Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Her bitiş yeni bir başlangıç

Hayatımdaki en sevdiğim iki kadını aynı anda kaybettim. Bu bir trafik kazası, tabii afet nedeniyle değildi. Bu yılın Şubat ayının son günü eşimi, ertesi gün Mart ayının ilk günü de annemi kaybettim. Yaşamınızdaki kadınların ikisini birden kaybetmek çok zor. Sevgili eşimi kışın son günü, annemi ise baharın ilk günü kaybetmek zihnimde karmakarışık duygular oluşturdu. Bitiş (kışın) ve başlangıç (baharın) kalbimde, beynimde dalgalar oluşturmaya başladı. Yaşamımdaki bu iki kadın hayatıma damga vuran yüce insanlardı. Annemden fedakarlığı, birlikteliği, şükrü, yardımseverliği, yapıcılığı öğrenmiştim. Eşimden ise sevgiyi, iyiliği, yardımseverliği, insana, çocuğa, yaşlıya ve engelliye dokunmayı ama en önemlisi daima olumlu bakmayı (genellikle olumsuzluktan olumluya gitmeyi tercih eden yapımdan kurtulmayı) öğrendim.

Ölüm ve yaşam

Aynı anda iki önemli kayıp olgusu ölüm üzerine düşünmeye başlamama neden oldu. Ölüm, birçok kişide korku nedenidir. Zira, insan bilinmeyenden, kontrol edilemeyenden daima korkmuştur. Ancak öleceğini bilen insanın onunla yüzleşerek hayatın anlamını idrak etmesi, ölümü bir vuslat gibi düşünmesini kolaylaştırıyor.

Bu saptamaları saygın Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’ın bana hediye etme nezaketinde bulunduğu “Merhamet” adlı kitabından aldım. Aynı kitapta beni etkileyen iki belirleme “ölüm” konusundaki düşüncelerimi aydınlatmaya, bu sevgililerin kaybı nedeniyle yaşadığım yas sürecini kolay atlatmama neden oldu. Birincisi, “kadere iman eden kederden kurtulur”; diğeri ise insanın “hikmet ve iyilik” peşinde olması gerektiği hususu.

Dünya hayatı insan varlığının sadece bir bölümüdür. Bu dünya hayatını istediğimiz kadar uzatalım, ruhun özleminin karşılanması mümkün olamıyor. Ölümlülüğü kabul etmek, bu dünyadaki varlığımızın geçici ve kırılgan olduğunun farkına varmak, korkulardan sıyrılmamızı, güzelliğe ve iyiliğe doğru yol almamızı ve ruhlarımızın dinginliğe kavuşmasını kolaylaştırıyor.

Yasımın ilk günlerinde bu duygular içinde boğuşurken sürekli okuduğum Kur’an-ı Kerim’in Mülk süresinin 2. Ayeti aklıma kazındı. Allahü Teala bu ayetinde buyuruyor ki:

“O hangimizin daha güzel iş yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattı. O en yüce, en üstün ve en çok bağışlayandır.”

İnsanı yararlı işler yapmaya yönelten neden yalnız ölüm düşüncesi değil, ölümden sonraki hayata inanarak yaşanan hayat düşüncesidir. Önce ölümü göz önünde bulundurmakla beraber asıl amacın ölüm değil, hayat olduğu ve bu hayatta “iyi, güzel işler” yapmanın kalıcılığının vurgulanmasıdır. Kehf Suresinin son ayetinde (110.ayet) “Her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin” vurgusu bu konunun önemini açıkça ortaya koymuyor mu?

Sevdiklerimiz için ölümlerinden sonra yapacağımız en güzel şey onların başlatıp sürdürdükleri veya yapmak isteyip de yapamadıkları iyilikleri gerçekleştirmek ve onları devam ettirmek olmalıdır. Zira İslam inanışında geniş anlamıyla zekat, sadaka ve infak Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için ihtiyaç sahiplerine yapılan gönüllü veya dinen zorunlu maddi yardımları ifade eder. Sadaka-i cariye ise Allah rızası için kamuya hizmet veren bir eser bırakmaktır. Bundan kasıt; ilim ve irfan yuvaları, yol, köprü, kütüphane, camii, hastane gibi eserlerin kamunun hizmetine tahsis edilmesidir. Ölüm sonrasında ölenin adına bu hayır ve salih amellerin yapılmasının söz konusu kişilerin amel defterlerinin kapanmayacağı anlamına geldiğini ilgili hadislerden anlıyoruz. Zaten islam medeniyetindeki “vakıf” kurumunun temelinde bu fikir yatmaktadır.

Yasın evreleri

Sevdiğim iki insanın ölümü sonrasında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı gerçeği karşısında donup kalıyorsunuz. Yalnızlık, çaresizlik duyguları hüzünle beraber sizi hallaç pamuğu gibi atmaya başlıyor. Hayalleriniz, birlikte yapmayı düşündüğünüz eylemler bir bir uçup gidiyor. İşte bu duygularla boğuşurken “Yasın beş evresi” teorisi ile tanıştım. İsviçreli psikiyatrist ElisabethKübler-Ross, 1969’da yayımlanan “Ölüm ve Ölmek Üzerine” adlı kitabında hastalara ölüm teşhisi konduğunda hangi duygusal aşamalardan geçildiğine dair bir sınıflandırma yapmıştı. Bunlar, sırasıyla:

• İnkar (Hayır, ben değilim, doğru olamaz bu)

• Öfke (Niye ben?)

• Pazarlık (İyi tavır yoluyla olumsuz duyguları geciktirme çabaları)

• Depresyon (Hastalığa tepki gösterme ve ölüme hazırlanma süreci)

• Kabullenme (Çıkılan uzun yolda son durak noktası)

Kübler-Ross, bu aşamaları “çok zor durumlarla başa çıkma yolları şeklinde tanımlıyor. Yazdığı kitapta bu beş evreden başka şok, hazırlık, umut gibi yaklaşık 13’e varan aşamadan da söz ediyor. Kitap, en çok satanlar listesine girdi. Beş evre teorisi sadece ölümcül hastaların kendisi için değil, yakınları ve ailelerine ilişkin olarak doktor ve terapistlerin kullanım alanına da girdi. Hatta Star-Trek (Uzay Yolu) ve Susam Sokağı gibi dizilerde de konu edildi.

Özetle, bazı benzerlikler içerse bile yas, herkes için farklı bir süreçtir. Herkesin kendi çıkış yolunu kendisinin bulması gerekir.

Sonuç:

Bu yazıyı sevdiklerimin ölümünden 77 gün sonra yazıyorum. Vardığım sonuç, kendimi “Yasın Beş Evresi”ndeki “iç huzurun ve barışın tekrar yakalanması” aşamasında hissettiğim olgusu. Zaten bu aşamalardan ilk üç aşamayı (inkar, öfke, depresyon) hiç hissetmedim. Kabullenme aşamasını da kolaylıkla geçtim. Allaha şükür bunu inancıma borçluyum. İslam inanışındaki

“innaillahi ve innaileyhiraciun” ayeti.

Bu cümlenin yer aldığı Bakara Suresinin 156. Ayetinde şöyle buyuruluyor: “Onlar bir musibetle (kötü bir durumla) karşılaştıkları zaman “Bizler Allah için varız, muhakkak ona döneceğiz” derler.

Peygamber Efendimizin oğlu İbrahim’in ölümü üzerine göz yaşı dökmesini yadırgayanlara, “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir, fakat bizim ağzımızdan ancak Rabbimizin razı olacağı sözler çıkar” demesi de Ayet-Hadis bütünleşmesinin bir tezahürü değil midir?

Eşimin ölümünün kış mevsiminin bitişi, annemin ölümünün ise baharın başlangıcı oluşu asla tesadüf değil. Bizim inanışımızda tesadüflerin yeri yok. Tevafuklar var. Biz evrende var olan her şeyin, her olayın belli bir düzen içinde seyrettiğine, belli bir iradenin (külli irade) elinde olduğuna inanıyoruz. Ölümün bir bitiş olmadığı, öbür dünya alemine gidişin başlangıcı olduğunu biliyoruz. Bu inanç, eşim ve annemin aynı anda ebediyete intikalini kabullenmemi oldukça kolaylaştırdı. Bu nedenle, anlam arayışı safhasını kolay geçtiğime inanıyorum.

Bundan sonra, çocuklarımla birlikte yapacağımız yegane şey, “sevdiklerimizin başlatmış olduğu veya yapmak isteyip de yapamadıkları güzel işleri, hayırları, sadakaları, infakları arttırarak sürdürmek olmalı. Böylece, hem sevdiklerimizin ruhları şad olacak ve amel defterleri kapanmayacak, hem de “İyilikler Kalır” söz konusu olacak.

Hayatımın en sevdiğim iki kadını. İyi ki vardınız. İyi ki eşim ve annemdiniz. Sizleri hep sevdim, ölünceye kadar da seveceğim.

Sayın Kemal Sayar Hocanın sözleriyle yazımı bitirmek istiyorum:

Dünyadaki varlığımız geçici ve kırılgan. Bu nedenle güzelliklere ve iyiliklere sevdalanıyoruz. İnsan, faniliğinin farkına varmakla varlığın her bir dakikasının sorumluluğunu fark eder. Bir gülün günü geldiğinde solacağını bilmemize rağmen o gül bize güzel gözükmez mi? Onun gönül alıcı kızıllığı biraz da bu yüzden okşamaz mı ruhumuzu?”

Değil mi Nil”gül”üm?