Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

“Faizin indirilmesi inancı Erdoğan’ın fıtratında var, önleyemiyor!..”

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminde olan ülke sorunları, olayları ve gelişmeleri konusundaki sorularını cevapladı. Kışlalı, Cumhurbaşkanı’nın “Merkez Bankası Başkanı ile konuştum, faizler mutlaka inmeli” sözlerinin ardından başlayan döviz artışı, Sedat Peker, “video dizisi” serisi, Suriye ve Venezuela iddiaları, Pandemi konusunda alınan yeni kararlar ve Fenerbahçe’de yaşanan gelişmeler hakkında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

******

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı’nın “Merkez Bankası Başkanı ile konuştum, faizler mutlaka inmeli” sözleriyle Dolar / Euro / Altın tırmanışı sıçramaya dönüştü. Bu yönde açıklamaların “döviz ve altını nasıl sıçrattığı” daha önce defalarca görülmüşken, “bu açıklama” nasıl yorumlanabilir, görüşünüz?..

K – Birincisi, elinde değil ruhunda var. Kendi deyimiyle “fıtratı” böyle. Kendi ne derse öyle olsun istiyor. İç, dış siyasette, yargıda, Kanal İstanbul ve diğer yatırımlar gibi, teşviklerdeki tercihler gibi ekonominin pek çok alanında yanlış ve taraflı kararlar verse de, hakikaten dediğini dayatıp yaptırıyor. Ancak ne yaparsa yapsın, Pandeminin de etkisiyle, yıllardır sürdürülen dış yatırıma dayalı büyüme politikasının sonuna gelindi. Üretim gözardı edildi. Şimdi borçlanmanın yarattığı sıkıntılı dönemde ekonomi ciddi bir çıkmaza girdi. Erdoğan’a göre oy oranlarındaki düşüşe son verebilmek veya iktidarın seçim yoluyla devam etmesini sağlayabilmek için en önemli konu ekonominin düzelmesi. Bunun için büyümek gerektiğine inanıyor. Büyümek için de faizlerin düşük olması lazım. O nedenle ısrarla, ekonominin bilim tarafını gözardı ederek, faizlerin düşürülmesi mesajı veriyor. Çünkü kendisine göre faizleri düşürünce enflasyon da düşecek ve hem faiz, hem de enflasyon maliyeti düşeceği için yatırımların, dolayısıyla büyümenin önü açılacak. Ancak bunu kaç defa denedi, denetti. Enflasyon düşmeden faizleri düşürürseniz yatırımlar dövize, emtiaya yani altın gibi mallara yöneliyor. Bu da kurların ve mal fiyatlarının artmasına, bunun sonucunda da hem enflasyonun artmasına, hem de dövize, mala bağlı maliyetlerin artmasına neden oluyor. Enflasyon düşmeden faizleri düşürmek imkânsız. Düşürürseniz kurlar artar. Bunu kaç defa gördüğü halde ısrarla bu söyleminde devam etmesi bence tamamen artık içine girdiği, önüne geçemediği “Nasıl olur da ben derim, olmaz” şeklindeki “büyüklük yanılgısından”, ruh halinden kaynaklanıyor. Elinde değil, “fıtrat”ında var. Zaten bence politik olarak sonunu da bu “değiştiremeyeceği ruh yapısı” getirecek. Bu benim düşüncem. Sorunuza alternatif bir yanıtı ise CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu verdi: “Döviz kurunu etkileyecek yetkide olsam… Önce dolar alsam… Veya yandaşlarıma dolar aldırsam… Sonra TRT’ye çıksam… Faiz düşürmemiz şart desem… Sonra dolar yükselse… Aynı gece aldığım doları satsam… Kur farkını cebe atsam… Ben kur manipülatörü olur muyum?”

GÖZLEM – Bu sıçramanın Türk Lirası’na ve dolayısıyla ülke ekonomisine vereceği zarar, etrafında bolca olan danışmanları ve de Maliye ve Hazine Bakanı ile Merkez Bankası Başkanı tarafından sayın Cumhurbaşkanı’na anlatılmıyor mu?

K – Cumhurbaşkanı’nı gözünüzde şöyle canlandırın: Attığı adımların “Türk Lirası” veya “ülke ekonomisi” gibi ona göre “ölçülemeyecek”, farazi, sanal olgulara nasıl etki ettiğini düşünmüyor. Attığı adımları “oy” ve “rant” olarak iki elle tutulur ölçütte değerlendiriyor. Şimdi eğer kendisine göre faizleri düşürüp, örneğin kamu bankalarına düşürtüp, faizlerin düştüğü ortamda ekonomiyi, yatırımlarla olmasa da harcamalarla büyütürse, insanların elinden fazla para geçerse, ekonomi bir süreliğine de olsa canlı gözükürse, bunun kendisine “oy” olarak geri döneceğini düşünüyor. Kanal İstanbul gibi büyük, şaşaalı projeleri başlatarak ve inşallah “ABD ile yeni bir beyaz sayfa açarak” ekonomide bir canlanma yaratıp gireceği seçimlerden zaferle ayrılacağı bir politik ortamı inşa etmeye uğraşıyor. Kendi mantık silsilesine göre faizlerin düşürülmesini istemesinin, bunu gündemde tutmasının kendi “ölçüt”lerine ters düşmediğini, bilakis desteklediğini düşünüyor. Sistemin böyle işlemeyeceğini kendisine “anlatanlar”, olabildiğince anlatıyordur. Şimdiki Merkez Bankası Başkanı’nın, Cumhurbaşkanı’nın TRT’deki konuşmasının ardından “…erken gevşeme beklentileri tümüyle ortadan kalkmalı”, “…politika faizini gerçekleşmiş ve beklenen enflasyonun üzerinde oluşturmaya devam edeceğiz”, “Nisan enflasyon raporu tahmin politikasındaki belirgin düşüşün (Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi Temmuz – Ağustos’ta değil) üçüncü çeyrek sonu, dördüncü çeyrek başı (Eylül – Ekim) gibi olacağı düşünülüyor” şeklindeki sözleri faizdeki indirimin olursa Cumhurbaşkanı’nın işaret ettiği gibi Temmuz – Ağustos’ta değil en erken Eylül – Ekim gibi olabileceğini düşündüğünü gösteriyor. Cumhurbaşkanı da bunları dinliyordur, bir taraftan hayıflanıyordur, bir taraftan da yeni Başkan’ı ne zaman gözden çıkaracağını düşünüyordur. Belki de bunların üstünde hiç durmuyordur. Bu kararı öyle hissettiği anda aniden alacaktır.

GÖZLEM – Sizce Cumhurbaşkanı’ndaki bu “faiz indirilsin” ısrarının sebebi ne olabilir?

K – Önceden de ifade ettiğim gibi. Bir defa elinde değil, her konuda olduğu gibi bu konuda da “emirlerinin” yerine getirilmesini istiyor. İkincisi bence Cumhurbaşkanı her konuya oy ve rant ölçütlerine göre bakıyor. Bu açıdan kendisine oy ve rant getirecek söylemlerinde ısrarcı oluyor. Bu söyleminin de kendisine oy ve rant getireceğine yürekten inandığını düşünüyorum. Öte yandan zaman zaman da “Acaba hayatla ilgili gerçekliğini kaybetmeye mi başladı, muhakeme ve karar verme yeteneğini mi yitirmeye başlıyor?” diye düşünmeden edemiyorum.

GÖZLEM – Sedat Peker, “video dizisi” sürüyor; Suriye ve Venezuela iddiaları, iktidar partisinde büyük sarsıntı yarattı. Ankara kulislerinde bu konudaki görüntüyü anlatır mısınız?

K – İktidar cephesinde Sedat Peker’in videolarının “danışmanın pudra şekeri ile verdiği” görüntülerin yarattığı “yozlaşma algısının” ardından gelmesi ve çok önemli iddiaların belki de en başında uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili olan bölümlerin yer alması, yozlaşmanın boyutu ve yaygınlığının ortaya saçılması açısından büyük kaygı yarattı. Bununla beraber Devlet Bahçeli’nin yönlendirmesiyle, düşük tonda olsa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski Başbakan Binali Yıldırım’a destek çıkması Cumhur İttifakı’nda sıraları sıkılaştırdı. Böylelikle MHP’nin, “AKP’nin kirli çamaşırlarını ortalığa saçan Sedat Peker” yaklaşımına karşı AKP’de ortaya çıkan “Mafya sizden sorulur” savunması sonucu beliren tezatlık yatışmış görünümde. AKP kulislerinin önceki haftalara göre görece sakin olmasının ardında yatan bir nedenin de ayrıntı vermemekle beraber Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Biz bunları da aşarız” şeklindeki telkinleri olduğu ifade ediliyor. Öte yandan İçişleri Bakanı Soylu’nun Habertürk’teki “saldırı gibi savunması”ndan sonra parti içinde pek çok cephede savaş açması, hatta eski İçişleri Bakanı’nın kasalarına kadar liderliğin istemediği konulara girmiş olmasının başta Cumhurbaşkanı’nı kızdırdığı ve Erdoğan’ın taraflara “Artık konuşmayın” mesajı verdiği ifade ediliyor. Soylu’ya cephe alanların başında Davutoğlu’nun görevden alınması sürecinde Soylu’nun hiçbir “katkısı” olmadığını düşünen ve Peker’in Soylu’ya kızgınlığıyla iddiaların göbeğine oturan eski Başbakan Binali Yıldırım ile Soylu’nun sürekli hedef aldığı Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün olduğu biliniyor. Önceki süreçte parti yönetimine “kırgın” olduğu bilinen Yıldırım’ın son sürecin ardından özellikle “çok gergin ve kızgın” olduğu ifade ediliyor. AKP bürokrasisi ve Meclis kulislerinde, İçişleri Bakanı Soylu’nun yaptığı, AKP içinden değişik kesimlere saldırıları kapsayan “savunma”sı sonucunda artık Süleyman Soylu’nun AKP liderliği açısından “bittiği, ancak Parti’ye de büyük zarar verdiği” konuşuluyor. Öte yandan Sedat Peker’in uyuşturucu kaçakçılığıyla ve bunun artık mafya eliyle yürütülmediğiyle ilgili verdiği bilgilerin münferit olmadığı, şu an için bile Venezüella açıklarında Amerikan uyuşturucuyla mücadele kurumu tarafından müdahale edilen bir Türk gemisinde yüzlerce kilo uyuşturucu bulunduğu ve mürettebatıyla beraber tutulduğu ve Amerika’nın Türkiye’yi bu açıdan farklı bir gözle gündeme aldığı ifade ediliyor.

GÖZLEM – Organize Suç Örgütü Reisi, “Pazar günkü videosunda “Erdoğan ile helalleşeceğini” açıklamıştı. Ama “ABD Başkanı ile görüşmesinden sonraya bıraktığını” duydurdu. Bu erteleme Ankara kulislerinde nasıl yorumlandı?

K – İktidar cephesinde, Sedat Peker’in çıkışının 17/25 Aralık süreci gibi, içeriğinin büyük ölçüde doğru olduğu kabul edilmekle beraber arkasında ABD’nin bulunduğu bir süreç olduğu, Peker’in videoları yolladığı varsayılan körfez ülkesinin ABD’ye yakınlığı ve “koruması” altında olması itibarıyla bu sürecin ABD’den güdümlendiği veya en azından ortaya çıkan bu “koz”un kullanılmak istendiği ifade ediliyor. Dolayısıyla Sedat Peker’in “Tayyip abi ile helalleşmeyi” Erdoğan ile Biden görüşmesi sonrasına bırakması, hâlâ elindeki bilgileri bir pazarlık kartı olarak tutmak istemesine bağlanıyor. Hâlâ köprüleri tam olarak atmak ve geri dönüşünü engellemek istemediği anlaşılıyor. Öte yandan Sedat Peker’in “helalleşmeyi” Biden – Erdoğan görüşmesi sonrasına bırakmasında bir konunun daha etkili olduğunu düşünüyorum. Sedat Peker, kendisine karşı en sık kullanılan “ABD’nin ajanı olduğu” iddiaları nedeniyle, ABD Başkanı Joe Biden’in eline, görüşmelerinden önce Erdoğan ile ilgili bir koz veriyor görüntüsü yaratmak istememiştir. Peker’in verdiği bilgiler Erdoğan’a karşı ABD tarafından kullanılabilir ama Peker’in ABD’nin ajanı olma ihtimalinin makul olduğunu düşünmüyorum.

GÖZLEM – Pandemi konusunda yeni alınan kararlar için ne düşünüyorsunuz?

