Bir zaferin ardından kurduğumuz kalkınma ve demokrasi hayalleri nerede gerçekleşti, nerede yarım kaldı?
30 Ağustos yaklaşırken hep aynı büyük zaferi hatırlıyoruz: Büyük Taarruz’un başarıyla sonuçlanmasını, Anadolu’nun işgalden kurtuluşunu ve bağımsızlığımızın önündeki en büyük engelin kaldırılmasını…
Haklı olarak gurur duyuyoruz. Ama 30 Ağustos’un bize sormamız gereken başka bir sorusu daha var: Zaferden sonra ne yapacaktık?
Çünkü savaş kazanmak bir ülkenin kaderini değiştirebilir; fakat o ülkenin geleceğini belirleyen, zaferden sonra ne yaptığıdır.
30 Ağustos 1922’nin hemen ardından önümüzde yalnızca yıkılmış bir ülkeyi ayağa kaldırmak gibi devasa bir görev yoktu. Aynı zamanda yeni bir devletin ekonomik, sosyal ve siyasal temellerini kurmak zorundaydık.
Yoksulduk. Üretim kapasitemiz sınırlıydı. Nitelikli insan gücümüz azdı. Sanayimiz son derece yetersizdi. Eğitim sorunlarımız büyüktü. Ama bir hedefimiz vardı: Kendi ayakları üzerinde duran, üreten, eğitimli, çağdaş ve bağımsız bir ülke olmak.
Cumhuriyet, bu hedefin siyasal çatısını oluşturdu. Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. Şimdi kendimize dürüstçe sormanın zamanı değil mi? Ne umduk, ne bulduk? Kalkınma hayalimiz ne oldu?
Cumhuriyet'in ilk yıllarında kalkınma denildiğinde akla fabrikalar, demiryolları, tarım, eğitim ve üretim geliyordu.
Devlet, yok denecek kadar az olan sanayiyi oluşturmak, eğitimli insan yetiştirmek ve ülkenin ekonomik bağımsızlığını güçlendirmek için büyük bir çaba gösterdi. Bugün ise dünya bambaşka bir yerde. Artık yalnızca fabrika kurmak yeterli değil. Bilgi üretebiliyor musunuz? Teknoloji geliştirebiliyor musunuz? Dünya ile rekabet edebilecek insan yetiştirebiliyor musunuz? Enerjinizi, suyunuzu, toprağınızı gelecek kuşakları düşünerek kullanabiliyor musunuz? Ekonomik büyüme toplumun tamamına refah olarak yansıyor mu?
İşte bugün “sürdürülebilir kalkınma” dediğimiz mesele budur. Biz ise zaman zaman büyümeyi kalkınma, kalkınmayı da yalnızca ekonomik göstergelerle ölçme yanılgısına düştük.Oysa gerçek kalkınma; ekonomi kadar eğitimdir, hukuk kadar bilimdir, teknoloji kadar çevredir, üretim kadar sosyal adalettir.
Demokrasi de yalnızca sandık değildir. Aynı muhasebeyi demokrasi için de yapmak gerekiyor. Cumhuriyet bize vatandaş olma fikrini verdi. Fakat demokrasi yalnızca seçimden seçime oy kullanmak değildir. Demokrasi; hukukun üstünlüğüdür. Kuvvetler ayrılığıdır. Bağımsız ve güçlü kurumlardır. Farklı düşünene tahammüldür. Basın ve ifade özgürlüğüdür. Liyakat ve hesap verebilirliliktir. Devlet karşısında vatandaşın hakkının güvence altında olmasıdır.
Türkiye demokrasi konusunda önemli mesafeler aldı. Ancak aynı zamanda darbeler, siyasi krizler, kutuplaşmalar ve kurumsal zayıflamalar yaşadı. Belki de en önemli eksiğimiz şuydu: Demokrasiyi bir kez kurulup sonra kendiliğinden devam edecek bir sistem zannettik. Oysa demokrasi her kuşakta yeniden öğrenilmesi, korunması ve güçlendirilmesi gereken bir kültürdür.
Nerede yanlış yaptık?
Bugün bütün sorunlarımızı tek bir nedene bağlamak kolaycılık olur. Ama bazı ortak noktaları görmek zorundayız. Bazen kurumlar yerine kişilere güvendik. Bazen liyakat yerine sadakati öne çıkardık. Bazen kısa vadeli siyasi çıkarları uzun vadeli ülke hedeflerinin önüne koyduk.
Eğitimde niceliği artırırken niteliği aynı hızda geliştiremedik. Bilim ve teknolojiye gereken süreklilikte yatırım yapamadık. Planlama kültürümüzü siyasal dönemlerin değişimine karşı yeterince koruyamadık. Ve belki de en önemlisi, devlet ile vatandaş arasındaki sorumluluk dengesini tam olarak kuramadık. Devletten çok şey bekledik. Ama vatandaş olarak bizim görevlerimizi zaman zaman unuttuk.
Devlet ne yapmalıydı?
Devletin temel görevi yalnızca yönetmek değildir. Adil bir oyun alanı yaratmaktır. Hukuku herkes için eşit uygulamak… Liyakate dayalı bir kamu düzeni kurmak… Eğitimi siyasetin günlük tartışmalarından çıkarıp uzun vadeli bir devlet politikası haline getirmek… Bilime ve teknolojiye yatırım yapmak… Üretimi desteklemek… Gençlere fırsat eşitliği sağlamak… Çevreyi ve doğal kaynakları korumak… Ve en önemlisi, vatandaşın devlete güvenmesini sağlayacak kurumları güçlendirmek… Bunlar sürdürülebilir kalkınmanın da demokrasinin de temelidir.
Peki birey?
Bütün sorumluluğu devlete yüklemek de doğru değil. Demokrasi yalnızca devletin görevi değildir. İyi vatandaşlık da bir sorumluluktur. Vergisini ödemek… Kurallara uymak… Kamu malını korumak… Çevreye sahip çıkmak… Bilgiye ve bilime değer vermek… Farklı düşünene düşman gözüyle bakmamak… Oyunu yalnızca kişisel çıkarına göre değil, ülkenin geleceğini düşünerek kullanmak… Yanlış gördüğünde demokratik yollarla itiraz etmek… Bunların hepsi vatandaşlığın parçasıdır. Çünkü iyi devlet ile iyi vatandaş birbirini tamamlar.
Değerler de değişti. Bir başka gerçekle de yüzleşmeliyiz.
Dünya değişti. Toplum değişti. Ekonominin yapısı değişti. Teknoloji değişti. İnsanların beklentileri değişti. Dolayısıyla 1923'ün hedeflerini 2026'nın dünyasında aynı araçlarla gerçekleştiremeyiz. Ama temel değerleri koruyabiliriz: Bağımsızlık, özgürlük, adalet, akıl, bilim, üretim, eşit fırsat ve insan onuru. Bunlar zamanın eskittiği değerler değildir. Tam tersine, değişen dünyanın içinde daha da önemli hale gelen değerlerdir.
30 Ağustos bize bugün ne söylüyor?
Belki de artık 30 Ağustos'u yalnızca geçmişin büyük bir zaferi olarak kutlamaktan biraz daha fazlasını yapmalıyız.30 Ağustos'u bir gelecek muhasebesi haline getirmeliyiz.
Bir asır önce bir millet, “Kendi geleceğimize kendimiz karar vereceğiz” dedi.
Bugün bizim sorumluluğumuz ise şu: Kendi geleceğimizi nasıl kuracağız? Daha zengin ama daha adaletsiz bir ülke mi? Daha büyük bir ekonomi ama daha niteliksiz bir eğitim mi? Teknolojiyi kullanan ama üretemeyen bir toplum mu? Sandığın bulunduğu ama kurumların zayıf olduğu bir demokrasi mi? Yoksa ekonomik olarak güçlü, demokratik olarak olgun, hukuka güvenen, bilim üreten ve gelecek kuşakları düşünen bir Türkiye mi?
Tercih hâlâ bizim.30 Ağustos'ta kazanılan zafer bize bağımsız bir ülke bıraktı. Cumhuriyet bize bu bağımsızlığı geleceğe taşıyacak bir çerçeve verdi. Şimdi sıra bizde. Çünkü tarih bize yalnızca ne kazandığımızı değil, kazandıklarımızı nasıl koruduğumuzu da soracaktır.
Belki de bu 30 Ağustos'ta en çok şu sorunun üzerinde düşünmeliyiz: Bize bırakılan Cumhuriyet'i, gelecek kuşaklara nasıl bir ülke olarak bırakacağız?
Zafer kazanıldı. Cumhuriyet kuruldu. Fakat kalkınma ve demokrasi mücadelesi bitmedi.
Asıl mesele, yüz yıl önce kurulan hayalleri bugünün gerçekleriyle yeniden buluşturabilmek. İşte 30 Ağustos'un bize bıraktığı en büyük sorumluluk budur.
30 Ağustos’tan bugüne: Ne umduk, ne bulduk?
30 Ağustos’tan bugüne: Ne umduk, ne bulduk?
Paylaş: