.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Açılım süreci nereye gidiyor

Okuma Süresi: 5 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Açılım süreci nereye gidiyor
Açılım süreci nereye gidiyor
Paylaş:
Geçtiğimiz hafta Gözlem Gazetesinde yayımlanan yazımda; ülkemizi çevreleyen coğrafyada gelişen olayları, bu olayların ülkemizi nasıl tehdit ettiğini, çevremizde yaşanan gerginlik ve savaş ortamının ülkemizi hedefine koyan emperyalist cephe ve iş birlikçileri için fırsat olarak görüldüğünü, bunların kuklası olan yıkıcı ve bölücü odaklarla durumdan çıkar sağlamaya çalışanları da cesaretlendirdiğini anlatmaya çalışmıştım. Son zamanlarda çevremizde gelişen olaylarla birlikte yurt içindeki gelişmelere dikkatle bakıldığında yaşananların birbirinden bağımsız olmadığı, bu ortamdan en çok fayda sağlayanın PKK ve iş birlikçileri olduğu, siyasal İslamcı odakların da durumu yakından takip ederek hedeflerine ulaşmak için fırsat kolladıkları dikkat çekiyor.
ABD öncülüğündeki emperyalist cephenin Suriye’de hedefine ulaşmasının ardından ülkemizde yaşananlar ve bölücü terör örgütü PKK’nın son bir buçuk yılda elde ettiği kazanımlar değerlendirmelerimizi teyit eder niteliktedir.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Öcalan’a statü meselesinin mutlaka ele alınması, Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü kurulması” önerilerinin ardından adımlarını hızlandıran bölücü cephe, bölücü başını Öcalan’ın konumunu güçlendirme çabasına girdi. PKK’nın sözcülüğü ve resmi makamlarla irtibatı görevlerini üslenen DEM Parti; geçtiğimiz ay sonundaki İmralı ziyaretinde aldığı talimatla bölücü başının isteklerini basın aracılığı ile kamuoyuna duyurdu.
DEM Parti’nin İmralı heyeti üyesi Pervin Buldan; bölücü başı ile yaptıkları görüşmenin ardından “TBMM tatile girmeden 7-8 maddelik bir yasanın çıkması için temaslarını sürdürecekleri, bu yasa ile terör örgütü mensuplarından isteyenlerin Türkiye’ye gelebilmelerinin, isteyenlerin de istedikleri ülkelere gidebilmelerinin sağlanacağı” açıklamasını yaptı. Resmi makamların “Af yasası kapsamının belirlenmesi için teröristlerin eylemlere katılıp katılmadıklarına, silah kullanıp kullanmadıklarına, kırmızı bültenle aranıp aranmadıklarına” bakılacağı “Af yasasından önce silah bırakılması gerektiği” söylemlerine karşılık bu açıklamanın yapılması; PKK ile yapılan görüşmelerin iki eşit taraf arasındaki müzakere niteliğine dönüştürüldüğünü, bölücü başı Öcalan’ın da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin muhatabı konumuna yükseltildiğini, TBMM’de yapılacak bir yasal düzenlemede devletimize ve milletimize ihanetten hüküm giymiş bölücü bir mahkumun görüşünün alındığını bütün gerçekliğiyle ortaya koydu.
Bölücü başı Abdullah Öcalan; sadece af konusunu değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim sisteminde yapılmasını istediği değişikliği de dillendirdi. Öcalan, DEM Parti Yerel Yönetimler Konferansı’na DEM Parti İmralı Heyeti aracılığıyla gönderdiği mektupta “Merkeziyetçiliğin azaltılıp yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin çözümün formülü, sürecin şah damarı olduğunu” iddia etti ve Avrupa’daki Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı örnek gösterdi. Bunun ardından sözü alan Tuncer Bakırhan; Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na koyduğu çekincelerin kaldırılmasını istedi.
Son bir buçuk yılda gelinen bu noktaya, öne sürülen tez ve iddialara, talep edilenlerin niteliğine bakıldığında arzu edilenin sadece “Terörsüz Türkiye” olmadığı, asıl niyet ve maksadın ülkemizin etnik açıdan ayrıştırılarak “Ulus Devlet” niteliğinin ortadan kaldırılması, kurucu değerlerimizin yok edilmesi, topraklarımızın parçalanması olduğu daha da görünür olmaya başladı.
ABD’nin Büyükelçisi Tom Barrack’ın Ulus Devlet karşıtı açıklamaları, Osmanlı devlet sistemine övgüleri, bölgedeki Kürt yapılamalarına yakınlığı ve ayrılıkçılığı destekleyen görüşleri birlikte değerlendirildiğinde sürecin aktörlerinin kimler olduğu da daha anlaşılır hale geldi.
Son günlerde bütün bunlara ülkemizin siyasi sistemine yapılan müdahaleler de eklenmeye başladı. Arkasına aldığı siyasi ve yargı desteğiyle CHP’nin yönetimini ele geçiren Kemal Kılıçdaroğlu; geçtiğimiz günlerde grup toplantısı olarak isimlendirilen bir toplantıda “Osmanlı coğrafyasında Türkiye’nin de olması gerektiği, Türkiye’nin o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendisini geliştirmek zorunda olduğu, o coğrafyaya küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorunda olunduğu” açıklaması yaptı. Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamasının; Barrack’ın ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları ile benzerliği, bu açıklamaların; ülkemizi değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışan odakların uygulamaları ile örtüşmesi dikkatlerden kaçmadı. Benim kanaatimce bu tablo; kimlerin hangi cephelerde yer aldığını tartışmasız bir şekilde ortaya koydu.
Ülkemizde bir kesim; Osmanlı devlet sistemine dönülmesinin ülkemizi hedefe koyan emperyalist cepheye ve bu cephenin aparatı olan PKK terör örgütüne alan açacağını, ulus devlet yapımız, birlik ve beraberliğimiz, toprak bütünlüğümüz için tehdit oluşturacağını savunanları Osmanlı’ya, dolayısıyla tarihimize ve atalarımıza düşman olmakla suçlamaktadır. Bir diğer kesim de çevremizde ve içimizde yaşananları kabul etmekle birlikte; endişeye gerek olmadığını, Türk Milletinin değişim ve dönüşüme izin vermeyeceğini savunmaktadır. Bence ulus devlet yapımızın korunması gerektiğini savunanların Osmanlı düşmanı olduğu iddiası bütünüyle bir kara propagandadan ibarettir. Endişeye gerek olmadığını savunanların ise bir bölümü samimi duygularını ifade ederken bazılarının gelişmeleri hafife alarak tehdit altında olmadığımız algısı yaratmaya çalıştığı kanaatindeyim.
Öyle görünüyor ki; yeni açılım süreci, her ne kadar zaman zaman çıkmaza girdiği algısıyla gündemden uzaklaştırılarak soğutulmaya çalışılsa da planlandığı şekilde kesintisiz sürdürülmektedir. Hatta bölücü terör örgütü başının süreçteki rolü ve etkisi gittikçe daha belirgin hale gelmektedir. Bende bu kanaatin oluşmasının nedeni; resmi sorumluların, bölücü başının yaptığı açıklamalara sessiz kalması, çözüm için gündeme getirilen taslaklarda bölücü başının görüşünün ardından değişikliğe gidilmesi, bölücü başının açıklamalarının ardından; yetkili ve ilgililerin çözüm yol ve yöntemlerinden çok Terörsüz Türkiye propagandasına ağırlık vermesidir.
Bütün bu ortam içinde geçtiğimiz günlerde İzmir’de Amerikan Hastanesinin açılışında Kürt kadın fıkrası anlatan Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç da gündem olmuştur. Rahmi Koç; anlattığı fıkra nedeniyle halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekle suçlanmış, bunu fırsata çevirmek isteyen odaklar İstanbul ve Diyarbakır’la birlikte bazı illerimizde Koç Holdingin iştiraki olan iş yeri ve bankalara silahlı saldırılarda bulunmuşlardır. Ülkemizde başta Karadeniz olmak üzere pek çok bölgemiz ve insanımızla ilgili benzer fıkralar anlatılmakta, hiçbirisi bu kadar olumsuz gündemlere taşınmamaktadır. Her ne kadar böyle bir dönemde azami dikkatin gösterilmesi gerekse de Rahmi Koç’un anlattığı bir fıkranın bu şekilde gündeme taşınması halkımızın bir bölümünü tahrik niteliklidir. Nitekim bu fıkranın gündem olmasının ardından gelişen silahlı saldırılar propagandanın etkisi ile gerçek niyet ve maksadı ortaya koymaktadır.
Bütün bu tablo bu şekilde işlenirken DEM Parti; 27 ve 28 Haziran tarihlerinde Diyarbakır, İstanbul, Mersin ve Van’da “Öcalan’a Özgürlük Mitingi” yapacağını ilan etmiştir.
Bölücü terör örgütüyle müzakerenin seyri, örgüt elebaşısının getirildiği seviye, sahneye konan eylemler, her vesileyle gündeme getirilen söylemler, yurt dışı destekçilerin paralel tavırları, içimizdeki destekçilerin halkımızı ikna çabaları açılım sürecinin getirildiği aşamayı ortaya koymaktadır. Bu yöntemle ülkemizin huzur ve güvenliğinin idame ettirilmesi çok zor olacaktır. Böyle bir ortamda bölücü eylem ve söylemlere, ayrılıkçı zihniyete, halkımızı ayrıştıran, kutuplaştıran, düşmanlaştıranlara dikkat edilmeli, fırsat verilmemelidir.