Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Bye bye Johnson

Garip bir hüzün oluştu İngiliz medyasında, aylardır Boris Johnson’ın “skandallarıyla” haşır-neşir oluyorduk, şimdi birden bire bitiverdi. Hele yaptığı istifa konuşmasında “dünyanın en prestijli işini bıraktığım için çok üzgünüm” demesi, bir hayli dokunaklıydı.

Johnson neden istifa etti peki?

Britanya medyası iki buçuk yıldır, adım adım Johnson’ın her yaptığını, her söylediğini ortaya koyuyordu aslında. Sadece bu haberleri bile takip  eden biri bu duruma nasıl gelindiğini gayet iyi bilir ama ben yine de kısaca değineyim.

Boris Johnson, Brexit’i hayata geçirmek için Başbakan seçilmiş biri. İki buçuk yıllık Başbakanlığı dönemini, sadece ve sadece “Brexit Elçisi” olarak geçirdiğini ve koltuğu bırakırken de, gelecek yeni Başbakan’a, “Brexit’ten vazgeçme, tamamlanması gereken adımları at” mesajını verdiğini göz önüne alırsak, aslında büyük bir misyonu gerçekleştirmiş oldu. Koltuğunu sağlama alma konusunda, Brexit  icraatına fazla güvendiğini ve “şımarıkça” davrandığını da söyleyebiliriz.

Johnson, kendisini Winston Churchill ile özdeşleştirirken, Birleşik Krallık’a, tarihinde eşi benzeri görülmemiş adımlar attırarak  tarihe geçmeyi umuyordu ama olmadı.

Londra Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde, Londra’nın Muhafazakar Parti’den, İşçi Partisi’ne geçmiş olması ve üst üste iki yerel seçimde İşçi Partisi’nin Londra’daki seçimleri kazanmış olması, bir bakıma Johnson’dan ve dolayısıyla Muhafazakar Partiden, Londralıların memnun olmadığını gösteriyordu.

Johnson, Başbakan olmadan önce Dış İşleri Bakanlığı da yapmıştı ve kariyerindeki en üst seviye olan Başbakanlığa kadar yükselmişti yükselmesine ama Londra Belediye Başkanlığı dönemini dikkate alırsak, belki de o seviyenin bile yüksek geldiğini söyleyebiliriz.

Yükselmenin en zor yanı konumunu koruyabilmektir. Johnson değil Başbakan olmak, ana okulu müdürü bile olamayacak bir kişiliğe sahip olduğunu gösterdi. Koltuğunu kaybetmesine neden olan “partygate” skandalları ve bu skandallardan bağımsız gelişen “basiretsiz” kararlarıyla kamuoyunun % 70’inden fazlası, Boris Johnson’ı, Birleşik Krallık’ın Başbakanı olarak görmek istemediklerini beyan ettiler.

Lider bir yöneticiden beklenen en önemli özellik “basiretli bir karakter” olduğu için, böyle bir karaktere sahip olamayanlar maalesef kendi bacağından kendini  vura vura kariyerlerini sonlandırıyorlar, Johnson’da da öyle oldu!

Danışmanlarının, Bakanlarının ve Müsteşarlarının, uyarı ve önerilerine kulak asmadan, “anlık” kararlarla, “derinliksiz” konuşmalarla, “desteksiz” projelerle, Başbakan koltuğunun kendisine birkaç beden büyük olduğunu gösterdi.

Simdi ise sırada iki adaya indirgenen yeni Başbakanlık yarışı var.

Johnson’ın istifa etmesinin üstünden iki hafta bile geçmeden, Britanya Parlamentosunda demokrasi çarkları çalıştı ve ülkeyi yönetmeye talip olan adaylar, 8’den 5’e, 5’ten de 2’ye indi.

Eski Maliye Bakanı Rishi Sunak ile şu an halen görevini sürdüren Dış İşleri Bakanı Liz Truss, 2 Eylül’de yapılacak parti içi oylamayla yeni Başbakan’ın kim olacağını bizlere gösterecek.

Sunak, Johnson’ın Başbakanlığı döneminde de geleceğin Başbakanı ve parti lideri olarak gösteriliyordu ancak Truss için durum  öyle değil.

Dış ilişkilerde  tam bir “çaylak” imajı sergileyen, gaf üstüne gaf yapan, yetkinlikleri konusunda sürekli sınıfta kalan Truss, ülkeyi yönetmeye nasıl talip oldu da, bir de Sunak’a rakip oldu? Akıl alır gibi değil!

İşin ilginç yanı, yeni Başbakan, ülkeyi 2024’teki seçimlere kadar götürecek, seçimlerin faturası da, ödülü de bu kişinin icraatlarına bağlı olacak.

Bu durumda, ana muhalefet partisi Labour, 2024 seçimlerinde ipi göğüsleyebilmek için en az Johnson kadar kötü bir Başbakan’ın iktidar partisinin başına geçmesini ister.

Başka bir deyişle, Sunak, Labour için kullanışlı bir isim olmaz.Onlar, Truss gibi, iktidar partisine oy kaybettirecek birinin Başbakan olmasını desteklerler.

İşte denklem bu!

Labour, Johnson’a “bye bye” dedirtmeyi başardığına göre, Truss’ı da Başbakan koltuğuna oturtabilir.

Bu arada, bu denklemi çözen aklı selim sahibi lobi çevreleri de Sunak’ın adaylığını ve kampanyasını köpürttükçe köpürtecekler, 2 Eylül’deki son oylamaya kadar.

Sunak’ın, Hint asıllı olması, aşırı Muhafazakar kesimin pek hoşuna gitmese de, zaten devletin kasasını iki buçuk yıldır yöneten, Başbakan’dan sonra en prestijli konuma sahip Maliye Bakanlığı yapmış Sunak’ın, kendisi hakkındaki olumsuz propagandalara karşı sergilediği tavra değinmem lazım.

Sunak, kendisi hakkında zaman zaman ortaya atılmaya çalışılan tüm çamurları, kamuoyunun gözleri önünde  temizledi. Ailesiyle ilgili konuları kurcalamaya çalışanlara karşı, dimdik durdu, eğilmedi, bükülmedi, hırçınlaşmadı. Devletin kasasını, hükümetin bütçesini doğru düzgün yönetmek için elinden geleni yaptı ve bir iki hata hariç, gayet başarılı bir performans sergiledi.

Adaylıktan çekilen ve elenen isimlere baktığımızda, gerçekten Muhafazakar Partinin yeni lideri için belki de en uygun isim Rishi Sunak gibi görünüyor ancak ipi göğüsleyebilecek mi, göreceğiz.

Eğer Truss Başbakan seçilirse, buna ülke içi siyasi dengeler nedeniyle Labour, Dış ilişkiler nedeniyle de  Lavrov  çok ama çok sevinecek. Çünkü Truss, her ikisi için de çok kullanışlı bir isim ama Türkiye için öyle değil.Türkiye ile ilgili “zavallı” fikirleri olan Truss’ın, mevcut iktidar tarafından sempati ile karşılanmayacağını şimdiden belirtmem lazım.

Ne diyelim, yaşayalım görelim, siyasetin karşımıza getirdiklerini kendi mecrası içinde, satır satır okumaya gayret ederek, 2 Eylül’ü bekleyelim.

Birleşik Krallık’tan sevgiler.