Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

New York’ta bir hafta

29 Ekim haftası benim için çok canlıydı. Cuma günü New York Başkonsolosluğunda düzenlenen resepsiyondan izlediğim müthiş interaktif tiyatro gösterisine kadar… 18:30’da arkadaşlarımla TürkEvi’ne vardığımızda girişte bizi güler yüzle karşılayarak ceketlerimizi aldılar. Üst kata çıktığımızda muazzam bir kalabalık, devamlı servis edilen Türk yemekleri (börekten baklavaya kadar) ve Türk şarapları ve rakı servisiyle karşılaştık. Karşıda Atatürk’ün kocaman bir portresiyle Cumhuriyetin 102. Yıl dönümüne merhaba dedik. Açılış konuşmasını Başkonsolos Reyhan Özgür gerçekleştirdi, “başkonsolos krizine” rağmen ABD’den tutun davet edilen tüm ülke temsilcileri oradaydı. Herkes çok şık, çok özenliydi. Cumhuriyet bayramına yaraşır bir etkinlikti, adeta ayrılmak istemedik.

İnteraktif tiyatro

Ertesi gün ise, çocukluk arkadaşım Deniz’in tiyatro gösterisine Irmak’la elimizde bir demet çiçek ve şans eseri bulduğumuz Ülker gofretimizle gittik. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Aklımdan oturup izleyeceğimiz bir gösteri olur diye geçirirken kendimi tiyatroya girdiğim anda heykel gibi duran oyuncuların arasından geçerken buldum. Hepsi Helenistik elbiseler içerisinde, belli bir pozda duruyordu. Kısa süre içerisinde dans gösterisiyle tiyatro başladı. Seyircilerle konuşuyorlar, herkesi gösterinin bir parçası yapıyorlardı. Deniz karşıma gelip gözümün içerisine bakarak konuşmaya başlayınca benim istemsiz şaşkınlıktan göz bebeklerim büyümüş. Deniz sonra gülerek anlatıyor… Gösterinin adı “This is me eating” yani “Ben yemek yerken”. Yemek yeme etkinliği üzerine konu edilmiş gösteride başka dillerde konuşmalardan tutun, yemek yemeye atfedilen bir çok duyguyu sahnelediler. Büyülendim.

Gösteri bitince Deniz’le yaptığım kısa söyleyişi aktarıyorum.

“- Performans son halini nasıl buldu/bu performansı oluşturmak için attığınız adımlar neydi?

“- Performansımızı bir ay kadar kısa bir prova dönemi sonrası gerçekleştirdik. Prova dönemi oldukça kısaydı ama biz aslında bu projeyi bir buçuk yıldır geliştiriyoruz. Nisan 2020’de dijital bir proje olarak ortaya çıktı. Pandeminin başında Giorgia Valenti bir toplantımızda bizlere insanın kendi bedeniyle ve yemek yemekle ilgili yönlendirdiği sorular doğrultusunda geliştirdik. Bu dönemde tiyatromuzda biz beşimiz (Giorgia Valenti, Ana Moioli, Maria Müller, Luísa Galatti, Deniz Bulat) yemek ve kendi bedenimizle olan ilişkimize değinen, kendi hikayelerimizi paylaştığımız bireysel kısa filmler çektik ve bunları dijital ortamda seyircimizle paylaşıp onları da bize katılmaya davet ettik. O dönemde dünyanın çeşitli yerlerinden hatta hiç tanımadığımız insanlar bize kendi çektikleri videoları yolladılar. Projenin bu kadar sevilmesi, insanları bir araya getirmesi ve herkesin yemek ve kendi bedenleriyle olan ilişkilerini paylaşabilecekleri bir ortam oluşturmuş olması bizi çok motive etti. O zamandan beri de tiyatrolar açılır açılmaz elimize geçen ilk bütçe ile bu projeyi sahneye koymayı hayal ettik ve bir buçuk yıldır bu hayali büyütüyoruz. Yaklaşık bir buçuk ay önce Et Alia Theater’ın Eş Sanat Yönetmeni Ana Moioli, New York Belediyesi ve New York Sanat Vakfı bağış ödülüne lâyık görülen üç bin sanatçıdan biri oldu ve bu ödülü tiyatromuzla paylaşınca hayalini kurduğumuz performansı hayata geçirme şansı elde ettik. Ödül kapsamında etkileşimli bir performans gerçekleştirdik. Tabii konsept olarak dijital projemizle aynı ama dijitali sahneye taşımaktan çok, yeni baştan, sahnede sanatçıyla seyircinin iç içe olduğu, bireysellikten daha uzak ve daha dramatik bir performansa dönüştü. Bir aylık prova sürecinde aramıza katılan yönetmenimiz Debora Balardini ve tasarımcımız Dave Morrissey Jr. ile beraber 45 dakika süren, üst üste dört performanstan oluşan yeni etkileşimli bir performans yaratarak yine bedenimiz ve yemekle olan ilişkimize “çok kültürlü” bir bakış açısıyla değinmeye çalıştık. Müze temalı performansta seyircilerin salonda sanatçıların arasında dolaşabildiği, etkileşime girebildiği, sanatçıların projeksiyon, ses ve fiziksel doğaçlama yoluyla seyirciyi performansın içine çektiği bir performans ortaya koymuş olduk.”

“- Başlığı bize biraz açıklar mısın? Neden yemek yemek?”

“- Başlık ‘This Is Me Eating’ yani ‘Yerken Ben’ Projenin isminde seyircilerimizin kendilerine uygun bir şekilde doldurması için bırakılan bir boşluk işareti var… Mesela “kaygılarımı yerken ben.” Yemek ve bedenimizle olan ilişkimiz evrensel bir konsept ve bütün farklılıklarımıza rağmen ister istemez toplumun tamamının etkilendiği bir durum. Pandemi döneminde bu proje ilk ortaya çıktığında o dönemin yalnızlığına ve sosyal mesafesine karşın birleştirici bir unsur olduğunun farkına vardık. Dijital projede de gerçek performansta da seyircimizin kendisini bu projenin bir parçası hissetmesi bizim için çok önemliydi.”

“- Senin için bu projenin en çarpıcı kısmı ne oldu?”

“- Benim için en çarpıcı kısmı uzun süre üzerine düşündüğümüz, planladığımız, hayalini kurduğumuz bir performans olmasına rağmen, canlı performansa geçiş aşamasının çok ani ve hızlı olması oldu. Üzerinde çok uzun süre çalıştığımız bir proje çok hızlı bir şekilde hayat buldu, sahnelendi ve şimdilik sonlandı. Günün sonuncu performansında iki seyirci grubu arasında salonda beşimizden başkasının olmadığı kısa bir anda birbirimize bakıp bir yıl önce hatta bir ay önce bu anın sadece bir hayal olduğunu düşündük. Performansın içerisinde hiç unutmayacağım iki an var sarılma anı ve tabakları kırdığım an. Performans içerisinde beşimiz bir bütünüz ama fiziksel olarak performansın genelinde birbirimizle çok az etkileşimimiz oldu ama beşimizin tek sıra halinde aniden birbirimize doğru çekilirmişçesine koşup, sarılıp teker teker aşağıya kaydığımız an bunlardan biriydi. Özellikle yalnızlıktan çok bahsettiğim performansta benim başka bir bedenle etkileşime girdiğim nadir bir andı o sarılma duygusu ne kadar yoğunsa o sahne sona erdiğinde bana yaşattığı yalnızlık duygusu katlanarak artıyordu. Bir ikinci an ise performansın sonuna doğru ulaştığımız kaos noktasında performans boyunca kurduğum masadaki tabakları teker teker çöpe atıp kırdığım bir an yarattık, benim için bir ilkti, çoğu seyirci gerçek tabak olmadığını düşündü ama gerçekti! Her izleyici kendisini bu eserde bulabilir mi? Bizim hedefimiz bu! Başlıktaki boşluğun ve performansın mecazi boyutunun yanısıra, yemek ve bedenimiz ile olan ilişkimiz evrensel bir konsept. Giorgia Valenti provalar sırasında zaman zaman hepimizin performansında kendisinden bir parça bulduğunu belirtti, bence bu hepimiz için geçerli. Biz birbirimizin hikayeleri içinde kendimizden parçalar bulduk, daha sonrasında yönetmenimiz hem bizim performansımızdan etkilendi hem bizim performansımızı etkiledi. Seyircinin de bu döngünün bir parçası olup hem bizim performansımızın içinde kendisine bir yer bulmasını hem de bizim performansımıza yeni bir bakış açısı katmasını istedik. Son performansımızdan sonra seyirciyle konuşma fırsatımız oldu ve bize yöneltilen sorular arasında beş kadın sanatçının sergilediği bir performansta, erkeklerin kendine bir yer bulup bulamayacağıydı. Katılımcı bütün erkek seyircilerimiz kendilerini performans boyunca kadın seyircilerimizden farksız bir şekilde kendi alışkanlıklarını ve yemek/beden ilişiklerini sorguladıklarını belirttiler. Bizden farklı kuşaklardan, farklı ülkeler ve mesleklerden seyircilerimizin hepsini düşündüren, sorgulatan, etkileyen bir performans ortaya koymaya çalıştık, bunu da sadece kendi kişisel deneyimimizi en dürüst haliyle yansıtarak yapabildik. Bunun gibi derin ve kişisel durumlar çoğu zaman az konuşulduğu için az deneyimleniyormuş gibi gelse de aslında paylaşıldığında görüyoruz ki yalnız değiliz.”

“- Türkiye’de daha interaktif tiyatro geliştirmek için ne gibi adımlar atılmalı?” “- Bence en önemlisi tiyatro ve sanatçıdan beklentimizi değiştirmeliyiz, sonra da seyirci olarak görevimizi yeniden düşünmeliyiz. İnteraktif, hatta ‘çevreleyici’ (immersive) tiyatro mükemmellikten çok uzak, her an her şey olabilir. Sahnelenen bir tiyatro gösterisinden çok bir deneyim aslında, yani geleneksel tiyatro izleyicilerin alışık olduğu bir durum değil. Bence en önemlisi buna alışmak ve deneyimlemek, hem sanatçı hem de seyirci olarak. Provaların ilk döneminde doğrusu ben de zorlandım. İnteraktifliğin yanısıra, fiziksel olarak da oldukça zorlayan bir performans ortaya koyduk. Pandemiden sonra sahnelediğim ilk performansın böylesine yeni bir form olacağını düşünmemiştim.