Bir yılı daha geride bıraktık. 2025’i hep birlikte idrak ettik. Ancak bu, sıradan bir takvim yılı değildi. Gerek ülkesel, gerek bölgesel, gerekse küresel ölçekte; ekonomik, siyasi ve jeostratejik kırılmaların sertleştiği, öngörülemezliğin adeta normalleştiği bir 365 günü yaşadık.
Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte dünya, her sabaha yeni bir sürprizle uyanır hale geldi. ABD’nin artık “dünya jandarması” rolünü sürdürmek istemediği çok net. Bu rolün hem askeri hem de maliyet açısından Amerika’ya ağır bir yük bindirdiğinin farkındalar. Dahası, Amerikan dolarının küresel senyoraj ayrıcalığını sürdürmenin dahi artık ciddi bir maliyet yarattığı yüksek sesle konuşuluyor.
Bu nedenle, FED yönetimiyle zaman zaman ters düşülmesine rağmen, Amerikan ekonomisini yeniden rekabetçi kılmak adına dolar faizlerini aşağı çekme, doları küresel ölçekte görece değersizleştirme ve bu yolla ABD ihracatını destekleme yönünde güçlü bir irade var. Ama bu tercihin bedeli, küresel servet sahiplerine kesiliyor.
Devletlerin, şirketlerin ve bireylerin büyük ölçüde dolar bazında tuttukları servetler ciddi bir erime riskiyle karşı karşıya. Son yıllarda yüzde 10’lara yaklaşan dolar enflasyonu, paranın durduğu yerde değer kaybetmesine yol açıyor. Hal böyle olunca, “servet nereye park edilecek?” sorusu giderek daha yüksek sesle soruluyor.
Bu arayışın doğal sonucu olarak 2025’te altın yeniden sahneye çıktı. Hem fiziki hem de hesap altınına adeta bir hücum yaşandı. Yalnızca altın değil; gümüş başta olmak üzere kıymetli madenler de olağanüstü bir yükseliş sergiledi. Gümüşteki artış yüzde 150’ye yaklaşırken, bunun arkasında yalnızca güvenli liman refleksi değil, aynı zamanda sanayi ve teknoloji talebi de vardı. Çin’in gümüş ihracatını sınırlaması arzı daraltırken fiyatları daha da yukarı taşıdı. Gümüş artık sadece bir değer saklama aracı değil; teknolojik üretimde stratejik bir unsur ve onu elinde bulunduran ülkeler için jeopolitik bir koz.
Öte yandan dolar euro karşısında değer kaybederken, Avrupa ekonomisinin kronik hastalıkları bu tabloya gölge düşürüyor. Evet, euro kısa vadede güç kazanıyor olabilir; ancak Avrupa’nın yapısal sorunları bu yükselişin sürdürülebilirliğine dair ciddi soru işaretleri barındırıyor. Piyasa aktörlerinin temkinli duruşu boşuna değil.
Kripto varlıklar ise hâlâ güven vermekten uzak. Coindar bir alternatif olarak konuşulsa da, özellikle kuantum bilgisayarların devreye girmesi halinde Bitcoin ve benzeri kripto paraların algoritmik güvenliğinin sorgulanacağı artık yüksek sesle dile getiriliyor. Eğer bu şifreler çözülebilirse, sınırlı arz miti bir anda çöker ve kripto varlıklar anlamsız bir değer seviyesine savrulabilir.
Buna karşılık, kıymetli madenlere yönelişin de kendi içinde bir handikabı var. Altın ekonomik bir faaliyet üretmiyor. Eski merkantilist yanılgının modern bir versiyonunu yaşıyoruz. Türkiye özelinde bakıldığında, yastık altı ya da hesaplarda tutulan altının ekonomide atıl kalması, üretim ve rekabet gücü açısından ciddi bir dezavantaj yaratıyor.
Tüm bu belirsizliklerin ortasında, yapay zekâ ve ona bağlı teknoloji şirketleri 2025’in umut kapısı olarak parladı. Ancak yılın son aylarında bu alanda da “acaba bir balon mu?” sorusu yüksek sesle sorulmaya başlandı. Özellikle yapay zekâ altyapılarının aşırı enerji tüketimi ve soğutma maliyetleri, bu büyümenin sürdürülebilirliğine dair ciddi endişeler doğuruyor. Nasdaq’ta henüz net bir kırılma görülmese de, ipuçları yeşermeye başladı.
Siyasi cephede ise tablo daha da karanlık. ABD’nin NATO’ya mesafeli duruşu, Avrupa ülkelerini savunma harcamalarını artırmaya zorlarken; Rusya’nın Ukrayna’daki kazanımları ve Çin’in Tayvan için “uygun anı” kollaması dünyayı adeta bir barut fıçısına dönüştürüyor. Orta Doğu’da Netanyahu gibi agresif liderlerin yarattığı tahribat, küresel barış ihtimalini daha da zayıflatıyor.
Türkiye bu tablo içinde çok katmanlı risklerle karşı karşıya. Kuzey Irak ve Suriye ekseninde güvenlik arayışları, Kürt açılımı girişimlerinin istenen sonucu vermemesi ve özellikle Suriye’de SDG’nin ABD ve İsrail desteğiyle ayrı bir yapı konusunda ısrarcı olması, Türkiye’yi sıcak çatışma ihtimaliyle yüz yüze bırakıyor. Böyle bir senaryo, ülke açısından altından kalkılması son derece güç bir yıkıma yol açabilir.
Ekonomik cephede ise sorunlar derinleşiyor. Enflasyon kontrol altına alınamıyor. Döviz baskılandığı için ihracat sağlıklı büyüyemiyor. Asgari ücret artışları yoksulluk ve açlık sınırı gerçeği karşısında eriyor. Borsa baskı altında. Toplumsal refah hissi zayıflıyor.
Bunlara ek olarak, ülkede giderek otokratikleşen bir yönetim anlayışı hâkim. Evrensel demokratik ilkelerle araya mesafe giriyor. Hapishaneler fikir suçlularıyla dolarken, aydın kesimde korku ve suskunluk yaygınlaşıyor. Bu, bir toplum için en tehlikeli eşiklerden biridir.
Üstelik iklim krizi de kapıda. Özellikle İzmir ve Batı Anadolu’da barajların alarm vermesi, suyun artık stratejik bir güvenlik meselesi olduğunu gösteriyor. Su kaynaklarının büyük bölümünün Doğu Anadolu’da bulunması, olası siyasi ve etnik gerilimleri daha da tehlikeli hale getiriyor.
Sonuç olarak; dünya da Türkiye de sakin sulara doğru ilerlemiyor. Küresel liderlerin dengesizliği, ekonomik belirsizlikler, teknolojik balon ihtimali ve iklim krizi aynı anda yaşanıyor. Dünya bir barut fıçısının üzerinde oturuyor. Fitilin ne zaman, nereden ateşleneceğini ise kimse bilmiyor.
Belki de asıl soru şu:
Bu kadar çok riskin aynı anda biriktiği bir dönemde, hâlâ “eski normalin” geri döneceğine inanmak ne kadar gerçekçi?
Bir yıl daha bitti: Dünya barut fıçısının üzerinde
Bir yıl daha bitti: Dünya barut fıçısının üzerinde
Paylaş: