.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

“Bu toprağın bütün hikâyesi bizim”

Okuma Süresi: 5 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Yaşar Müzesi Müdürü Rıdvan Gölcük ile müzelerin toplumsal gelişim ve dönüşümündeki önemini konuştuk.
“Bu toprağın bütün hikâyesi bizim”
Paylaş:
Emrah Yılmaz
Yaşar Müzesi Müdürü Rıdvan Gölcük ile müzelerin toplumsal gelişim ve dönüşümündeki önemini konuştuk. Gölcük, müzelerin yalnızca eser sergilenen alanlar olmadığını belirterek, “Müzeler temelde hikâye kurarlar. Bir bakıma tarih yazımı yapar ve toplum için yeni bir anlatı oluştururlar” dedi. Dünyada yükselen yeni kimlik anlatılarıyla birlikte müzelerin yeniden toplumların hafıza merkezine dönüştüğünü de belirten Gölcük, Türkiye’de müzeciliğin kronolojik duvarlar kurmadan, bu toprakların bütün hikâyesini sahiplenen bir anlayışla şekillenmesi gerektiğini dile getirip Çakabey’e de, Homeros’a da, aynı bütüncül anlatının parçası olarak bakabilmemiz gerektiğine vurgu yaptı.
Türkiye’de müzecilik alanında son yıllarda elde edilen uluslararası başarıların önemli isimlerinden biri olan Yaşar Müzesi Müdürü Rıdvan Gölcük, daha önce Troya Müzesi müdürlüğü görevini üstlenirken Türkiye’ye müzecilik alanında ilk kez kazandırılan çok sayıda uluslararası ödül sürecinde yer aldı. 2020 yılında “Yılın Müzesi” seçilen Troya Müzesi aynı yıl Avrupa Yılın Müzesi Özel Takdir Ödülü’nü aldı. Ardından Avrupa Müze Akademisi ödülleri ve Homeros Bilim Kültür Sanat Ödülü geldi. Kültürel diplomasi alanında da çalışmalar yürüten Gölcük’ün “Kültürel Diplomasi ve Europalia Türkiye Sanat Festivalleri” ile “Troya Müzesi Rehberi” adlı yayımlanmış iki kitabı bulunuyor.

“Müze müdürü olma hayalim çocuk yaşta başladı”
İstanbul 1981 doğumlu olan Gölcük, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü mezunu. Arkeoloji, eğitim ve kültürel diplomasi alanlarında da çalışmalar yürüten Gölcük, müzeci olma hikâyesinin çocukluk yıllarına dayandığını anlattı. TRT’de yayınlanan “Taşların Sırrı” dizisinin hayatında belirleyici olduğunu söyleyen Gölcük, “Tarık Akan dizide müze müdürü ve arkeologdu. Her bölümde bir sırrı ortaya çıkarıyordu. Dizi bittikten sonra evde avizeden söktüğüm taşı saklıyor, sonra onu bulup ‘sırrı çözüyorum’ diye oyun oynuyordum. Çocukluk hayalim müzeci olmaktı” ifadelerini kullandı.
Üniversite tercihlerini de tamamen sanat tarihi ve arkeoloji ekseninde yaptığını belirten Gölcük, 2007 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Muğla’da müzeci olarak göreve başladığını, ardından Kocaeli Müzesi ve Troya Müzesi’nde görev yaptığını anlattı.

Selçuk Yaşar’ın attığı adım Türkiye’de bir ilkti
Rıdvan Gölcük’e göre Yaşar Müzesi’nin hikâyesi yalnızca bir bina ya da koleksiyon hikâyesi değil. Müzenin temelleri 1967 yılında merhum Selçuk Yaşar tarafından başlatılan DYO Resim Yarışmaları ile atıldı. Selçuk Yaşar’ın dönemi için sıra dışı bir yaklaşım ortaya koyduğunu belirten Gölcük, “Normalde iş insanları koleksiyonlarına eser alır ve bunu kişisel bir ilgi alanı olarak sürdürürler. Selçuk Yaşar ise ‘Ben koleksiyonuma resim almayacağım, Türk resim sanatını destekleyeceğim’ dedi. Genç ressamları desteklemek için ödüllü yarışmalar başlattı. Bu, Türkiye’de özel sektör eliyle yapılan çok inovatif bir adımdı.” İfadelerin kullandı. 1967 yılında başlayan DYO Resim Yarışmaları’nın 55 yıl boyunca kesintisiz sürdüğünü belirten Gölcük, bugün Yaşar Müzesi’nin temelini oluşturan koleksiyonun da bu yarışmalar sayesinde oluştuğunu ifade ederek, “Buradaki eserlerin hiçbiri satın alınmış eserler değil. Hepsi Türk resim sanatını desteklemek amacıyla yapılan yarışmalardan gelen eserler. Ayrıca müzenin temelini oluşturan ve 1985 yılında açılan Selçuk Yaşar Resim Müzesi ve Galerisi de Türkiye’nin ilk resim müzesidir” dedi.

131 yıllık un fabrikası bugün müze olarak yaşıyor
Yaşar Müzesi’nin bulunduğu bina da başlı başına bir tarih taşıyor. 1895 yılında un fabrikası olarak inşa edilen yapı, İzmir Limanı’nın hemen arkasında, Osmanlı’nın en önemli endüstriyel bölgelerinden birinde yer alıyor. Toplam 6 bin metrekarelik kapalı alana sahip yapının uzun yıllar un fabrikası olarak kullanıldığını anlatan Gölcük, Cumhuriyet döneminde revizyon geçiren binanın daha sonra Yaşar Üniversitesi tarafından kullanıldığını, yaklaşık 10 yıl önce ise müzeye dönüştürülmesi için restorasyon sürecinin başlatıldığını söyledi.
17 Ocak 2026 tarihinde Yaşar Müzesi olarak kapılarını açan yapının yalnızca fiziksel değil, bulunduğu konum itibarıyla da büyük bir hikâye taşıdığını vurgulayan Gölcük, “Homeros’un doğduğu kabul edilen Meles Çayı çok yakınımızda. Hemen arkamız Şehitler Caddesi. Türk ordusu 9 Eylül’de bu caddeden İzmir’e girdi. Yani müze binası ve çevresi çok büyük bir anlatı alanı oluşturuyor” dedi.

“Müzeler artık AVM’lerle, tabletlerle yarışıyor”
Türkiye’de klasik müzecilik anlayışının değişmek zorunda olduğunu söyleyen Gölcük’e göre artık müzeler yalnızca eser sergileyip ziyaretçi bekleyen alanlar değil. “Eskiden müzeyi kurar, eserleri asar ve ‘İnsanlar gelsin’ diye beklerdiniz. Bu artık yeterli değil. Çünkü bugün bizim rakiplerimiz var. AVM’ler bizim rakibimiz. Çocukların elindeki tabletler, telefonlar bizim rakibimiz. İnsanların çok sınırlı zamanı var ve biz o zamana talibiz” diyen Gölcük, sosyal müzecilik anlayışının artık kaçınılmaz olduğunu ifade etti.
“Müze kendi sokağını dönüştüremiyorsa hiçbir şeyi dönüştüremez” sözleriyle yaklaşımını özetleyen Gölcük, özellikle müzeye erişemeyen çocuklar için gezici müze projeleri hazırladıklarını anlattı. Bazı okulların ekonomik nedenlerle müzeye ulaşmakta zorlandığını aktaran Gölcük, “O zaman müze çocuklara gitmeli. Müze kitleriyle mahallelere ulaşmalı. Çünkü toplumsal dönüşüm hedefliyorsanız yalnızca binanın içinde kalamazsınız” diye konuştu.

“Müzeler toplumun hafızasını korumalı”
Türkiye’nin hızla yaşlanan bir nüfusa sahip olmaya başladığını belirten Gölcük, müzelerin yalnızca çocuklara değil yaşlılara yönelik de çalışmalar üretmesi gerektiğini söyledi. “Mesele sadece sergi açmak değil. Toplumun kolektif hafızasını korumak zorundayız” diyen Gölcük, Hıdırellez örneğini vererek şöyle konuştu:
“Nüfus yaşlandıkça gelenekleri aktaracak genç nüfus azalıyor. Yani birkaç on yıl sonra İzmir sokaklarının hikâyeleri kaybolabilir. O yüzden müzelerin 65 yaş üstü bireylerle de çalışması gerekiyor. Hem sosyal yaşamı desteklemek hem de bu hafızayı kayıt altına almak zorundayız.”


“Çakabey’i de Homeros’u da Atatürk’ü de birlikte anlatmalıyız”
Rıdvan Gölcük röportajın en dikkat çekici bölümünde ise Türkiye’de müzeciliğin geleceği ve “ulus anlatısı” üzerine değerlendirmelerde bulundu. Dünyada “3. dalga milliyetçilik” olarak tanımladığı yeni bir sürecin başladığını belirten Gölcük, müzelerin yeniden kimlik anlatılarının merkezine yerleştiğini söyledi. Amerika’daki Smithsonian Müzeleri, Polonya’daki II. Dünya Savaşı Müzesi ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Zayed Ulusal Müzesi örneklerini veren Gölcük, Türkiye’nin de kendi hikâyesini bütüncül biçimde anlatması gerektiğini ifade etti.
“Ben müzeciliği ‘Şu tarihte geldik, bu tarihte başladık’ gibi kronolojik duvarlarla kurmuyorum” diyen Gölcük şöyle devam etti:
“Üzerinde yaşadığımız toprağın bütün hikâyesi bizim hikâyemizdir. Çakabey’e de, Homeros’a da, Mustafa Kemal Atatürk’e de aynı bütüncül anlatının parçası olarak bakabilmeliyiz. Kronolojik duvarları yıkan, bu toprağın tamamına sahip çıkan bir müzecilik anlayışına ihtiyacımız var.” Müzelerin turistlere yönelik “yabancı hikâyeler” anlatan alanlara dönüşmemesi gerektiğini belirten Gölcük, “Müzeler bir aynadır. İnsan oraya gidip kendinden bir parça görmelidir” dedi.


“Müzeler zamanı ve mekânı büker”
Röportaj boyunca müzeleri yalnızca eserlerin bulunduğu alanlar olarak değil, bir anlatı ve düşünce mekânı olarak tarif eden Gölcük, Fransız düşünür Michel Foucault’nun “Heterotopya” kavramına da değindi. Müzelerde aynı yerde çıkmamış, aynı dönemde yaşamamış nesneleri bir araya getirerek orada yeni bir evren kurulduğuna dikkat çeken Gölcük, “Müzeciliğin en heyecan verici tarafı budur” ifadelerini kullandı. “Müzeler bir tarih fabrikasıdır” diyen Gölcük, geçmişten gelen nesnelerin ancak doğru anlatıyla anlam kazandığını vurguladı. “Hiçbir eser kendi etiketiyle gelmez. Siz o etiketi yazarsınız, o hikâyeyi kurarsınız. Aslında geleceğe ışık tutarsınız” dedi.

“İzmir’in kültürel potansiyelinin üzerindeki tozu kaldırmalıyız”
Gençlere de kültür politikaları, kültürel diplomasi ve yaratıcı kültür endüstrileri alanlarına yönelmeleri çağrısında bulunan Gölcük, bu alanların yalnızca müzecilik değil gazetecilikten senaryo yazarlığına kadar birçok sektörü beslediğini söyledi. Yapay zekâ ve teknoloji tartışmalarının kültürel alanın önemini gölgelememesi gerektiğini ifade eden Gölcük, “İşin özünde insan var. Kültürel hafızayı doğru kullanabilenler gelecekte çok önemli roller üstlenecek” dedi.
Röportajın sonunda ise İzmir’e dair dikkat çekici bir değerlendirmede bulunan Gölcük, “İzmir müthiş bir kültür havzasına sahip. Ama bu kültürel potansiyelin üzerindeki tozun kaldırılmasına ihtiyaç var. Yeni hikâyeler inşa etmeye adayız” diye konuştu.