Almanya, toplam 16 eyaletten oluşuyor. 1990 yılında, iki Almanya birleşmeden önce 11 eyalet vardı. Beş yeni eyalet yani Bradenburg, Mecklenburg-Vorpommern, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Thüringen 1990 sonrası eklenen eyaletler. Tahmin edileceği gibi bunlar Demokratik Almanya Cumhuriyetinden gelenler.
Başkenti Magdeburg olan Saksonya-Anhalt da sonradan eklenen eyaletlerden ve son seçimlerde AfD’nin oyların %43.8’ini alması ile Almanya’nın, dolayısı ile de Avrupa’nın siyasi gündemine oturdu. Hatta sadece Avrupa’nın da değil! Okyanus ötesinden ABD Başkanı Trump, dile geldi: “Çok büyük bir başarı karşısındayız. Nihayet, Almanlar, kendilerine zarar veren son derece berbat göçmenlik düzenlemelerinden bıktıklarını gösterdiler” derken ABD’li milyarder Elon Musk da, AfD’nin iktidarı devralması durumunda ciddi yatırım bütçesi ile Saksonya-Anhalt’a tebrik ziyaretinde bulunacağını açıkladı! Tabii herkes bu duygu ve düşünce tayfında değil...Örneğin eski başbakanlardan Hristiyan Demokrat Birlik Partisinin efsanevi lideri Merkel, seçim sonuçlarının şoku içinde bulunduğunu belirterek, kalbinin kan ağladığını söyledi ve tüm vatandaşlarına AfD’ye karşı mücadele çağrısında bulundu.
Bir tek Merkel de değil, neredeyse tüm Avrupa, AfD’nin seçim başarısı karşısında afallamış bir halde. Polonya Başbakanı Donald Tusk ki eski Avrupa Komisyonu Başkanı idi, AfD’nin başarısına ilişkin oldukça sert bir açıklama yaptı. Ortada kutlayacak bir şey olmadığını söyledi ve “Eğer bunu başarı kabul edeceksek, bunu ancak, Avrupa ve Dünyadaki aptal ve hainler kutlayacaktır” dedi!
Avrupa’da bazı liderler, örneğin İngiltere’de Nigel Farage ve Fransa’da Marine Le Pen ile Jordan Bardella, şimdilik sessiz kalsalar da sanırım AfD’nin başarısını ellerini ovuşturarak takip etmektedir. Çünkü önümüzdeki Fransa başkanlık seçimlerinde ve İngiltere genel seçimlerinde, bu kişiler, AfD’nin seçim sonuçlarını kendi ülkelerinde gerçekleştirme potansiyeline sahipler. Ne oldu da Avrupa’da aşırı sağın yükselişi önlenemedi? Almanya örneğine odaklanırsak, söz konusu eyalet, İzmir’in yarısına bile ulaşmayan bir nüfusa sahip ve son otuz yılda Almanya’nın doğrudan yabancı yatırımlarının yoğun bir şekilde yapıldığı bir ekonomik büyüme mucizesini gerçekleştirdi. Aspirin üreticisi Bayer’in devasa tesisleri ve dünyada lider olan biyo-gen teknoloji firmaları burada. Ayrıca 1991 ve 1993 yılında kurulan Otto-von-Guericke , Martin-Luther Üniversiteleri ile tarihi Giebichenstein Kalesinde kurulan Sanat ve Tasarım Akademileri, farklı ülkelerden on binlerce öğrenciyi bu eyalete çekmekte.
Birleşme dönemin Başbakanı Helmut Kohl, o zamanlar bir konuşmasında “3 Ekim sevinç, şükran ve umut günüdür” demişti ve bu umudun gerçekleşmesi için deyim yerinde ise milyarlarca euro, içinde Saksonya-Anhalt’ın da bulunduğu doğu eyaletlerine akıtılmıştı. Ancak tüm bunlara rağmen, bu eyalette oturanlar kendilerini ikinci sınıf vatandaş gibi hissetmekten kurtulamadılar. Hans Böckler Vakfına bağlı Ekonomik ve Sosyal Bilimler Enstitüsünün(WSI) yaptığı çalışmalar, başta ücret farklıkları olmak üzere genel yoksulluk parametrelerinin doğu eyaletlerinde daha belirgin olduğunu ortaya çıkarmış durumda. Genel olarak yoksulluk riski altında Alman vatandaş oranı %10 civarında iken, doğu eyaletlerinde bu oran iki kat daha fazla. Dolayısı ile ekonomik sorunlara bağlı artan gelecek korkusu bu eyaletlerde çok daha fazla, hatta son yıllarda zirve yapmış durumda... Kuşkusuz, aşırı sağa karşı bu eyalette var olan yönelim için sadece ekonomik sorunlar durumun açıklaması için yetersiz kalacaktır. Sosyoekonomik analizleri tamamlayacak felsefi bir perspektif ortaya koymak gerekirse, Ukrayna Savaşından göçmen politikalarına kadar temel siyasi problemlere bir çözüm bulamayan Alman hatta Avrupa siyasetçilerinde var olan derin düşünce krizinden bahsetmek gerekecek. Uzlaşmacı ve çözüm odaklı politikalar üretemeyen liderler, diyaloğu tıkayan ve kavramsal derinliği yok eden ama seçimlerde oya dönüşme potansiyeli mutlak olan toplumsal kutuplaşma, ötekileştirme ve hatta mümkünse düşmanlaştırma dinamiklerini devreye sokuyorlar. 1975 yılında ölen Alman asıllı Amerikalı tarihçi ve filozof Hannah Arendt, ‘kötülüğün sıradanlığı’ ifadesi ile ünlüdür ve siyaset, güç ve totalitarizmin doğası odaklı çalışmalarında, toplumsal radikalleşmenin nedenini birey ve toplumlarda görülen 'düşünme yetisinin kaybı' olarak belirtir. Görülen AfD kurmaylarının bu durumu analiz ederek, kitleleri düşünceleri ile değil dürtüleri ile oy verir hale sokmayı başardıkları...
Alman idealizmi denilen felsefenin kurucusu Hegel, 18. YY’dan günümüze ışınlansa, yaşanan sosyo-ekonomi-politik krizi var eden ve çözüm sunamayan tüm Alman kurumlarına karşı radikal bir eleştiriyi hiç acımadan ortaya koyardı. Ne de olsa bugünkü batının DNA’larını oluşturan rasyonalizm, liberal felsefe ve toplumsal uzlaşmayı onlar vücuda getirmişti!
İki Almanya’nın birleşmesinin 35. yılı, önümüzdeki 3 ekimde kutlanacak. Ancak ne yazık ki, refah ve kültürel düzlemde tek Almanya oluşturulamadı, dolayısı ile ülkenin içinde bulunduğu zengin-fakir, liberal-ırkçı, faşist-hümanist düşünsel ekosistemin fay kırıkları, AfD’nin besi çiftliği haline gelmiş durumda.
AfD’nin başarısı Almanya’yı sarstı!
AfD’nin başarısı Almanya’yı sarstı!
Paylaş: