Birleşik Krallık’taki Derby Üniversitesi’nde görev yapan klinik psikoloji profesörü Paul Gilbert ve arkadaşları, 2025 yılında bir çalışma yayınladılar. Çalışmada, yaşamın zorluklarıyla mücadelede bazı insanların neden başkalarına kendilerinden daha çok güvendiklerini araştırmışlardı. Ortaya koydukları sonuca göre, bu insanlar genellikle değişimin ancak başkaları sayesinde gerçekleşeceğine inanıyorlar ve bu yüzden başkalarının gelip kendilerini kurtarmasını umut ederek bekliyorlardı.
Kurtarılmayı bekleyenler, çözümün öznesi olmaktan -yani onun sorumluluğunu üstlenmekten- kaçınırlar. Belirsizlikle baş edemez, duygularını düzenleyemez, harekete geçemezler. Hele bir de yardım istemekle kurtarılmayı beklemek arasındaki farkı göremiyorlarsa, çözümsüzlük peşlerini bırakmaz. Bir insan yolunu kaybettiğinde, ulaşmak istediği yere nasıl gidebileceğini öğrenmeye çalışmaktansa, birinin onu götürmesini -ya da mucizevi bir şekilde yolun önünde belirmesini- bekliyorsa, çözümün öznesi olmaya pek hevesli değildir.
Bir sorunu sahiplenmek ve yön verici kararlar almak kolay olmaz. Bu konuda herkesin potansiyeli farklıdır. Bazı insanlar -aktif olsa da- belirleyici olamaz. Bu son derece doğaldır. Yapısal farklılıklarımız yaşama böyle yansır. Yön verenler, yön verilenlerin bireysel kararlarına saygı duyarak süreci yönetirlerse, bu harika olur. Ancak genelde böyle olmaz. En sık başvurulan yöntemlerden biri, insanlara başkasının kararını kendi kararları sanacakları kadar ustaca sunmaktır…
İnsanın “kendi kararının öznesi” olup olmadığını anlamakta yaşadığı sıkıntılar dikkate değerdir. Kararını kendi verdiğini zannederken bunun böyle olmadığını anlaması bazen uzun bir süreç gerektirir. Üstelik bunu anlaması ile kabul etmesi arasında geçen zaman da genellikle can sıkıcıdır. İç dünyanın dengesini zorlayan bu deneyim, hiç anlamamış olmayı tercih etmekle son bulabilir.
Kültürel özellikleri de gözden kaçırmamak gerekir. Özerklik kavramının bir türlü doğru anlaşılamadığı toplumlarda kendi kararlarını almak iyice zorlaşır. Özerk olmak, başına buyruk davranmakla karıştırılır. Bizim gibi ilişkiselliğin öne çıktığı toplumlarda özerklik, genelde özenilen ama istenmeyen bir özelliktir. Aslında kavramın özünde, bağları koparmak değil etkilenirken bile yönünü kendin belirleyebilmek vardır. Yani iyi bir şeydir. “Etkilenirken bile” diye tarif ettiğimiz kısım, bize sunulanlar ne kadar ustaca makyajlansa da onları kendi kararlarımızla karıştırmayacağımıza işaret eder.
Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, kültürel psikoloji literatüründe önemli bir yere sahip olan “özerk-ilişkisel” benlik yaklaşımıyla, bireyin hem kendi kararlarını kendisi alabilen hem de ilişkilerini sürdürebilen bir yapı geliştirebildiğini gösterir. Bu tespit, yardım istemekle kurtarılmayı beklemek arasındaki farkı kolayca açıklar. Çünkü böyle bir yapıda kişi bağ kurar, destek alır, başkalarının görüşünü önemser, ama kendisini ilgilendiren kararlarının sorumluluğunu bütünüyle başkasına devretmez. Yardım isterken bile kendi kararının öznesi olmaktan vazgeçmez. Halbuki kurtarılmayı bekleyen kişi, başkasıyla olan ilişkisini kendi yerine karar verecek bir güce dönüştürmeye çalışır.
Hepimiz zaman zaman yol gösterecek birine ihtiyaç duyarız, yardım isteriz. Bu bize insanlar arasındaki dayanışmanın değerini hatırlatır. Ama sorumluluğun yükünü alamadığımız için bizi kurtaracak birinin çıkmasını umut ediyorsak, bu bekleyişin “gerçek” bir kurtuluşla sona ermesi uzak bir ihtimaldir. Muhtemelen bizi kimse kurtaramaz…
Bizi kim kurtaracak?
Bizi kim kurtaracak?
Paylaş: