CHP’de “her şey iyi olmayacak” gibi görünüyor

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin başında gelen olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, CHP’de aday tartışmaları ve partide yaşanan istifalar, Cumhurbaşkanlığı seçiminde İmamoğlu’nu aday yapmaya çalışan Meral Akşener’in yerel seçimler öncesinde İmamoğlu’na yönelik eleştirileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yargıyla ilgili açıklamaları, Şevki Yılmaz’ın bir düğünde yaptığı açıklamalar, Erzincan’da yaşanan maden faciaları konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

 

GÖZLEM – CHP’de “aday tespiti”, partide, tartışmalara, istifalara, “3’e kadar uzanan” bölünmelere yol açtı. “Bu sürecin iyi yönetilmediği, Eskişehir’de başlayan, İzmir’de devam eden ve yurda yayılan krizlerle devam etti. “Aday gösterilmeyen” belediye başkanları, “ağır suçlamalar” ile istifa ettiler ve birçoğu “bağımsız aday olarak seçime girme” adımları attılar… Hatay krizi, “Hatay Belediye Başkanı’na taviz verilerek” son dakikada çözüldü. Siz CHP’de “1 Nisan sabahındaki durumu” nasıl görüyor ve yorumluyorsunuz?

K – CHP’yi izleyenler ve CHP’lilerde genel olarak “açıkça ifade edilmek istenmeyen bir olumsuzluk” havası mevcut. Mevcut seçimlerden fayda elde edenler ve bunların çevresinde “her şey iyi olacak” iyimserliğinde olanlar hariç genel olarak bu seçimlerden “iyi bir sonuç çıkmayacağı” hissiyatı CHP tabanının ve muhalefetin geniş bölümüne hâkim oldu. Tabii bu hissiyat ülke genelinde. Münferit seçim bölgesi bazında başarı beklenen yerler de var, ümit kesilenler de. Ama bu genel olumsuzluk havası tüm seçim bölgelerini etkileyecek. CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve çok yakın çevresi yerel seçimlerde çok ciddi bir “değişim” hareketi başlattılar. Bu hareket belli bir ideoloji ve sistematik bir seçim kriterleri stratejisinden ziyade kişilerin sübjektif seçim ve kararlarına bağlı görülüyor. Bunun istisnası seçim bölgelerinde “daha çok genç ve kadın adayın adaylaştırılması” oldu. Bu genel olarak olumlu. CHP tabanında büyük kızgınlık ve küskünlük, geniş kitlelerde ümitsizlik yaratan bu “değişimci” yaklaşım hiç belli olmaz belki de Özgür Özel’in ifade ettiği gibi CHP’ye büyük bir başarı getirir. O zaman hakikaten de Özel, çok ümit vaadeden bir başlangıç yapmış olur ve CHP’yi “haklı çıkmış olması” sayesinde toparlayarak 2028’e hazırlar. Ancak benim hissiyatım özellikle CHP’nin kazanacağı kesin gözüyle bakılan seçim bölgelerinde bu kızgın ve küskün kesimin bir bölümü oy vermeyeceği, bir bölümünün de tepki olarak başka muhalif adayları tercih edeceği yönünde. Kazanma ümidinin az olduğu bölgelerde de CHP’li seçmen genel olumsuzluk havasında “nasılsa işe yaramayacağı için” sandığa gitmemeyi tercih edebilir. Kanımca yerel seçimlerde hem katılım görece düşük kalacak, hem de CHP’nin oy oranı bir önceki yerel seçime göre düşecek. Kaybedilecek illere ve ilçelere bağlı olarak da CHP belediye başkanlarının yarıya yakınını adaylaştırmayan ve bu kadar büyük bir değişimin sorumluluğunu aldığını “Liste hatasıyla sevabıyla benim listem. Bütün günahı üstleniyorum” sözleriyle ifade eden Özgür Özel’in genel başkanlığı sorgulanacak. İzmir’deki sonuçlar, Eskişehir, Hatay gibi illerle Ankara Çankaya başta CHP’nin illerinde kalesi görülen çok nüfuslu ilçelerden birkaçının kaybedilmesi bile Olağanüstü Kurultay’ı gerekli hale getirir.

 

GÖZLEM – Özel’in son ana kadar beklediği, CHP’nin kalesi ve çok kısa zamana kadar Türkiye’nin en büyük ilçesi olan Çankaya seçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

K – Özel, Çankaya’ya “bir hikayesi var” diyerek 30 yaşındaki avukatını aday gösterdi. Ankara’da siyaset hayatı boyunca “misafirhanede kalmış olmakla” övünen Özel’in, Atatürk’ün evinin olduğu, sadece Ankara için değil Cumhuriyet için de çok büyük önem taşıyan bir ilçenin ruhunu hiç kavrayamamış olduğu anlaşılıyor. Pek çok ilden bile önemli böyle bir ilçeye deneyimli bir belediyeci yerine Özel’in ve yakın çevresinin getirdiği 30 yaşında avukat bir gencin atanması, yeni yönetimin “yetersiz ve beceriksiz” olduğu algısını güçlendiriyor.

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce, “Ekrem İmamoğlu’nu 6’lı Masa’nın adayı yapmak için ‘Masadan kalkma’ dahil” her türlü girişimi ve mücadeleyi yapan, “olmayınca, ‘Cumhurbaşkanı yardımcısı’ yolunu açarak Masaya dönen” İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, yerel seçim öncesi, İmamoğlu için “Eli genel merkezlerinde, gözü başka mevkilerde, boş zamanlarında da İstanbul’da olanlar bu şehri yönetemez” dedi. Anlaşılıyor ki, Akşener’in o zamanki derdi, “AKP ve iktidar değil, CHP idi” ve de “CHP’yi bölerek, onu geçip ‘ama muhalefet partisi’ olmak” hedefine ulaşmaktı… Hâlâ bu hedefin peşinde… Ama “bu hedef çok uzakta kaldı”; İYİ Parti anketlerde “Yeniden Refah Partisi’den de, Zafer Partisi’nden de gerilere düşmüş” görünüyor. Bu tablo ve İyi Parti ile lideri Meral Akşener’in yarınları için ne düşünüyorsunuz?

K – Ben Meral Akşener’in samimi olarak o dönemde seçimleri kazanmayı en az Kemal Kılıçdaroğlu kadar arzuladığını, ancak bunu sağlayacak adayı adaylaştıracak siyaseti gerçekleştiremediğini düşünüyorum. Seçimden çok önce, 2023’ün Ocak, Şubat aylarında Kemal Kılıçdaroğlu’nun önüne Erdoğan’a karşı kazanamayacağını gösteren anketlerin konduğu ortaya çıktı. Buna rağmen Kılıçdaroğlu kendi adaylığında ısrar ederek en büyük yanlışı yaptı. Türkiye’ye de maalesef büyük kötülük yapmış oldu. O süreçte bu durumu gören Akşener de başka adayı adaylaştıramayınca masadan kalkıp oturarak partisine büyük puan kaybettirdi. Ancak bu durum bir kenara, şimdi yerel seçimlerde tek başına ortaya çıkıp muhalefetin pek çok yerde kaybetmesine yol açacak stratejisiyle İyi Parti’nin de büyük ölçüde oy kaybı yaşayacağı bir süreç başlatmış oldu. Yerel seçimlerde kanımca İyi Parti ciddi biçimde oy kaybedecek ve Meral Akşener’in genel başkanlığı kaybetmesi ve partisinin marjinal bir hale dönüşmesi olasılığı ortaya çıkacak.

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Can Atalay’ın tahliyesi ve hak ihlali” konusunda Anayasa Mahkemesi – Yargıtay çatışması ile Danıştay’ın “Fetöcülükten ihraç edilenler hakkında verdiği ‘göreve dönüş’ kararı” sonrasındaki açıklamalarını ve “Bu sorunu kökünden çözeceğiz” sözü ile “Anayasa değişikliği” işareti vermesini nasıl karşıladınız?

K – Erdoğan’ın bütün hedefi Anayasa’yı, içindeki “laiklik” ifadesini çıkartarak değiştirmek ve bir şeriat anayasası haline getirmek. Meclis’te bunu yapabilecek çoğunluğu yok. Onun için danışmanının bu ilk dört hükümü “Meclis’in ‘asli’ kurucu değil ‘temsili’ kurucu sıfatıyla değiştirilebileceği” gibi “cin” fikirlerinden, yerel özerklik üzerinden DEM ile anlaşıp değiştirme stratejisine kadar pek çok seçeneği masasında tutmak istiyor. Can Atalay kararı üzerinden de anayasa değişikliğini “yargıda sanki kurumlar arası bir tartışma varmış da bunu çözmek kendisine düşermiş” gibi bir taktikle gündemde tutmak istiyor.

GÖZLEM – Türk Ceza Kanunu’nun 216’ncı maddesi “tamamen ‘tek taraflı’ kullanılmaya başlandı. “(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” bentleri, “Atatürk, Cumhuriyet ve Anayasa’nın ‘değiştirilemez’ maddesi içinde olan’ Laiklik ilkesi’ söz konusu olunca, ‘yok’ sayılıyor”. Bu sebeple Atatürk 7 Cumhuriyet / Laiklik düşmanları gösteriler yaparak, bayraklar açarak, nutuklar atarak, yurdun dört bir yanında kol geziyor. Son olarak “Osmanlı Hanedanı’ndan bir hanımın düğününde, ‘kapatılan Refah Partisi milletvekili ve Rize Belediye Başkanı olan’ Şevki Yılmaz’ın ve ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan maaş alan’ imam Halil Konakçı’nın öne çıkan ‘Atatürk’e hakaret’ sözleri ve videoları”, konuyu ülke gündemine bir defa daha taşıdı; ne diyorsunuz?

K –İstanbul’da düzenlenen Filistin’e destek mitinginde şeriat bayrağı taşıyan İsmail Aydemir’e yumruk attığı gerekçesiyle üniversite öğrencisi Ege Akersoy hakkında aynı suçlamayla 4 yıla kadar hapis talep edildi. X hesabından şeriat isteğine tepki göstererek “Türkiye laiktir laik kalacak” mesajı paylaşan ve “Şeriat istemek anayasal düzeni tehdittir ve suçtur” diyen avukat Feyza Altun hakkında da aynı suçtan soruşturma başlatıldı. Tüm bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Burada amaç yargıyı, şeriat düzenine geçişte bir sopa olarak kullanmaktır. Bu uygulamalar yeni de değil, ama gittikçe artarak alenileştiği kesin.

GÖZLEM – O düğünde olan tarihçi İlber Ortaylı’nın “Şevki Yılmaz’ın ‘Lanetliyorum’ sözüne karşı” ondan beklenen tepkiyi göstermemesi, tepkilere yol açtı. Ortaylı önce OdaTV’ye “Vallahi beni ilgilendirmez Şevki Yılmaz, kim olduğunu da bilmiyorum, tanımıyorum. O kızı, Berna’yı severim” açıklaması yaptı. Sonra bu açıklama “tatmin edici olmayınca” “Düğün merasimi sırasında eski bir milletvekilinin yersiz konuşmalarını tasvip etmem mümkün değildir. Rahatsızlığımı da sıra bana gelince belirttim. Bunlar tarih bilmeyen insanların kahvehane köşelerine yakışan sözleridir. Açık bir Atatürk düşmanlığıdır, hazımsızlığıdır” dedi. Sizce bu savunması “yeterli” sayılabilir mi?.. Şevki Yılmaz ve Halil Kondakçı gibilerin “tarih bilmemesi” mümkün mü?.. Elbette “tarihi çok iyi biliyorlar” ama, halkı “Atatürk / Cumhuriyet / Laiklik bakımından kandırmak için” bu açıklamaları, videoları “bile bile” yapmıyorlar mı?

K – Tabii ki öyle. İlber Ortaylı’nın daha önce de tartışmalı davranış ve görüşleri olmuştu. Radikal kesimlere karşı daha “ılımlı” ve “demokrat” bir sosyal yaklaşım gösteriyor. Yoksa Şevki Yılmaz’ın kim olduğunu bilmemesine olanak vermiyorum.

 

GÖZLEM – Erzincan’daki facia konusunda “yanlış bir anlatılma kampanyası” var ve “bile bile” yapılıyor. “Siyanürle altın aranmaz”; siyanür “topraktan çıkarılan altını, ona yapışık olan ağır madenlerden ayrıştırmak için” kullanılır. Yani bir nevi “laboratuvar” kullanıcısı “zehirli” kimyasaldır. Asırlardır, imalat sanayisinde ve bakteri, virüs ve haşerelerin zararlı etkilerini ortadan kaldırmak için de kullanılan siyanür, aynı zamanda tıpta da kontrollü bir biçimde yaygın olarak kullanılıyor. Siyanür zehirlenmesinin en yaygın örnekleri, yangınlarda duman solunması, siyanür kullanan fotoğrafçılık, kimyasal araştırmalar, sentetik plastik, metal işleme gibi endüstriler, siyanürü açığa çıkaran kanser tedavi bileşiği ve sigara dumanıdır. Ve de her kimyasal “doza bağlı olarak” her kimyasal, toksittir, yani zehirleyicidir. Bu gerçek, bilimsel olarak ortada iken, “siyanürlü altın çıkarmak” kampanyaları neden açılıyor? Aynı kampanyalar, “asteriksli kıyafetler giydirilen” köylüler de kullanılarak, İzmir’de Dikili’nin Ovacık Köyü’deki altın madeni için de, ayrıca bilimsel olarak bütünüyle yalanlanmış “kanser yapıyor” kampanyaları da yamanarak açılmış, ama başarılı olamamış, “altın çıkartılmış, kimse zehirlenmemiş, “kanser(!) de olmamıştı. GÖZLEM’in “Halkla ilişkiler” ünitesi de, “İdari Mahkemelere ve Danıştaylara kadar uzanan” bu kampanyaların “fiyasko ile sonuçlanmasında” önemli rol oynamıştı. Görüşünüz?

K – Uzmanlara göre “Siyanür, çevreye yayıldığında, tüm canlı yaşamı için ölümcül tehlike oluşturan son derece tehlikeli bir kimyasal”. Ancak siyanür altın aramada değil “altın ayrıştırmasında” kullanılıyor ve de “ayrışma, ucuza çıksın” diye, maden çıkarılan yerde yapılıyor… Orada yapılmasa, “derelere, nehirlere, göllere, içme sularına uzak yerler” bulunarak orada yapılsa, bu tablo ortaya çıkmayacak. Gelişmiş ülkelerde bu sorunlar, böyle büyük felaketler ortaya çıktıktan sonra, çok daha sıkı bir mevzuat ve bunun çok sıkı denetimiyle çözülmeye başlandı. Julia Roberts’ın başrolünde oynadığı gerçek bir olayın anlatıldığı 2000 yapımı Erin Brokovich filmi, büyük şirketlerin kâr uğruna çevre ve yörede yaşayanlar için yarattığı yıkımı ve buna karşı hukuk mücadelesini anlatan çok güzel bir film. Bu süreçlerin copy-paste örnekleri daha önceden hep yaşanmış. Gelişmiş ülkelerde bu tür tehlikeli faaliyetler için alınan önlemler maliyetleri arttırınca çok uluslu şirketler bu tür faaliyetleri Türkiye gibi daha az gelişmiş ülkelere yaymaya başladılar. Bu ülkelerde “yabancı yatırım gelmesi” vaadiyle mevzuat değiştirildi, maliyet ucuzlatılırken değişik teşvikler devreye sokuldu. Türkiye’de AKP iktidarına kadar toplam bin 186 maden arama ve işletme ruhsatı verilirken bu rakam AKP’nin iktidarda olduğu dönemde 386 bin oldu. CHP Milletvekili Cevdet Akay “Bu firma Türkiye’deki üretimini Kanada’da yapmış olsaydı vergi ve devlet payı olarak 403 milyon dolar daha fazla para ödeyecekti” diyor. Maden Mühendisleri Odası eski Başkanı Mehmet Torun Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’a bu şirketin devlete ödediği devlet payının yüzde 5 olması gerekirken yasadaki “teşvik, istisna ve desteklerden” dolayı yüzde 1’inin bile ödenmediğini ifade ediyor. Cumhurbaşkanı “tüccar” olduğunu söyleyen, “Ben ekonomistim” diyen bir iktidarın bu kadar büyük ödünleri ne karşılığında verdiği normal demokrasilerde sorgulanması gerekir. Mersin’deki nükleer santral ile yine Rusların Mısır’a yaptığı nükleer santral arasındaki şartların farklılığı, ülkedeki garantili yatırımlar, köprü, otoyol, tünel ve en başta şehir hastaneleri hep denklem üzerinde devletin çok zararda görüldüğü ve bu yüzden denklemde gözükmeyen bölümlerin sorgulanması gereken alanlar. Tabii normal demokrasilerde.