K – Açıklanan kararlar, günlük vaka ve ölüm sayılarında uluslararası ölçülerde bir düşüş gelmeden yine parçalı ve içki tüketimini engellemeye dönük ideolojik bir düşünce yapısının ortada olduğunu gösteriyor. Pandemi gerekçe gösterilerek hiçbir ilgisi olmadığı halde marketlerde, tekel bayilerinde özellikle hafta sonundaki sokağa çıkma yasağı gününde alkollü içki satışı yasak. Eğlence mekanları Pandemiyle yine hiç bir ilgisi olmayacak şekilde sadece içki satıyorlar diye açık havada bile 18 aydır kapalı. Restoranlar bütün gün açık ama sanki virüs sadece geceleri bulaşıyormuş gibi, içki tüketiminin yoğunlaştığı gece 10’dan sonra ve hafta sonları yine kapalı. Bunların hepsi Pandemiyle âlâkasız, tamamen kendi ideolojik düşünce yapılarını dayatma maksatlı. Öyle olmasa virüsün en çok bulaştığı kapalı alanların başında gelen camiler ile cenazeleri, bayramlaşmaları ve kongreleri yasaklarlardı. Öte yandan Pandeminin şiddetini kaybetmesinde alınan önlemler kadar aşılanmanın da önemli olduğu bir gerçek. Çin aşısındaki temin, pazarlık gibi sorunları aşamayınca, kendileri açısından “avantajlı olmadığı” anlaşılan BionTech aşısına dönmek zorunda kaldılar. Burada aşı temininde bir sorun olmazsa en azından yaz sonuna doğru aşılanma miktarlarında ciddi rakamlara ulaşılacağı ve Pandeminin etkilerinin biraz olsun hafifleyeceği anlaşılıyor. Bu son dönemde, Pandemiye ilişkin yaşanan en olumlu gelişme. Tabii bu gelişmeyle beraber, bugünlere gelineceği bilimsel çevrelerce bilinmesine ve uyarılmasına rağmen, “Niçin geçen yılın yaz aylarından itibaren BionTech aşısının temin edilmesine dönük bir stratejinin tercih edilmediği” ve “Madem bu kadar kolay temin edilebiliyordu niçin halkın bundan mahrum bırakıldığı” soruları tüm açıklığıyla ortada duruyor. BionTech için geçen yıl yaz aylarından itibaren bir girişimde bulunulup anlaşma yapılsaydı ve Ekim ayında bu yıl Mayis’ta yapılan türde 3-4 haftalık bir kapanma uygulansaydı, hem Pandemi tüm zararları ve kaygılarıyla ülkenin gündemini bu kadar kaplamazdı, hem de belki bu süreçte hayatını kaybeden insanların önemli bir bölümü bugün hayatta olurlardı.

GÖZLEM – Fenerbahçe başkanlığına yeniden aday olan Ali Koç, daha önceki söz ve açıklamalarının üzerini çizip, “Emre Belözoğlu ile yollarını hem de ‘tamamen’ ayıracağını ve bir yabancı hoca getireceğini” açıkladı. Ne diyorsunuz?

K – Türkiye’de bir süper lig takımının başına, hele hele üç büyüklerden birinin veya Trabzon gibi yöresel kültürü ciddi farklılıklar gösteren önemli takımların başına bir yabancı hoca getirilmesini doğru bulmuyorum. Bunu özellikle Federasyon’un aldığı ve çok doğru bulduğum yabancı oyuncu sınırlaması kararı sonrasında hiç doğru bulmadığımı söylemeliyim. Federasyonun aldığı son karara göre bu sezondan başlamak üzere ilk 11’de oynatılacak yabancı sayısı ilk yıl 8, sonraki yıl 7, 2023-24 sezonunda ise 6 oyuncuya indirilecek. Bu kararın Türk futbolu için neredeyse 1987/88 sezonu ile beraber galibiyete 3 puan verilmeye geçilmesi kararı kadar önemli, çok doğru bir karar olduğunu düşünüyorum. Belki maliyetler artacak ama takımın omurgasını aynı kültürden gelen Türk futbolcular oluşturacağı için Türk futbolunun yeni bir ivmeye kavuşacağını, içine düştüğü durumdan en azından futbol başarısı ve seviyesi olarak çıkacağını düşünüyorum. Bu bağlamda Fenerbahçe’ye de, teknik direktörlük lisansı olmadığı için Emre Belözoğlu olmasa bile yine bir Türk teknik direktör atanmasını dilerdim. Ancak anladığım kadarıyla Başkan Ali Koç, Belözoğlu’nun başarısız olması durumunda “doğrudan bir gol yiyeceğini” ve bu tecrübesiz isimde ısrar etmekteki “yanlışlığı” savunmakta zorluk çekeceğini düşündü. Onun yerine başarılı bir Türk teknik direktörü niye getirmedi? Ersun Yanal gibi başarılı bir kariyeri olan bir Türk teknik direktör bile Fenerbahçe’de başarılı olamadığına göre, sorumluluğu biraz “daha” paylaşabileceğini, başarısızlık durumunda daha “makul” eleştirileceğini düşündüğü “ismi ve kariyeri” olan bir yabancı teknik direktörle devam etmeyi tercih ettiği anlaşılıyor. Oysa eğer kulüplerin baskısıyla değiştirilmezse, mevcut yabancı kısıtlaması kararıyla beraber, Türk takımlarının uzun vadeli planlamalarını Türk teknik direktörlerle daha iyi yapabileceklerini ve daha başarılı olabileceklerini düşünüyorum.