Biz, galiba; 1. Dünya Savaşını yanlış okuyoruz. Bu savaşta Osmanlı Devleti sadece düşmanlarına karşı değil, o savaştan çok önce, çok dinli, çok uluslu milletine karşı da kaybetti.
Önce; Yunanistan’da ve Balkanlar’daki Hristiyan tebaasına karşı kaybetti. Sonra Müslüman-Arap tebaasının ihanetine uğradı. Diğer tebaalarında isyanlarıyla karşılaştı. Koskoca imparatorluktan kala kala Müslüman Türkler kaldı. Atatürk; istiklal savaşını onlarla kazandı. Onları; “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyerek, yeni Cumhuriyet Devletinin Milleti yaptı ve hakimiyeti kayıtsız şartsız bu millete verdi. Egemenlik; saraydan alındı, Türk Milletine verildi. Millet ve Devlet kaynaştı, kaynaştırıldı. Türklerin Cumhuriyet yolculuğu böyle başladı.
Cumhuriyetin kuruluşundaki temel fikir şuydu; devlet, milletin üstünde değil, milletin hizmetindedir. Ama aralarında sonsuz bir güven vardır. Ancak aradan geçen yüzyıl içinde Türk Devleti; bağımsızlıktan, bağımlılığa savrulmuş, bağımlılık yönlendirmeleri içinde otoriterleşmiş ve hatta yeni millet tanımlarıyla Türk milletinden uzaklaştırılmış ve millet ve devlet arasında güven sorunu doğmuş, milletle devletin ayrışması tehlikesi ortaya çıkmıştır.
Bugün Türkiye için en büyük tehlike; ekonomik tehlike değildir. İktidar/muhalefet çatışması da değildir. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike milletle devlet arasındaki güven ilişkisinin kaybolması ve milletle devletin ayrışmaya başlamasıdır.
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin önemli bir bölümü kendisini devletin sahibi değil, “devletin karşısına aldığı insan” gibi görmektedir. Son yıllarda yaşanan gelişmelere baktığımızda bu ayrışmanın en görünür alanının Merkezi Yönetim ile Yerel Yönetimler arasındaki gerilim olduğunu görüyoruz. Türkiye’de son 25 yıl boyunca muhalefet; iktidarı değiştirememiştir. Bu değiştirememe sadece siyasal çoğunlukla alakalı değil, uluslararası siyasi mühendislik uygulamalarıyla oluşmuş bir sonuçtur.
Nihayet, sonuçta; siyasal enerji ve toplumsal tepki giderek belediyelerde birikmiştir. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin ve Antalya gibi pek çok büyük şehir yalnız yerel yönetim olmaktan çıkmış, muhalefetin temsil alanına dönüşmüştür. Aslında bu durum; milletin verdiği demokratik bir mesaj olarak algılanmalıdır. Vatandaş; merkezi siyasetin kendisinden koparıldığını ve merkezi siyaset üzerinde etkisinin kalmadığını gördüğü için sesini yerel yönetimler üzerinden duyurmaya çalışmaktadır.
Ancak tam bu noktada büyük bir “çatışma” doğmaktadır. Çatışmanın bir tarafında giderek otoriterleşen merkezi devlet iktidarı, diğer tarafında yerel yönetimler üzerinde güç kazanan muhalefet bulunmaktadır.
Ancak açık söylemek gerekirse; her iki sistem üzerinde de uluslararası jeopolitiğin özellikle ABD ve İsrail’in yoğun etkisi bulunmaktadır. Otoriter merkezi iktidarın ve yerel yönetimlerde tutunmaya çalışan muhalefetin temel kusurları ortaktır. Her ikisi de; Cumhuriyetin kuruluşunda belirlenmiş olan millet ve devlet tanımlarını yeniden tartışmaya açarak büyük bir hata yapmaktadır.
Otoriter iktidar, Türk milleti tanımını; Arap, Kürt, Türk milleti olarak değiştirmeye çalışmakta, buna imkân veren bir anayasa ve ümmet temelli bir gelecek hayal etmektedir. Yerel yönetimlerde tutunmaya çalışan muhalefet ise buraları somut hizmet üretiminden uzaklaştırıp, siyasi muhalefetin odakları yapmaya çalışmakta ve bu arada dışarıdan yönetilen ve terörize edilmiş olan PKK ve onun uzantılarıyla iş birliği yapmaya çalışmaktadır.
A. Buraya nereden geldik?
Buraya bir günde gelmedik, buraya neredeyse 80 yılda geldik. Atatürk’ten sonra 1945 sonrasında Türkiye bağımsız Cumhuriyet düzeninden uzaklaştı, yeni bir dünya düzeninin içine girdi. Türkiye; Batı bloğuna bağımlı hale getirildi. Ülke; henüz yasal temellerin oluşmadığı bir ortamda sadece seçim boyutlu çok partili hayata zorlandı. Demokrasinin kurumları ve ruhu gelişemedi. Halk oy vermeye başladı ama seçtiği insanı tanımadı. Milletvekillerini parti merkezleri belirledi. Parti üyeleri; kendi partilerinin sahibi olamadı, demokrasi sandığa sıkıştı. Halk egemenliği seçim gününe indirgenmeye başladı.
Aynı yıllarda toplum; yeni fay hatları boyunca bölündü. Sağ-Sol, Alevi-Sünni, Kürt-Türk ve Ümmetçi-Cumhuriyetçi ayrışmaları giderek derinleşti. Toplum ortak hedefler etrafında birleşmek yerine karşıt kamplar halinde yaşamaya başladı. Terör ortamı ve güvenlik kaygıları daha güçlü bir merkezi devlet talebi doğurdu. Devlet güvenlik üzerinden düşünmeye başladıkça ve terörü düzenleyen sözüm ona müttefik mihraklar Türk Devletini güvenlik üzerinden konumlanmaya itti. Devlet güvenlik üzerinden düşünmeye başladıkça milletle arasındaki doğal bağ zayıflamaya başladı.
1980 sonrasında bu kez yeni bir ekonomik dalga geldi. Bu Neo-Liberal dalga, konvertibilite, dolarizasyon, finansın üretimin önüne geçmesi gibi sonuçlar doğurdu. 24 Ocak kararlarıyla başlayan bu yeni ekonomik süreç; ılımlı İslam tezleriyle birleşti, Türkiye’nin ekonomik çöküntüsü üzerinde yeni ve İslamcı muhafazakâr bir yapı oluştu. Koalisyonlar çöktü, tasarruflar eridi, işsizlik büyütüldü, binlerce şirket kapatıldı. Siyaset; toplumun gözünde itibar kaybetti, milletle devlet arasındaki fay hattı derinleşti. 2001 krizi yalnız ekonomik bir kriz değil, aynı zamanda yeni bir siyasal dizayn kriziydi. Ak Parti işte böyle bir ortamda iktidara geldi, adeta getirildi.
B. Son 25 yılda neler oldu?
Ak Parti ilk yıllarda vesayetle mücadele, ekonomik büyüme, Avrupa Birliği reformları ve değişim söylemiyle toplumun önemli bir bölümünde karşılık gördü. Ancak zamanla İsrail+ABD jeopolitiğinin oyunları ortaya çıktı. Bunlardan en önemlisi “FETÖ Vakası”dır. FETÖ Vakası devlete olan toplumsal güveni sarstı. Böyle bir sistemin devlet içinde nasıl büyütüldüğü sorgulanmaya başlandı. Sonrasında yüz binlerce insan soruşturmalarla, on binlerce kişi ihraçlarla karşı karşıya kaldı. Devlet kendini korumaya çalışırken, hukuk ve özgürlük tartışmaları da büyüdü.
Aynı dönemde medya yapısı da değişti. Büyük medya grupları el değiştirdi. Ana akım medya; giderek daha tek sesli hale geldi. Muhalif medya; dijital alanlara çekildi. Sosyal medya; yeni bir özgürlük alanı açarken, aynı zamanda yeni denetim mekanizmalarının da konusu oldu. Vatandaş artık yalnız doğru bilgiye ulaşıp ulaşmadığını değil, hangi bilginin görünür kılınmaya çalışıldığını ve kendine servis edildiğini sorgulamaya başladı.
Hukuk alanındaki tartışmalar da güven krizini derinleştirdi. HSK’nın yapısı değişti. Yüksek mahkemeler arasında kamuoyuna yansıyan görüş ayrılıkları ortaya çıktı.
Tartışmalı bir referandumla dünyada örneği olmayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi. Devlet; daha da çok otoriterleşti. Cumhurbaşkanı’na hakaret davalarında yüz binleri bulan soruşturma sayıları oluştu. Vatandaşın zihninde şu soru büyümeye başladı; “Devlet beni koruyan bir hukuk sistemi mi kuruyor, yoksa beni denetleyen bir yapı mı oluşturuyor?”
Fakat bana göre bugün; millet, devlet ayrışmasının en görünür ağı Yerel Yönetimlerdir. Belediyeler; Cumhuriyetin Halka en yakın yüzüdür. Vatandaş; Belediye Başkanı’nı doğrudan seçer. Mahallesinde, sokağında, şehrinde onun icraatını görür. Bu yerel sistemde; görevden almalar, kayyumlar, tutuklamalar, uzayan soruşturmalar, iddianame tartışmaları ve en önemlisi belediye başkanı transferleri, vatandaşın zihninde şu soruyu büyütmektedir; “Benim mahalli idarelerdeki iradem ortadan mı kaldırılıyor, yok mu ediliyor?”
Bu soru; milletle devlet arasındaki güven ilişkisini en çok tahrip eden sorudur. Egemenliğin özüne yöneltilmiş bir sorudur. Çünkü halk egemenliği, ancak vatandaşın oyunun anlamlı olduğuna inandığı sürece yaşayabilir.
C. Çatışan devletten, güven üreten devlete
Millet ve devlet arasında oluşan güven sorunu ve büyüyen çatlak, sadece bir iktidar ya da muhalefet sorunu değildir. Yalnız ekonomik ve hukuki bir sorun da değildir. Sorun daha derindedir. Otoriterleşen devlete olan güven aşınmıştır. Yerel demokrasiye duyulan güven aşınmıştır. Temsil güveni aşınmıştır. Hukuk güveni aşınmıştır. Bilgiye olan güven aşınmıştır. Ekonomiye olan güven aşınmıştır. Ve bütün bunların sonunda Millet ve Devlet arasında toplam güven bağı zayıflamış, Millet ve Devlet arasındaki çatlak büyümüştür.
Oysa, bir devletin gerçek gücü; tankları, bütçesi veya yasaları değildir. Bir devletin gerçek gücü; halkın ona duyduğu güvendir. Bugün Türkiye’nin en temel ihtiyacı daha merkezi değil, daha çok yerel değil ama daha güvenilir bir devlettir. Korkulan bir devlet değil, güvenilen bir devlettir. Cumhuriyetin ikinci yüzyılındaki en büyük görev, iktidara da, muhalefete de düşen en büyük görev; Cumhuriyetin temel değerleriyle oynamaktan vazgeçip, devleti yeniden milletle buluşturmaktır.
“Türk Milleti Tanımı”na var gücümüzle sarılmaktır. Çünkü “Türk Milleti Tanımı”; sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, bütün Dünya Türklerinin ortak tanımıdır. Bu tanımı kaybedersek, Türk Dünyası Hedefini de kaybederiz. Bu kayıp; Türk Dilinin ve Türk Düşüncesinin insanlığa katkısını azaltacak ve bugünkü yanlış kurulmuş, rekabetçi, çatışmacı ve diyalektik dünya düzeninin yerine, Kadim Türk Medeniyetinden kaynaklanan doğaya ve iş birliğine dayalı Holistik Dünya Düzeninin geçişini geciktirecektir.
D. Peki ne yapmalı?
İzninizle bu konuda yapılacakları bir başka yazıda ele alıp tartışalım. Bu tartışmanın temeli kuşkusuz Türk Milletinin, Türk Devletiyle ayrışmasının önüne nasıl geçileceğine ilişkin olacaktır. Bu konuda somut, demokratik ve ekonomik öneriler ortaya konulacaktır.
Ama aynı zamanda Türk Milleti tanımının sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, tüm Dünya Türklerinin ortak kavramı olduğunu unutmadan, bu kavramın nasıl Türkleri birleştirecek bir kavram haline getirileceği tartışılacaktır. Yine bu tartışmada Tük Dil Düşünce ve Medeniyetinin nasıl bilimsel temellere kavuşturulacağı ve yeni dünya düzeninin hizmetine nasıl verileceği ele alınacaktır.
Aman dikkat! Milletle devlet ayrışıyor
Aman dikkat! Milletle devlet ayrışıyor
Paylaş: