çevrecilerin uyarıları da kesinlikle göz ardı edilmemeli. Çünkü deniz suyu arıtmak ciddi enerji tüketimi gerektiriyor ve bu da çevresel maliyetleri artırabiliyor.
Ayrıca ortaya çıkan tuz ve kimyasalların denize geri salınması ekosistemi etkileyebilir.
Deniz suyu arıtma süreçleri genellikle ters osmoz adı verilen bir teknoloji ile yapılır.
Bu süreçte deniz suyu çok yüksek basınçlar altında yarı geçirgen membranlardan geçirilir.
Bu sayede tuz ve diğer mineraller sudan ayrılır. Ancak bu işlem oldukça enerji yoğun bir işlemdir ve bu da maliyetleri artırır. Bunun yanında arıtma sırasında ayrıştırılan tuzlu atık, yani tuzlu salamura, denize geri verildiğinde deniz canlıları için zararlı olabilir.
Bu da yerel ekosistem üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Ayrıca kullanılan kimyasal maddeler, örneğin alüminyum bileşikleri veya başka pıhtılaştırıcılar, denize karışırsa deniz yaşamını tehlikeye atabilir. Bu nedenle çevrecilerin uyarıları bilimsel bir temele dayanıyor.
Deniz suyu arıtımında genellikle alüminyum sülfat gibi alüminyum bazlı pıhtılaştırıcılar kullanılabiliyor.
Bu kimyasal, suyun içindeki askıda katı maddeleri, organik maddeleri ya da istenmeyen parçacıkları bir araya toplayıp çöktürerek suyu daha berrak hale getirmeye yarıyor. Ancak bu tür kimyasalların kullanımı sonrasında oluşan atık suyun denize geri verilmesi, yerel deniz ekosistemlerinde sorunlara yol açabilir. Özellikle hassas deniz canlıları bu kimyasal kalıntılardan etkilenebilir. Yani burada kullanılan spesifik alüminyum bileşikleri genelde alüminyum sülfat veya benzeri koagülant maddeler oluyor ve bunlar arıtma sürecinin bir parçası olarak devreye giriyor. Genel olarak deniz suyu arıtımının maliyeti, bulunduğunuz bölgeye, enerji maliyetlerine ve tesisin verimliliğine göre değişiyor.
Ama genel bir fikir vermek gerekirse, deniz suyu arıtma yoluyla elde edilen suyun litresi, şebeke suyuna göre genellikle daha pahalı oluyor.
Şu anda İzmir’deki şehir su fiyatlarını göz önüne aldığımızda, deniz suyunu arıtıp içme suyu haline getirmenin maliyeti en az birkaç kat daha yüksek olabiliyor. Yani litre başına maliyet, geleneksel şehir suyu tedarikine kıyasla daha pahalı ve bu da uzun vadede tüketicilere yansıyabilir. Dolayısıyla bu yöntem, su kıtlığına bir çözüm olarak düşünülse bile, maliyet açısından daha az mantıklı hale gelebilir.
Arap ülkelerinin, deniz suyu arıtma yöntemini oldukça yaygın bir şekilde kullanıldığı biliniyor.
Mesela Suudi Arabistan gibi ülkeler, içme suyunun büyük bir kısmını deniz suyu arıtma tesislerinden sağlıyor. Tabii bu süreç enerji yoğun ve maliyetli, ama bu ülkeler bu yönteme ciddi yatırımlar yaparak su kıtlığı sorununu bu şekilde çözmeye çalışıyorlar. Bu ülkeler için enerji genellikle daha düşük maliyetli çünkü petrol ve doğalgaza kolay erişimleri var.
Bu da deniz suyu arıtma gibi enerji yoğun işlemleri onlar için daha sürdürülebilir hale getiriyor. Yani maliyetleri düşüren sihirli bir yöntem bulmuş değiller ama enerji onlar için görece daha az bir maliyet unsuru.
Özetle; belediye başkanının böyle bir açıklama yapmasına gelince, su kıtlığı gibi acil bir soruna hızlıca çözüm bulma niyeti taşıyor olabilir. Ancak bu yöntem, hele ki enerji maliyetleri ve çevresel etkiler dikkate alındığında, uzun vadede pek de kolay bir çözüm olmayabilir.
Gerçekten uygulanabilirliği ve maliyet boyutunun dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konu.
Büyükşehir’in dikkat çeken iki projesi
Büyükşehir’in dikkat çeken iki projesi
Paylaş: