Sürdürülebilirliğin iş dünyasındaki yeri son yıllarda köklü bir dönüşümden geçerken, bu alan artık yalnızca çevresel etkilerle sınırlı bir gündem olmaktan çıkıp şirketlerin stratejik yönetim anlayışının merkezine yerleşti. Bağımsız Sürdürülebilirlik Uzmanı Bekir Çetin ile gerçekleştirdiğimiz röportajda, bu dönüşümün arka planını ve iş dünyasına yansımalarını konuştuk. Çetin, sürdürülebilirliğin ölçülebilir, yönetilebilir ve karar alma süreçlerine entegre edilmesi gereken bir disiplin olarak ele alınması gerektiğini vurgularken; kariyerinin teknik uzmanlıktan, yönetim perspektifi ve piyasa gerçekleriyle bütünleşen bir noktaya evrildiğini ifade ediyor.
Sürdürülebilirlik alanındaki kariyer yolculuğunuzdan ve bu alana yönelmenizde etkili olan faktörlerden bahseder misiniz?
12 yılı aşkın süredir sürdürülebilirlik, iklim stratejisi ve kurumsal raporlama alanlarında çalışıyorum. Bu süreçte sera gazı emisyonları, karbon ayak izi, ESG raporlaması ve sürdürülebilir finansman gibi konularda farklı sektörlerde üst yönetimlerle hem teknik hem stratejik düzeyde görev aldım. 2011 yılında çevre mühendisliği eğitimimin ardından Londra’ya taşınarak sürdürülebilirlik ve iklim değişikliği alanında yüksek lisans yaptım; bu deneyim, konuya küresel bir perspektiften bakmamı sağladı.
Türkiye’ye döndükten sonra sürdürülebilirliğin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda şirketlerin rekabet gücü, finansmana erişimi ve dayanıklılığı açısından kritik bir alan olduğunu gözlemledim. Özellikle 2015 sonrası artan yatırımcı beklentileri ve pandemiyle birlikte gelişen uluslararası raporlama çerçeveleri, sürdürülebilirliğin finansal boyutunu daha görünür kıldı. Bu doğrultuda finansal raporlama ve analiz alanlarında kendimi geliştirerek sürdürülebilirliği finansal bir bakış açısıyla ele almaya odaklandım.
AB Yeşil Mutabakatı’nı nasıl tanımlarsınız? İş dünyası açısından ne gibi yapısal değişimleri beraberinde getirdi?
AB Yeşil Mutabakatı, yalnızca bir çevre politikası değil; Avrupa’nın sanayi, ticaret, finans ve rekabetçilik yapısını dönüştüren kapsamlı bir strateji. Bu sürecin önemli tetikleyicilerinden biri, özellikle enerji alanındaki dışa bağımlılığın yarattığı yapısal risklerdi. Avrupa, 2050’ye kadar iklim nötr olma hedefini Avrupa İklim Yasası ile bağlayıcı hâle getirirken, 2030 için en az %55, 2040 için ise yaklaşık %90 emisyon azaltımı hedeflerini ortaya koydu.
İş dünyası açısından sürdürülebilirlik artık gönüllü bir iletişim alanı olmaktan çıktı; üretimden tedarik zincirine, ihracattan finansmana kadar tüm süreçleri belirleyen bir piyasa kuralına dönüştü. Karbon yoğun sektörlerde ölçüm ve raporlama zorunlulukları arttı, tedarik zincirlerinden veri talebi yükseldi, sürdürülebilir finansman araçları ve düzenleyici çerçeveler daha belirleyici hâle geldi. Artan ölçüm ve raporlama yükümlülükleri, tedarik zinciri talepleri ve sürdürülebilir finansman araçlarıyla birlikte şirketler artık yalnızca ne ürettikleriyle değil, nasıl ürettikleriyle de rekabet ediyor.
“Somut bir rekabetçilik unsuru”
AB Yeşil Mutabakatı’nın Türkiye’ye etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye açısından AB Yeşil Mutabakatı’nın etkisi oldukça doğrudan oldu; çünkü Türkiye’nin ihracat yapısı içinde AB’nin payı çok yüksek ve özellikle karbon yoğun sektörlerde Avrupa pazarına erişim konusu kritik önemde. Bu yüzden mesele, çevre politikasından ziyade dış ticaret, sanayi dönüşümü ve finansmana erişim başlığı olarak gündeme geldi. Türkiye bu sürece kurumsal tarafta 2021’de yayımlanan Yeşil Mutabakat Eylem Planı ile cevap verdi; planda sınırda karbon düzenlemeleri, yeşil finansman, döngüsel ekonomi, enerji, tarım, ulaşım ve iklim diplomasisi dâhil dokuz ana başlık altında 81 eylem tanımlandı.
