.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

AB’ye karşı Türkiye ne yapmalı?

Okuma Süresi: 3 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
AB’ye karşı Türkiye ne yapmalı?
AB’ye karşı Türkiye ne yapmalı?
Paylaş:
Avrupa Birliği, Gümrük Birliği’ni güncellemekten kaçınıyorsa, Türkiye’nin yapacağı şey kapıda beklemek değildir. Çünkü bekleyen değil, konumlanan kazanıyor. Dünya ticareti artık iyi niyetle değil, güç dengeleriyle yürüyor. Avrupa Birliği Genişleme Sorumlusu Marta Kos'un 6 Şubat 2026'da Türkiye’yi ziyaretinin bazı medya ve iktidar çevrelerinde AB ilişkilerinde ilerleme gibi yorumlanmasına bakmayın. Tek somut sonuç, Avrupa Yatırım Bankası’nın Türkiye'de yeniden faaliyet kararı almasıdır. Bunun dışında kalanlar söylemlerden ibarettir

Türkiye'nin ilk yapması gereken "bekleyen ülke" psikolojisinden çıkmaktır. Yeteri kadar beklenmiştir. Artık Gümrük Birliğini üyelikten ayıran yeni bir strateji geliştirmek, bunu bir “teknik dosya” olmaktan çıkarmak gerekir. Çünkü Gümrük Birliği üyelik öncesi değil, karşılıklı ekonomik zorunluluk meselesidir. Bu mesele sadece ihracatçıların sorunu değil, egemenlik, rekabet ve stratejik yön meselesidir. Türkiye, AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarına otomatik uyum sağlayan ama masaya çağrılmayan ülke rolünü daha fazla sürdüremez.

İkinci adım nettir: asimetrinin görünür kılınması. Türkiye, Gümrük Birliği’nin mevcut haliyle yarattığı ekonomik maliyetleri uluslararası platformlarda açık biçimde ortaya koymalı. Bu bir rest değil, bir gerçeklik ilanıdır. Avrupa’ya sadece “kazan-kazan” hatırlatması yapmak değil, kaybet-kaybet ihtimalini göstermek gerekir.

Üçüncü olarak Türkiye, AB’ye alternatiflerinin olduğunu göstermek zorundadır. AB Türkiye’nin başka alternatifleri olduğuna inanmıyor. Asya, Körfez, Afrika ve Türk Devletleri Teşkilatı ile yapılan anlaşmalar ikincil değil, stratejik hale getirilmelidir. Bunlar sadece ticari değil, jeopolitik sinyaldir. AB’nin en çok çekindiği şey, Türkiye’nin yönsüz değil, çok yönlü olmasıdır.

Dördüncü ve belki de en kritik başlık: iç kapasite. Demokrasi, Hukuk güvenliği, öngörülebilir ekonomi ve kurumsal akıl sadece Brüksel’i memnun etmek için değil, Türkiye’nin kendi çıkarı için şarttır. Güçlü iç zemin olmadan dış pazarlık güçlenmez.

Son olarak Türkiye, dili değiştirmelidir. Sürekli “AB bizi dışlıyor” söylemi yerine, “Türkiye olmadan bu denklemin eksik kalacağı” anlatısını kurmalıdır. Enerji hatları, savunma sanayii, göç yönetimi ve üretim zincirleri bu anlatının somut dayanaklarıdır.

Sonuç olarak; AB'de iyi niyet var ama karar yok, Türkiye'de ise umut var ama strateji eksik
Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya kapının önünde bekleyen bir aday ülke olarak kalacak ya da masayı yeniden kuran bir orta güç olarak hareket edecek.

AB Türkiye’yi kaybederse ne kaybeder?

Avrupa Birliği, Türkiye ile ilişkileri “yönetilebilir bir donukluk” içinde tutabileceğini sanıyor. Gümrük Birliği’ni güncellemeden, üyelik perspektifini fiilen rafa kaldırarak, ama Türkiye’yi sistemin çevresinde tutarak. Oysa bu stratejinin ciddi bir maliyeti var. Hem de sanılandan çok daha yüksek.
İlk maliyet jeopolitik. Türkiye, Avrupa’nın doğu sınırında bir komşu değil; Kafkasya, Orta Doğu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’in kesişim noktasında bir denge aktörü. Türkiye’yi kaybeden bir AB, bu bölgelerde kendi başına hareket edebilen bir güç olmaktan çıkar, başkalarının hamlelerine tepki veren bir aktöre dönüşür.

İkinci maliyet enerji güvenliği. Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltma hedefi, Türkiye’yi dışlayan bir denklemle mümkün değil. Doğalgaz, LNG, yeşil enerji koridorları… Türkiye bu hatların ya merkezinde ya da kilidinde. Türkiye ile mesafeli bir ilişki, Avrupa’nın enerji politikasını daha pahalı ve daha kırılgan hale getirir.

Üçüncü maliyet ekonomik ve sanayi boyutunda. Avrupa sanayisi Çin’e bağımlılığı azaltmak, tedarik zincirlerini kısaltmak istiyor. “Nearshoring” ve “friend-shoring” söylemleri havada kalıyor; çünkü bu stratejinin en doğal ortağı Türkiye. Türkiye’yi dışlayan bir AB, ya daha pahalı üretime razı olur ya da stratejik sektörlerde rekabet gücünü kaybeder.

Dördüncü maliyet göç yönetimi. Bu başlık çoğu zaman görmezden geliniyor ama Avrupa açısından en somut risk burada. Türkiye ile iş birliği zayıfladığında, AB’nin sınır güvenliği politikaları kâğıt üzerinde kalır. Göç baskısı sadece insani değil, siyasi kriz üretir. Avrupa siyasetinin kırılganlığı düşünüldüğünde bu maliyet hızla büyür.

Beşinci ve belki de en derin maliyet stratejik itibar kaybıdır. AB, Brezilya ve Hindistan’la çıkar odaklı anlaşmalar yaparken Türkiye’ye “değerler” üzerinden kapı kapatıyorsa, bu tutarlılık sorunu yaratır. Avrupa, norm koyucu bir güç olmaktan uzaklaşır; seçici ve çıkarcı bir blok algısına sıkışır.

Son olarak, AB Türkiye’yi kaybederse sadece bir ülkeyi değil, bir ihtimali kaybeder. Genç nüfuslu, dinamik, askeri ve ekonomik kapasitesi yüksek bir orta güçle birlikte hareket etme ihtimalini. Küresel güç mücadelesinin sertleştiği bir dönemde, bu tür kayıplar telafi edilmez.