GÖZLEM – Güneydoğu vilayetlerinde büyük kayıplara ve hasara yol açan Kahramanmaraş merkezli depremin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, yıkım bölgesinde “barınma ve altyapı” başta olmak üzere birçok hayati sorun giderilemedi. AFAD’ın bağış hesabında bir yılda 128.9 milyar TL toplandı. Buna karşın bu paranın 79.3 milyar TL’si harcandı. Depremin ardından işsiz kalan ve emekli aylığı olmayan 82 bin işçiye ise günlük sadece 133 lira verildi. Deprem ek vergilerinden de milyarlarca gelir elde edildi. Muhalefet, “İktidarın bölge için ayırdığı para AFAD’da yardım için toplanan paradan az” diyor. Siz ne diyorsunuz?

K – Bana iktidarın bu bölgedeki insanların “ihtiyaç duyma halini” kendi iktidarını korumak için bilhassa sürdürdüğünü düşünüyorum. Vatandaş kendilerine muhtaç olsun ki oy vermeye devam etsin. Bu zaten mevcut yerel seçimlerde de kullanmaya çalıştıkları en önemli strateji.

 

GÖZLEM – İş dünyasında “çalışanların hakkını korumak için” Fransa, İtalya, İrlanda, İspanya’da yakın zamanlarda başlatılan trend, Avusturalya ile devam ediyor. İngiltere’de de İşçi Partisi “İktidara gelirse” benzer bir yasayı vaat ediyor. Avustralya’da, gündeme alınan yeni bir yasa tasarısı ile “İşverenlerin ‘makul olmayan’ sebeplerle mesai saatleri dışında çalışanlarıyla iletişime geçmesini yasaklamayı” planlanıyor. İşçiler “patronlarının mesai saatleri dışında kendileriyle iletişim kurmaya devam etmesi halinde cezai yaptırım” talep edebilecekler. Avustralya Başbakanı Anthony Albanese, “Basitçe söylemek istediğimiz şey, günde 24 saat için maaş almayan birinin 24 saat çevrimiçi ve ulaşılabilir olmaması halinde cezalandırılmaması gerektiğidir” dedi. Türkiye’de böyle bir yasa çıkarılabilir mi?

K – Çıkarılamaz. İşçi veya çalışanının patronu için “cezai yaptırım” talep ettiği bir ortamda sağlıklı bir iş hayatı da ortaya çıkamaz. Bu konu belki devlette uygulanabilir ama özel sektörde uygulanamaz. Buna en başta görevinde yükselmek isteyen çalışanlar uymaz.