.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Bir ülkenin sessiz çürümesi

Okuma Süresi: 2 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Bir ülkenin sessiz çürümesi
Bir ülkenin sessiz çürümesi
Paylaş:
Bir ülke düşünün. Kendi kurduğu hikâyeye öylesine inanmış ki, başka bir ihtimali dile getirmek bile neredeyse ihanet sayılıyor. Ulus devlet fikriyle kesintisiz övünüyoruz. Oysa zamanın ruhu vaktiyle alınmış bir karara sonsuz haklılık kazandırmaz. Kaldı ki devrin iktidarları 1830 Tanzimat ve 1876 Islahat fermanlarıyla çok kültürlü yapının kurumsallaşma çabası içindeydi. Derken Osmanlı dağıldı ve makul ve konjonktürel seçenek olarak ulus devlet ön plana çıktı.
Onu tek doğru, tek rasyonel ve vazgeçilmez yol olarak görüyoruz. Oysa bu yol, kazanımları yanında, zenginliği çoğaltmak yerine farklılıkları törpüleyerek toplumu yoksullaştırdı. Bu topraklar bir zamanlar başka türlü nefes alıyordu. Anadolu; Rum’un, Ermeni’nin, Yahudi’nin, Türk’ün, Kürt’ün ve daha nice kültürün iç içe geçtiği, birbirini beslediği bir coğrafyaydı. Taşa ruh veren ustalar vardı. Sese anlam katan müzisyenler vardı. Ticareti bilen, üretmeyi bilen insanlar vardı. Hayatı sadece yaşayan değil, hisseden bir toplum vardı. Her biri bu toprakların evlatlarıydı. Sonra yön değişti. Ulusallaşma süreci, güvenlik kaygısıyla bu çok sesli yapıyı tek bir sese indirgedi. Farklı olanı dışladı, görünmez kıldı, zamanla unutturdu. Bugün o zenginliğin yerinde büyük bir sessizlik var.
Gayrimüslimler neredeyse yok denecek kadar azaldı. Aleviler hâlâ kendilerini güvende hissetmiyor. Kürtler ise en temel demokratik haklarını dahi tam anlamıyla elde edebilmiş değil. Ama mesele yalnızca kimlikler değil. Toplum kendi içinde de parçalandı. Sekülerler ve muhafazakârlar… Aynı ülkenin insanları, ama birbirine yabancı iki ayrı dünya gibi. Adalet, eşitlik, ortak refah… Bir zamanlar hedef olan bu kavramlar, bugün sadece sözlerde yaşıyor.
Neleri, neden beceremedik, bu konular uzun tartışmalara muhtaç. Ama gemi karaya oturmak üzere. Gerçek hayatta bencil bir anlayış genele yayılmış durumda. Herkesin kendini kurtarmaya çalıştığı, ortak iyinin kimseyi ilgilendirmediği bir düzen. En derin kırılma siyasette yaşandı. Bir zamanlar farklı renkler vardı. Bugün o renklerin tamamı aynı karanlıkta birbirine karışmış durumda. Temiz kalabilmiş bir yer, bir alan, bir söz bulmak giderek zorlaşıyor. Çürüme artık yüzeyde değil; derinlerde. Ve o derinlikten ağır bir koku yükseliyor. Kamuda hesap vermeyen bir güç, bu çürümenin merkezine yerleşmiş durumda.
Onu takip eden yerel güç odakları ise aynı dili konuşuyor, aynı yöntemlerle var oluyor. Farklı görünen herkes, aslında aynı kumaşın başka bir parçası. Özel sektörde de manzara değişmiyor. Kuralların değil, fırsatçılığın belirleyici olduğu bir düzen hâkim. Arsızlık, görgüsüzlük ve gaddarlık, başarıyla karıştırılıyor. Toplum ise bu yoğun sisin içinde yönünü kaybetmiş halde. Herkes pastadan pay almaya çalışıyor. Alamayanlar ise düzeni sorgulamak yerine kendi payına düşmeyene üzülüyor. Erdem ve ahlak, içi boşaltılmış kelimelere dönüşmüş durumda. Peki böyle bir düzen ne kadar ayakta kalabilir? Asıl soru bu. Bu çürümüşlük nasıl durdurulabilir? Ve bu karanlıkta, hâlâ temiz kalmaya çalışanlar kendilerine nasıl bir yol açabilir? Belki de en acı gerçek şudur: Bir toplum çürümeye başladığında, çöküş bir anda gelmez… Önce koku yayılır, sonra herkes o kokuya alışır. En sonunda, kimse artık “etin kemikten ayrıldığını” bile fark etmez.