Özel sektör tarafında ise özellikle ihracatçı şirketlerde ciddi bir farkındalık oluştu. Başlangıçta konu daha çok karbon ayak izi ve müşteri talepleri ekseninde ele alınıyordu; bugün ise raporlama, hedef belirleme, geçiş planı, tedarik zinciri verisi ve finansman ilişkisi daha fazla konuşuluyor. Finansal sistem tarafında da yeşil kredi, sürdürülebilir tahvil, bağlantılı kredi yapıları ve iklim risklerinin değerlendirilmesi gibi alanlarda belirgin bir ilerleme var. Ayrıca SKDM’nin geçiş döneminin 2023-2025 arasında işlemiş olması ve kesin dönemin 1 Ocak 2026 itibarıyla başlaması, Türkiye açısından bu konuyu soyut bir gündem olmaktan çıkarıp çok somut bir rekabetçilik başlığına dönüştürdü.
“En kritik adım rapor yazma işi değil”
Sürdürülebilirlik raporlamasına yeni başlayacak şirketler için kritik ilk adımlar nelerdir?
Şirketler için en kritik ilk adım, süreci yalnızca “rapor yazma işi” olarak değil; yönetişim yapısı, sorumlulukların netleşmesi, veri sahiplerinin belirlenmesi ve hangi risk ve fırsatların şirket açısından gerçekten önemli olduğunun ortaya konmasıyla başlar. En yaygın hatalar ise sürece iletişim odaklı başlanması, kolay erişilen verilerle yetinilmesi ve finansal etkisi yüksek konuların gözden kaçırılmasıdır.
Raporlamada her verinin yer alması gerekmez; önemli olan, amaca uygun şekilde doğru metrik ve hedeflerin paylaşılmasıdır. Bu doğrultuda şirketlerin önceliği “mükemmel rapor” değil, güvenilir veri ve tutarlı bir sistem kurmak olmalıdır. Çünkü güçlü bir raporlama yapısı zaman içinde gelişir ve olgunlaşır.
“Yatırımcılar en çok iklime odaklanıyor”
Sürdürülebilirlik raporlaması şirketlerin yatırım çekme kapasitesini nasıl etkiliyor?
Yatırımcı açısından sürdürülebilirlik raporlaması, şirketin yalnızca çevresel veya sosyal performansını görmek için değil, risk yönetimi kapasitesini, yönetişim olgunluğunu ve uzun vadeli dayanıklılığını anlamak için de önemli bir araç. Özellikle kurumsal yatırımcılar ve kredi veren kuruluşlar için raporun varlığı tek başına yeterli değil; raporun içindeki bilgilerin karar almaya elverişli, karşılaştırılabilir ve mümkün olduğunca güvenilir olması gerekiyor.
Yatırımcıların en çok odaklandığı alanlar ise genellikle iklimle ilgili risk ve fırsatların iş modeli üzerindeki etkisi, sera gazı emisyonları, hedefler ve bu hedeflerin uygulanabilirliği, yönetişim mekanizmaları, geçiş planı, enerji yoğunluğu, düzenleyici risklere maruziyet ve veri kalitesi.
Özellikle yeni dönemde yatırımcılar “şirketin bir raporu var mı?” sorusundan çok, “şirket bu riskleri gerçekten yönetebiliyor mu?” sorusuna bakıyor. Türkiye’de TSRS’nin devreye alınması da bu açıdan önemli; çünkü raporlamayı finansal raporlama mantığına daha yakın, yatırımcı odaklı ve karar yararlılığı yüksek bir zemine taşıyor.
“Şirketler veri temelli seviyeye ulaşamadı”
Türkiye’de şirketlerin sürdürülebilirlik alanında kapasite gelişimi sizce hangi aşamada?
Türkiye’de sürdürülebilirlikte farkındalık aşaması büyük ölçüde aşılmış olsa da, tüm şirketlerde veri temelli ve kurumsallaşmış bir olgunluk seviyesine henüz ulaşılamadı. Büyük ve ihracat odaklı şirketlerde ilerleme belirgin iken, birçok orta ölçekli şirkette sürdürülebilirlik hâlâ sınırlı kaynaklarla yürütülen ve süreçleri tam oturmamış bir alan olarak kalıyor.
Yeni başlayacak şirketler için önerim üç ayaklı bir hazırlık modeli. Birincisi organizasyonel yapı: konu tek bir departmanın işi gibi kurgulanmamalı; finans, operasyon, insan kaynakları, satın alma, hukuk ve üst yönetim birlikte sürece dâhil edilmeli. İkincisi insan kaynağı: içeride en azından koordinasyonu yürütecek, standartları anlayan ve veri sahipleriyle konuşabilen çekirdek bir ekip kurulmalı. Üçüncüsü veri yönetimi: hangi verinin nereden geleceği, kim tarafından üretileceği, nasıl kontrol edileceği ve hangi metodolojiyle hesaplanacağı netleştirilmeli. Şirketler çoğu zaman raporun metnine odaklanıyor; oysa asıl mesele, raporun arkasındaki yönetim sistemi.
Türkiye, TSRS 1 ve TSRS 2 ile ulusal sürdürülebilirlik raporlama sistemini devreye aldı. İlk uygulama dönemine baktığınızda, şirketlerin bu sürece adaptasyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Adaptasyon sürecini genel olarak olumlu ancak sancılı bir geçiş dönemi olarak değerlendiriyorum. TSRS 1 ve TSRS 2’nin devreye alınmasıyla Türkiye’de sürdürülebilirlik raporlaması ilk kez yatırımcı odaklı, finansal etkilerle bağlantılı ve standartlaştırılmış bir zemine taşındı. KGK’nın açıklamaları ve ilk TSRS uyumlu rapor örnekleri, şirketlerin sürece girdiğini ve hâlâ öğrenme ve sistem kurma aşamasında olduğunu gösteriyor; geçiş muafiyetlerinin 2025’te bir yıl daha uzatılması bunu teyit ediyor.
En çok zorlanılan alanlar; önemlilik değerlendirmesi, risk ve fırsatların finansal etkilerle ilişkilendirilmesi, senaryo analizi, geçiş planı, Kapsam 3 emisyon verileri ve veri kontrolleri. Finans ve sürdürülebilirlik ekipleri arasında ortak dil hâlâ tam oluşmuş değil. Önümüzdeki dönemde en büyük ihtiyaç, eğitim, uygulama rehberleri, sektör örnekleri ve güvenceye hazır veri altyapısı olacaktır.
“Raporlamalar daha fazla dijitalleşecek”
AB Yeşil Mutabakatı ile birlikte küresel ticaretin kuralları yeniden şekilleniyor. Önümüzdeki dönemde sürdürülebilirlik ve raporlama alanında nasıl bir dönüşüm bekliyorsunuz? Yeni standartlar, zorunluluklar veya denetim mekanizmaları gündeme gelebilir mi?
Önümüzdeki dönemde sürdürülebilirlikte üç ana eğilim öne çıkıyor: raporlamanın dijitalleşmesi ve standardizasyonu, güvence ve denetimin güçlenmesi ile ticaret ve iklim politikalarının daha sıkı entegre olması. AB tarafında gelişmeler net: SKDM’nin Ocak 2026 itibarıyla devreye girmesiyle karbon verisi doğrudan ticaret maliyetine dönüşüyor. CSRD kapsamında ise sürdürülebilirlik bilgilerinde güvence, dijital etiketleme ve veri standartları giderek daha kritik hâle geliyor. Bu süreç, raporlamayı metin odaklı bir yapıdan çıkararak denetlenebilir veri altyapısı, sistem entegrasyonu ve dış doğrulama temelli bir yapıya dönüştürüyor. Benim öngörüme göre; birkaç yıl içinde sürdürülebilirlik raporlamasında asıl farkı raporun dili değil, verinin kalitesi, metodolojik tutarlılık, güvenceye uygunluk ve şirketin geçiş planının inandırıcılığı yaratacak. Önümüzdeki dönemde sürdürülebilirlik gündemi; su, biyoçeşitlilik ve doğal kaynak yönetimi etrafında şekillenecek
Şu anda üzerinde çalıştığınız projeler ve odaklandığınız alanlar neler?
Son dönemde Avrupa ve Türkiye’de iklim gündeminde farkındalık aşamasının büyük ölçüde geride kaldığını düşünüyorum. Türkiye’de 2024 itibarıyla TSRS ile ISSB standartlarının mevzuata alınması ve sınırlı güvence yaklaşımının devreye girmesi, süreci hızlandırarak daha yapısal bir zemine taşıdı.
Bu çerçevede odağımı biyoçeşitlilik, arazi kullanımı ve su yönetimi gibi doğa temelli konulara kaydırdım. İklimden doğaya genişleyen bu yeni fazda bilim temelli hedefler giderek önem kazanırken, ben de teknik derinliğimi artırmaya ve küresel iyi uygulamaları Türkiye’ye uyarlamaya odaklanıyorum. Önümüzdeki dönemde sürdürülebilirlik gündeminin karbonun ötesine geçerek su, biyoçeşitlilik ve doğal kaynak yönetimi etrafında şekilleneceğini düşünüyorum.
Bekir Çetin: “Sürdürülebilirlik stratejik bir yönetim alanı”
Sürdürülebilirliğin iş dünyasındaki yeri son yıllarda köklü bir dönüşümden geçerken, bu alan artık yalnızca çevresel etkilerle sınırlı bir gündem olmaktan çıkıp şirketlerin stratejik yönetim anlayışının merkezine yerleşti.
Paylaş: