Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Mars, Dünya gibi olabilir mi?

1.10.2018
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

İnsanların Mars'ta kolonize olma fikri sürekli gelişiyor ve şekilleniyor. Peki Mars'ı nasıl Dünya gibi yapabiliriz? Bu konuda alacak çok yolumuz var.

Mars'ı dünyalaştırmak (terraforming) yıllardan beri gerek bilim insanlarının gerekse de bilim kurgu yazarlarının rüyası. Kendi dünyamızdaki sorunlar arttıkça, uzaya çıkış insanlık için daha ucuz ve güvenli bir seçeneğe dönüştükçe gözler de en yakın komşularımızdan biri olan (hatta bazı zamanlar Dünya'ya Venüs'ten daha çok yaklaşaran en yakın komşumuza dönüşen) kızıl gezegene, yani Mars'a çevriliyor. Mars, her geçen gün güneş sistemi dışında Dünya benzeri yeni ötegezegenler keşfeden insanlık için son durak değil, bir sıçrama tahtası olabilir.

Mars'ı insanların yaşayabileceği bir yere dönüştürmek için yapılması gerekenler belli. Önce Mars'ın kutuplarındaki buzları eritmek, ağır ağır bir atmosfer oluşturmak, sonra da bitki örtüsü, nehirler ve durgun su kütleleri meydana getirmek gerekiyor. İş bu kadar kapsamlı olunca her kafadan ayrı bir ses çıkması çok doğal. İyi ama böylesi bir çaba ne kadar sürer, hangi yöntemler kullanılabilir, bunlar ne kadara mal olur ve hepsinden önemlisi, Mars'ı Dünya'ya çevirmeye çalışmakla zamanımızı ve enerjimizi etkili bir biçimde kullanmış olur muyuz?

Mars’ın atmosferine ne oldu?
Mars niye buz gibi ve çorak? Yeni tarihli birtakım araştırmalar Mars’ın başından beri hiçbir zaman sıcak ve ıslak bir yer olmadığını öne sürse de birçok bilim insanı Mars’ın bir zamanlar suyun yüzeyde sıvı halde bulunduğu, daha yoğun bir atmosfere sahip olduğu görüşünde.

Eğer bu gerçekse Mars’taki çevre koşulları bir zamanlar mikrobik yaşamı destekleyebilecek haldeydi.
Mars yörüngesine giren uzay araçları, gezegen yüzeyinde büyük olasılıkla yağmur suyunun ya da eriyen buzullardan gelen suyla oyulmuş, dallanan vadi şebekeleri olduğunu gösteriyor. Yüzeyde gezinen keşif araçlarıysa çok eski nehir yataklarına ve ancak toprağın uzun yıllar boyunca su altında kalmasıyla oluşabilecek minerallere rastladı. Ne var ki Mars yüzeyinde stabil halde bulunup bu etkiyi gösterebilmesi, buharlaşmaması ve sera gazı etkisiyle ısınması için, Marstaki atmosferik yüzey basıncının şu ankinden (-7 milibar, yani Dünya’daki atmosfer basıncını yüzde birinden daha az) çok daha fazla olması gerekiyor.

Bir diğer deyişle şu ya da bu sebepten ötürü Mars, atmosferinin çok büyük bir kısmını yitirmiş ve geriye kalan incecik atmosfer de suyu stabil halde tutmaya yeterli değil. Mars’ı kolonileştirme ya da bir adım daha ileri gidip dünyalaştırma hayalleri kuran insanın öncelikle Mars’ın bugünkü (bildiğimiz anlamda) yaşama elverişsiz hale nasıl geldiğini öğrenmesi gerekiyor.

Başta bilim insanlarının bu gizeme dair iki adet akla yatkın teorisi vardı. Bunlardan ilki, Mars’a çarpan bir astreoidin, gezegenin atmosferinin büyük kısmını parçalayan bir felakete yol açmış olmasıydı. Diğer teoriyse zaten güçlü bir doğal manyetik alanı bulunmayan Mars’ın, atmosferini bir anda değil de belki milyonlarca yıl süren bir süreç içinde, güneş rüzgarıyla girdiği etkileşimin yol açtığı erozyonla yitirmesiydi. Püskürme (sputtreing) denen bu olay, enerji yüklü parçacıkların atmosferdeki gazları oluşturan atomlara çarpması ve onları uzaya savurmasıyla gerçekleşmiş olabilirdi. Ayrıca, güneş sisteminin erken dönemindeki koşulların püskürme yüzünden kaybı artırdığı, böylece Mars’ın atmosferi eşzamanlı olarak çalışan birden çok karmaşık mekanizmanın sonucunda kaybedilmiş olabileceği düşünülüyordu.

NASA’nın bu soruya yanıt bulma çabasında ilk durağı, zaten 1997’den beri Mars yörüngesinde dönmekte olan MGS (Mars Global Surveyor) uzay aracı oldu. Araç, Mars’ın manyetik alanının gezegenin tümünü kaplamadığını, gezegen yüzeyinden atmosferin üst kısmına kadar uzanan çok sayıda “şemsiye” biçimli alandan oluştuğunu gözlemledi. Bu şemsiyeler gezegen yüzölçümünün yaklaşık %40’ını örtüyordu ve çoğunlukla güney yarımkürede toplanmıştı. İlk akla gelen, bu manyetik şemsiyelerin tıpkı Dünya’nın manyetik alanının yaptığı gibi, altındaki Mars havasını (Mars havası bizim soluduğumuz gibi oksijen ve azot değil, karbondioksitten oluşuyor) koruduğuydu.

Ne var ki Berkeley Üniversitesi’nden David Brain, MGS’nin bu Mars etrafında attığı 25 bin turdan elde edilen verileri inceleyerek bunun tam tersinin geçerli olabileceğini ortaya çıkardı. Ona göre manyetik şemsiyeler altındaki atmosfer parçasını korumak şöyle dursun, tam da atmosferden koca koca parçaların koptuğu yerlerden bulunuyordu. Şemsiyelerin manyetik alanı, güneş rüzgarının manyetik alanına bağlıydı (fizikçiler buna manyetik yeniden bağlantı adını veriyor). Brain’e göre “Birleşen alanlar Mars atmosferinin üst kısmındaki bir gaz paketini sarmalıyor ve içi iyonize havayla dolu, binlerce kilometre genişlikte manyetik kapsüller (yani plazmoid) oluşturuyor. Sonra güneş rüzgarının basıncı kapsülü ‘patlatıyor’ ve Mars havasından oluşan yükünü de beraberinde götürüyor.”

Bu kuramın doğruluğunu bir süre daha test etmek mümkün olmadı zira Mars Global Surbeyor atmosferi incelemek için tasarlanmamış olduğundan sadece elektronları ölçebiliyor ve hapsolmuş gazın büyük kısmını oluşturan, daha ağır iyonları saptayamıyordu. (Uzay aracının görevi zaten 2007’de sona erdi.) Brain bunu “İyonlarla elektronlar her zaman aynı davranışları sergilemez” diyerek anlatıyor. Dahası, yörüngesinden ötürü MGS bu manyetik şemsiyeleri her gün aynı yerel saatte ve aynı yükseklikte ölçebiliyordu ve bu da sağlıklı bilgi sunmuyordu.

Mars’ın atmosferinin nerede olduğu sorusuna şu an için son noktayı koyan, MAVEN adındaki (Mars Atmosferi ve Uçucu Gaz Evrimi) uzay aracı oldu. Bilim insanlarının Mars atmosferindeki karbondioksitin ve diğer gazların uzaya kaçışının dününü ve bugününü anlamasına yardımcı olmak ve Mars atmosferinin doğrudan ölçümünü yapmak üzere tasarlanmış ilk uzay aracı olan MAVEN, 8 Kasım 2013’te fırlatıldı ve 21 Eylül 2014’te kızıl gezegenin yörüngesine girdi.

MAVEN, gezegenin atmosferine neler olduğunu araştıracak sekiz farklı algılayıcı içeriyor. Bu algılayıcılar atmosfer gazlarının şu anda nasıl ve hangi hızla uzaya kaçtığına ilişkin bilgi topladı ve bu değişimin zaman içinde Mars iklimini, jeolojisini ve jeokimyasal koşullarını nasıl değiştirdiğine ilişkin ipuçları sağladı. Tüm bunlar da Mars’ın bir zamanlar yaşamı destekleyecek bir ortama sahip olup olmadığını anlamada bilim insanlarına çok yardımcı oldu.

MAVEN’den elde edilen bilgiler 2015’te yayımlandı ve bilim insanlarının şüphelerini doğruladı. Bu senaryoya göre, Mars’ın iç dinamosu soğuyunca küresel manyetik alan da koruyucu kalkan etkisini yitirdi ve Mars yüzeyindeki su, buharlaşıp atmosfere karıştı. Su molekülleri burada da güneş radyasyonunun etkisiyle bileşenlerine, yani hidrojen ve oksijene ayrıldı. Elementlerin en hafifi olan hidrojen, Mars atmosferinin üst kısımlarına taşındı ve sonsuza dek gezegenden kaçtı. Bilim insanları eskiden bu kaçışın sabit hızla gerçekleştiğini düşünüyordu ancak MAVEN, Mars’ın yörüngesinde Güneş’e yaklaşmasıyla kaçış hızının arttığını, uzaklaşmasıyla da tahminlerin altına indiğini ortaya çıkardı. Hatta Eylül 2017’de gerçekleşen devasa ve beklenmedik bir güneş fırtınası sırasında NASA, Mars yüzeyindeki radyasyonun geçici olarak iki katına yükseldiğini ve daha önce gözlemlenenlerden 25 kat parlak kutup ışıklarının görüldüğünü raporladı.

Mars’ı dünyalaştırma planları
Mars’ı dünyalaştırmak her ne kadar romantik bir düşünce olsa ve insanın hayal gücünü kırbaçlasa da ayaklarımızın yere basması ve bugünkü teknolojiyle bunu başarmanın mümkün olup olmadığını öğrenmemiz gerekiyor. NASA’nın 2017’de “Gezegen Bilimi 2050 Vizyonu Atölye Çalışması”nda bu konuyla ilgili iki çalışma sunuldu. Birbiriyle tümüyle çelişen bu iki çalışmadan ilki, kızıl gezegeni yeşil ve yaşanabilir bir gezegene dönüştürmek için bir plan ve zaman çizelgesi sunarken ikincisi dünyalaştırmafikrine karşı çıkıp bir alternatif getiriyor.

California’daki Berkeley Üniversitesi’nden Aaron Berliner ile NASA Ames Araştırma Merkezinin Uzay Bilimleri Bölümü’nden Chris McKay’in ortaklaşa sunduğu bildiride, iki araştırmacı Mars’ın bir Isıtma Aşaması ve bir de Oksijenleme Aşaması içeren dünyalaştırma zaman çizelgesini sundular. Araştırmada, bu iki aşamanın öncesindeki ve sonrasındaki, izlenmesi elzem adımlar da anlatılıyor.

Araştırmacılar şöyle diyor: “Mars’ın dünyalaştırılması iki aşamaya bölünebilir. Bunlardan ilki gezegeni ısıtarak ortalama yüzey sıcaklığını -60 C’den Dünya’nın ortalama sıcaklığı olan +15 C’ye yükseltmek ve kalın bir karbondioksit atmosferi oluşturmak. Bu ısıtma aşaması nispeten hızlı ve kolay olduğu için yaklaşık 100 yılda başarılabilir. İkinci aşama ise atmosferdeki oksijen düzeyini insanların ve diğer büyük memelilerin normal bir biçimde nefes alabileceği düzeye getirmek. Oksijenleme aşaması nispeten zor ve büyük bir teknolojik devrim yaşanmadığı sürece 100 bin yıl veya daha uzun sürebilir.”
Berliner ile McKay bu aşamalardan önce bazı “ön dünyalaştırma” adımlarının atılması gerektiğini de söylüyorlar. Örneğin, Mars ortamı araştırılarak yüzeydeki su miktarı, atmosferde ve kutup bölgelerinde buz halindeki karbondioksit düzeyi ve Mars toprağındaki nitrat miktarı öğrenilmeli. Bunların hepsi de Mars’ta bir biyosfer oluşturmak için kilit rol oynuyor.
Şu ana kadar elimizdeki bilgiler bu üç bileşenin de Mars’ta bolca bulunduğunu gösteriyor. Mars suyunun büyük kısmı kutup bölgesinde ve kutup başlıklarında buz biçiminde olsa da, bulutların, yağmurun, nehirlerin ve göllerin olduğu eksiksiz bir su döngüsü sağlamaya yetecek kadar su bulunuyor. Bazı tahminler de kutup bölgelerinde buz halinde bulunan karbondioksitin Dünya’da deniz düzeyindekine eşdeğer bir atmosfer basıncı yaratmaya yeteceğini söylüyor. Azot da yaşamın temel gereksinimlerinden biri ve solunabilir bir atmosfer için zorunlu. Curiosity keşif aracından elde edilen en son bilgiler nitratların Mars toprağının yaklaşık %0,03’ünü oluşturduğunu söylüyor ve bu da dünyalaştırma taraftarlarına umut veriyor.
Bununla birlikte bilim insanlarının dünyalaştırmanın Mars’ı nasıl etkileyeceği konusunda bazı etik sorulara yanıt bulması gerekiyor.

İlk aşama için yazarların değindiği konu, aslında hepimizin bildiği bir şey çünkü biz de burada, Dünya’da, atmosfere karbondioksit ve “süper sera gazları” salarak Dünya’nın ortalama sıcaklığını her yüzyıl birkaç santigrad derece artırıyoruz. Biz bunu farkına varmadan yaptıysak da Mars’ı ısıtmak için aynısını bilinçli olarak yapabiliriz. Berliner ile McKay’e göre süper sera gazlarıyla Mars’ı ısıtmak kısa süren, yaklaşık 100 yılda yapılabilecek bir iş. “Eğer Mars’taki tüm güneş etkisi %100 verimle toplanabilseydi Mars’ı 10 yıl içinde Dünya benzeri sıcaklıklara getirmek olanaklı olabilirdi. Ne var ki sera etkisinin verimi tahminen yaklaşık %10; o yüzden de Mars’ı ısıtmak için gereken zaman 100 yıl civarı olacaktır.

Solunabilir bir atmosfer
Kalın bir atmosfer yaratıldıktan sonra sıra bunu insanların soluyabileceği şekle getirmek var. Bunun için de oksijen düzeyinin Dünya’da deniz seviyesindeki hava basıncının %13’üne, karbondioksitin ise %1’den daha aza getirilmesi gerekiyor. Oksijenleme aşaması denilen bu aşama çok daha uzun sürüyor. Araştırmacılar bu noktada yine Dünya’dan bir örnek veriyorlar. Dünya’daki oksijen gazı seviyesinin yüksek, karbondioksitin düşük olmasının sebebi fotosentez. Bu tepkimelerse suyu ve karbondioksiti biyokütleye dönüştürmek için güneş enerjisinden yararlanıyor. H2O + CO2 = CH2O + O2 denklemiyle gösterilen bu süreç 100 bin ila 170 bin yıl alacak: “Mars’taki tüm güneş etkisi %100 verimlilikle toplanıp bu kimyasal dönüşüm için kullanılabilseydi yüksek düzeyde oksijen üretmek için yalnızca 17 yıl yeterli olurdu. Ne var ki su karbondioksiti biyokütleye ve oksijene dönüştüren herhangi bir sürecin verimi, %100’den çok daha düşük. Koca bir gezegenin karbondioksit ve oksijen miktarını küresel ölçekte değiştirebilecek bir sürece verebileceğimiz tek örnek, küresel biyoloji. Dünyada küresel biyosferin güneş ışığı kullanarak biyokütle ve oksijen oluşturmadaki verimi yalnızca %0,01. Yani Mars’ta oksijen bakımından zengin bir atmosfere ulaşmak için 10 000 x 17 yıl, yani kabaca 170 bin yıl gerekiyor.”
Araştırmacılar sentetik biyolojinin ve diğer biyoteknolojilerin kullanımının verimi artırarak zaman ölçeğini 100 bin yıla indireceğini de hesaba katıyorlar. Dahası, insanlar doğal fotosentezden yararlanabilirlerse , bir başka deyişle, -tüm Mars’ı bitkiyle kaplayabilirlerse- bu süreyi birkaç yüzyıla indirmek bile olanaklı çünkü doğal fotosentezin verimi daha yüksek (%5)  Bu görüş her ne kadar iyimser olsa da, 2018 yılı içinde NASA ve ESA uzay araçlarından toplanan veriler ışığında hazırlanan yeni çalışmalar aynı görüşte değil.

Dünyalaştırma yerine Biyosfer yaratmak
Aynı etkinlikte sunulan bir diğer çalışma ise Ukrayna, Kharkov’daki Su Kalitesi Laboratuvarında çalışan astrofizikçi ve hidrojeolog Valeriy Yakovlev tarafından kaleme alınmış. Bu bilim insanı, Mars’ı ya da herhangi bir başka gezegeni dünyalaştırmak yerine, alçak dünya yörüngesinde uzay biyosferleri yaratmayı ve burada, insanları uzayda hayata alışacakları biçimde yetiştirmeyi savunuyor.

Yakovlev, Ay veya Mars gibi gök cisimlerindeki yaşamın insan koloniciler için tehlikeli olabileceğini söyleyerek uzayın kolonileştirilmesinin önündeki en büyük zorluklardan birine değiniyor. Kolonicilerin hem güneş radyasyonuna hem de kozmik radyasyona maruz kalması yetmezmiş gibi bir de çok daha düşük olan yerçekimiyle başa çıkması gerekli. Örneğin Ay’da yerçekimi Dünya’da insanların deneyimlediğinin kabaca altıda birine, Mars’ın yerçekimi Dünya’nınkinin neredeyse üçte birine denk geliyor. Bunun uzun vadeli etkileri bilinmese de kas dejenerasyonu ve kemik kaybı kesin. Dahası, bu ortamlarda doğan çocukların nasıl etkileneceği tümüyle meçhul. Yakovlev, bu duruma önerilen iki çözümün (ilaçlar ve santrüfüj) nasıl büyük olasılıkla işe yaramayacağını anlatıyor ve şu sonuca varıyor: “Eğer uzay keşfinin yolu Mars’ta bir koloni oluşturmaktan ve peşi sıra gezegeni dünyalaştırma çabasından geçiyorsa bu yol büyük bir zaman ve para kaybına yol açacak ve insan uygarlığının karşısında olduğu bilinen riskleri artıracaktır.”

Yakovlev, günümüzle 2030 arasında geliştirilecek olan bazı teknolojilerin insanlığın uzaya çıkışında büyük rol oynayacağını düşünüyor. Bunlar, yapay yerçekimine sahip ilk uzay biyosferlerinin yapılması, bunun yol açacağı malzeme teknolojisindeki büyük gelişme, yaşam destek sistemleri ve alçak dünya yörüngesindeki (LEO) habitatları kurmak ve bakımını yapmak için gereken robotik sistemler ve altyapı.

Bu habitatlar, civardaki gök cisimlerinden (mesela Ay’dan veya Dünya’ya yakın nesnelerden, yani NEO’lardan) çıkarılan kaynaklarla varlığını sürdürebilir. Bu konsept gezegen koruma ihtiyacını (yani bakteriyel yaşam olduğunu varsayarsak Mars’ın biyosferinin kirletilmesiyle ilgili kaygıları) gereksiz kılıyor ve insanın uzaya daha yavaş bir geçiş yaparak alışmasını sağlıyor.

Bilim insanına göre uzay habitatlarının başlıca dört avantajı var: “Birincisi, bu hem güneş sisteminin içinde hem de dışında, kozmosoun engin boşluğuna hakim olmanın evrensel bir yolu. Bizim ev inşa edecek yüzeylere değil, robotların uydulardan ve gezegenlerden toplayacağı kaynaklara ihtiyacımız var. İkincisi, Dünya’nın beşiğine mümkün olduğunca yakın bir habitat yaratmak, başka bir yerçekiminin getireceği kaçınılmaz fiziksel çöküşten kurtulma fırsatı yaratacak. Koruyucu bir manyetik alan yaratmak daha kolay. Üçüncüsü, dünyalarla kaynaklar arasındaki transfer tehlikeli bir sefer değil sıradan bir şey olacak. Son olarak da insanın küresel bir felaket sonucunda ortadan kalkması yada gerilemesi olasılığı çok daha düşük olacak çünkü bir gezegeni kolonileştirmek için keşif, malzeme nakli, insan taşıma gerekiyor ve bunların hepsi de Ay yörüngesinde biyosfer inşa etmekten çok daha uzun sürecektir.”

Yakovlev uzay biyosferlerinin makul bir zaman içinde, 2030 ile 2050 yılları arasında yapılabileceğini, bunun da dünyalaştırmayla mümkün olmadığını düşünüyor. Ticari uzay sektörünün giderek artan varlığına ve gücüne dikkat çeken bilim insanı, bu iş için gerekli altyapının büyük oranda hazır olduğuna inanıyor.

Bilim insanlarını zorlayan etik sorular
Mars’ın ya da başka bir gök cisminin kolonileştirilmesinin önündeki sorunlar yalnızca kaynaklarla, maliyetle, zamanla ya da teknolojiyle ilgili değil. Günün birinde evrene yayılmak istiyorsak yanıtlamamız gereken bazı sorular var.
1 –Biz insanları nasıl etkilediği konusu dışında, evreni önemsemeli miyiz? Dünya dışı çevre etiğinin bir numaralı sorusu bu. Evrene vermemiz gereken değer, bundan sonra gelen ikisoruya da bağlı.
2 –Muhtemelen başka bir yerde bulacağımız yaşam mikrobik olacaktır. O zaman bu yaşam biçimlerine ne gözle bakmalıyız? Çoğu kişi, tüm insanların doğuştan bir değere sahip olduğunu ve bu değerin, insanın bir başkası için ifade ettiği yarardan bağımsız olduğunu kabul eder. Bunu kabullendiğimiz anda etik, onlara ve yaşadıkları alanlara nasıl davranacağımızı kısıtlamaya başlıyor. İnsanlar bu durumun memeliler, kuşlar ve diğer hayvanlar için de geçerli olduğunu düşünmeye yeni yeni başlıyorlar.
Peki ya mikrobik canlılara ne olacak? Albert Schweitzer ve Paul Taylor gibi felsefeciler daha önce tüm canlıların kendiliklerinden bir değere sahip olduklarını öne sürmüştü ve hiç şüphesiz mikroplar da bu kapsama giriyor. Bununla beraber felsefe, biyomerkezcilik denen bu konuda bir fikir birliğine varabilmiş değil.
3 –Yaşama uygun olmayan gezegenlerde ve diğer yerlerde, çevreye nasıl bir değer vermeliyiz? Dünya’daki çevreyi önemsememizin başlıca nedeninin, burada yaşayan türleri desteklemesi olduğu söylenebilir. O zaman, aynı düşünceyi, yaşamı destekleyebilecek diğer gezegenleri ve uyduları kapsayacak biçimde genişletebiliriz. Fakat bu mantık, “ölü” gezegenlerde işe yaramıyor. Bazıları “estetik değer” diye bir fikri savunarak, belli şeylere sırf yararlı oldukları için değil, estetik bakımdan harika oldukları için de değer verilmesi gerektiğini söylüyor. Bunu da sadece Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sına ya da Beethoven’ın Beşinci Senfonisi’ne değil, Dünya’daki bazı çevre şekillerine, Büyük Kanyon’a da uyguluyorlar. Peki aynısı diğer gezegenler için de geçerli olabilir mi?
4 –Başka gezegenlerde çevreyi korumak gibi bir görevimiz var mı? Başka gezegenlere astronotlar, aygıtlar ya da robotlar yollamak söz konusu olduğunda, bunların beraberinde dünya kaynaklı organizmaları götürüp oraya bırakmamaları için önemli bilimsel gerekçeler olduğu kesin. Aksi takdirde, o gezegenlerde bulduğumuz yaşam gerçekten oraya mı ait yoksa Dünya’dan bizim araçlarımızla mı taşındı, bilemeyebiliriz. Tabii yaptıklarımızla gezegenin yerli yaşamını tümüyle ortadan kaldırma riski de cabası. Bilimsel netlikten önemli şey yok mu? Yoksa galaktik çevre koruma konusunu düşünmeye başlamalı mıyız?
5 –Gezegenin kendi ortamına saygıyla yaklaşma zorunluluğu, biyolojik kirlenme dışında başka hangi durumlarda çiğnenmiş sayılabilir? Mesela numune toplamak için kayaları delip sondaj yapmak, geride alet edevat ya da tozda lastik izleri bırakmak da bu kapsama girer mi?
6 –Asteroidler ne olacak? Asteroidlerde var olduğu farz edilen trilyonlarca tonluk paha biçilmez mineralleri toplama teknolojisi geliştirmek için daha şimdeden kıyasıya bir çekişme var. Ama hiç kimse asteroidleri korumamız gereken ortamlar olarak görmüyor.
7 –Uzayda etik davranmanın lehine olan argümanları hangi kaygılar dengeleyebilir? Uzaya gitmenin çeşitli gerekçelerinden –entelektüel/bilimsel, fayda, kar amacı- herhangi biri, yükümlülüklerimizi çiğneyecek kadar önemli mi?
8 –Sonuncu soru belki de en önemlisi. Dünya’nın insanlar için tek potansiyel yuva olmadığını varsayarsak, gerçekçi biçimde başka bir yere gidebilir hale geldikten sonra Dünya’da çevreyi korumak için geriye hangi nedenler kalıyor?

Mars’ta ev inşa etmek için ne gerekiyor?
Bir an için önümüzdeki büyük engelleri aşıp Mars’a sağ salim indiğimizi hayal edelim. Ömrünüzün geri kalanını Mars’ta geçirecek olsaydınız en çok neyi özlerdiniz? Kızıl gezegende nasıl rahat yaşayacağımızı kestirmek başlı başına bir zorluk, ama insanları gezegeni kolonileştirmek için Mars’a yollama tartışmaları büyüdükçe, yüzünüze vuran güneş ışığının, ayağınızın altındaki çimlerin yaşattığı hissin yerine ne konulabileceği sorusu da önem kazanıyor.
Neyse ki bu konuda deneyim sıkıntısı çekilmiyor. Lucy Berthoud’un yerel sanatçılar Ella Good ve Nicki Kent’le Bristol Üniversitesi’nde düzenlediği atölye çalışması, burada Dünya’da bir Mars evi inşa planı oluşturmayı tasarlıyor. Büyük ölçekli bir kamuya açık sanat eseri olan evin önce planı yapılacak, evin kendisi de 2019’da inşa edilecek. Tasarımcılar Biosphere 2 gibi araştırma tesislerinden ve Utah’daki Mars Çöl Araştırma İstasyonundan ilham almışlar.
1 –Hem amacı olmalı hem de mahremiyet alanı
Ekip, Mars’ta bir ev inşa etmek için, Halley VI İngiliz Antarktika Araştırma İstasyonunun tasarımcıları olan mimarlık firması Hugh Broughton Architects’le iş birliğine gitmiş. Bu kadar küçük bir yaşam alanında mahremiyetin ve kişisel alanın çok kritik olduğunu söylüyorlar. Bu, diğer küçük habitatlarda yaşayan insanların zaten yaşadığı bir durum. Sorunun üstesinden gelmek içinde Mars’ta yapılacak bir evin, küçük evler şeklinde özel alanları bulunması ve bu evlerin de kümeler oluşturması gerekiyor.
Bu evlerde yaşayanların psikolojisi söz konusu olunca, kişisel alan içeren bir tasarıma ek olarak insanlara bir amaçları olduğunu da hissetirmek gerekiyor. Bunu, isteyerek ya da istemeyerek yeni bir eve taşınan insanlardan biliyoruz. Mars’taysa bu amaç jeolojiden botaniğe ya da aygıtların bakımına kadar herhangi bir şey olabilir.
2 –Atıkları en aza indirmek
Uzay habitat tasarımının bir diğer önemli noktası da “kapalı devre” olması. Yani mümkün olduğunca fazla şeyin yenilenebilir ya da geri dönüştürülebilir olması şart: enerji, yakıt, yiyecek ve atıklar. Uzayda (ve Mars’ta) yaşamın püf noktası verimli ve tutumlu olmak. Bunun benzerini gelişmekte olan dünyada, teknoloji alanında görüyoruz. Yiyeceğimiz şeyleri yetiştirmemiz, keşif ve deney yapmamız, bir yandan da havayı, suyu ve atıkları olabildiğince az enerji harcayarak geri dönüştürmemi gerekiyor.
Mülteci kampları gibi yoklukiçinde yaşanan yerler, başka gezegende kullanabileceğimiz atık bertaraf ve güç sistemleri için bize fikir verebilir. Güneş enerjisi ve işlenmiş insan atıklarını gübre olarak kullanma da kapalı devre tekniklerinin iyi birer örneği.
3 –Yerel insa malzemeleri bulmak
İş evin kendisini inşa etmeye gelince, inşaat mühendisi James Norman’n Dünya’da farklı türden inşaatlardaki çalışmaları, ucuz ama dayanıklı yapılar oluşturmak için yerel toprağı kullanmaya dayalı “toprak çuval” tekniğinin ideal yöntem olabileceğini düşündürüyor. Sebebi de Dünya’dan inşaat malzemesi taşımanın akıl almaz derece pahalıya gelmesi.
NASA’nın Mars InSight tekerlekli keşif aracı projesinde çalışan, Bristol Üniversitesi’nden jeoloj Bob Myhill, Mars’ta yerel malzemelerle inşaat yapmanın insanlara gereken kalın radyasyon kalkanını da sağlayacağını söylüyor.
4 –Yeşillik şart
Mars’ta özleyeceğimiz şeylerden biri yeşil bitkiler olacak, o yüzden de “dünyalaştırma” yöntemiyle bunu yeniden yaratmak çok önemli. Neyse ki bileşen türleri bir araya getirerek Dünya’dakine benzer ekosistemler oluşturmanın olanaklı olduğunu biliyoruz. Örneğin botanik araştırmaları, balta girmemiş ormanların kopyalarının nasıl üretilebileceği konusunu araştırdı. Bu tür kopya ormanlar, uzayda ilerledikçe nasıl karmaşık biyolojik topluluklar oluşturacağımızı bize öğretebilir.
5 –Tanıdık duyusal deneyimler tasarlamak
Dünya’yı geride bırakınca özleyeceğimiz tüm o tanıdık duyusal deneyimlere gelince, belki artırılmış gerçekliğin (AR) faydası olabilir. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, ortamların duyusal yönlerinin insan sağlığı ve refahı üzerindeki etkisinin önemini gösteriyor. Birstol Üniversitesi’nden bilişsel sinirbilim uzmanı Ute Leonards’a göre, inşa ettiğimiz ortamlar, işlev gösterme becerimizi doğrudan etkiliyor. Artırılmış gerçeklik, bitkiler, su ve sirkadiyen ritimler insanların cisimlenmiş benliklerini destekleyici ortamlar yaratabilir. Bu da bu yeni cesur dünyada duygusal bakımdan sağ kalmamızı sağlayabilir.

Son gelişmeler ışığında Mars’ı kolonileştirmek hala bir seçenek mi?
Mars’ın kolonileştirilmesi konusunda en hevesli olanlardan birisi SpaceX’in ve Tesla’nın kurucusu Elon Musk. Güney Afrika kökenli girişimci, Mars’ı kolonileştirme planlarında dev bir roket, nükleer patlamalar ve milyonlarca insanı Dünya’dan Mars’a taşıyacak bir altyapı bulunuyor. Musk’ın hayali (tıpkı onun güneş enerjisine dayalı bir gelecek ve Hyperloop ile dakikalar içinde şehirlerarası yolculuk düşleri gibi) aşırı iddialı ve teknolojik bakımdan güçlüklerle dolu. Planların karşısındaki en büyük güçlükler ise gezegen koruma kanunları, dünyalaştırmanın güçlüğü (mesela gezegeni ısıtarak yaşanabilir hale getirme) ve şiddetli radyasyonla başa çıkmak.

Bu güçlükler karşısında yılmayan Musk, Mars’a doğru ilk adımını bu yılın şubat ayında, Tesla marka spor otomobilini, yine kendi ürettiği Falcon Heavy roketlerinin ilkiyle Mars ötesinde bir yörüngeye yollayarak attı. Bu girişim, özel sektörle hükümet kurum ve kuruluşlarının iş birliğinin gelecekteki misyonları nasıl bir fırlatma becerisine kavuşturacağını gösteren çarpıcı bir örnekti.

Ne var ki, Tesla’nın Mars ötesine doğru yola çıkışından sonraki altı ay içinde yaşanan gelişmeler, Musk’ın iddialı tasarılarına gölge düşürüyor. Bunlardan ilki, bilim insanlarının ağustos ayında, Mars’ın güney kutup buz örtüsünün altında bir tuzlu su gölünün keşfedildiğini duyurması oldu. İkinci gelişmeyse NASA tarafından fonlanan ve Mars’ı dünyalaştırmanın mevcut teknolojiyle mümkün olmadığını savunan yepyeni bir araştırma.

Musk’ın hayallerine inen ilk darbe, Mars yüzeyinde, güney kutup buz örtüsünün 1,5 kilometre kadar altında, çapı en az 20 kilometre olan bir gölün kesin olarak keşfedilmesi oldu. Bu keşif, Avrupa Uzay Ajansı ESA’nın Mars Express uzay aracının yüzeyaltı radar tarama verilerinin ışığında yapıldı. Suyun üyük olasılıkla tuzlu olduğu, içindeki magnezyum, kalsiyum ve sodyum perklorat tuzlarının antifriz görevi yaparak gölün 200K (-73,15C) sıcaklıkta bile sıvı kalmasını sağladığı düşünülüyor. Bu başlı başına coşku uyandıran haber, Mars derinliklerinde başka göllerin olabileceğini ve hatta Mars’ta şu anda yaşam olabileceğini akla getiriyor.

Mars’ın bir zamanlar yaşamı destekleyebilecek nitelikte olduğunu uzun süredir biliyoruz. Mars’ın 3,8-4 milyar yıl önce yaşanabilir durumda olduğunu gösteren birçok kanıt var. Mars Global Surveyor, Odyssey, Opportunity, Curiosity ve Mars Express araçlarının sunduğu veriler, yaşamın Dünya’da evrimleşmekte olduğu sırada, Mars yüzeyinde sıvı halde su bulunduğunu, bunun nehirler ve göller oluşturduğunu ve yaşamın evrimleşmesine olanak tanıyacak asitliğe ve doğru kimyasal yapıya sahip olduğunu gösteriyor.

Koloni kurma planları yapanlar ilk başta bu habere sevinseler ve yüzey altı göllerden elde edilecek suyla insanları Mars’ta yaşatma hayalleri kursalar da işin aslı farklı: Eğer Mars’ta su varsa,doğal olarak evrimleşmiş yaşam da olabilir.
Dünya’da da yer kabuğunun kilometrelerce derinliklerinde, hiç güneş ışığı görmeden ya da yaşama izinvermeyecek kadar tuzlu kabul edilen sularda yaşamını sürdüren nice organizma bulunuyor. Benzeri bir şey neden Mars için geçerli olmasın? Bu da böyle bir yaşamın olup olmadığı kanıtlanana kadar kontaminasyon riski yüzünden Mars’a insan yollanamayacağı anlamına geliyor. Kesin ispatlar elde etmek de onlarca, belki yüzlerce yıl sürebilir. Yüzeyde sondaj yapılması, örnekler toplanması, bunları ya Mars’ta analiz edilmesi ya da uygun biyoişaretçiler taşıyıp taşımadığının incelenmesi için tekrar Dünyaya getirilmesi gerekiyor. Elbete Mars’ta böyle bir yaşam olasılığı, Musk’ın Mars’ın kutup bölgelerindeki karbondioksiti serbest bırakmak için planladığı gibi, termonikleer bomba kullanma ihtimalini de tümüyle ortadan kaldırıyor.
İkinci gelişmeyse Mars Express’in 15 yıldır, MAVEN2in ise son dört yıldır yaptığı ölçümler ışığında, Mars’ta yeniden bir atmosfer oluşturmaya ve gezegeni ıstımaya yetecek kadar karbondioksitin ve diğer sera gazlarının bulunmadığını ortaya koyması. Nature Astronomy’de yayınlanan makaleye göre Mars, milyarlarca yıl içinde potansiyel sera gazlarının o kadar büyük bölümünü yitirmiş ki, geriye kalan atmosferi, mevcut teknolojiyle solunabilir bir atmosfere dönüştürmek olanaksız.
Araştırmanın başyazarı, Boulder’daki Colorado Üniversitesi’nden Bruce Jakosky şöyle diyor: “Araştırmalarımız Mars’ta, atmosfere karışsa bile anlamlı bir sera ısınmasına yol açacak kadar karbondioksit kalmadığını gösteriyor. Dahası, mevcut karbondioksit gazının büyük kısmı erişilebilir değil ve yakın zamanda kullanılamaz. Dolayısıyla da günümüz teknolojisiyle Mars’ı dünyalaştırmak olanaksız.”

Mars’ta su buharı elde etmede kullanılabilecek miktarda su buzu bulunsa da daha önce yapılan analilzler suyun kendi başına hatırı sayılır bir ısınmaya yol açamayacağını, Mars’ın karbondioksit ile yeteri kadar ısıtılmadığı sürece sıcaklıkların yeteri kadar suyun buhar olarak var olmasına izin vermeyeceğini gösteriyor. Kloroflorokarbon ya da diğer florin bazlı bileşiklerin atmosfer sıcaklığını yükseltebileceği öne sürüldüyse de bunlar kısa ömürlü gazlar ve büyük ölçekli üretim süreçleri gerektiriyor.

Mars’ın atmosfer basıncı Dünya’nınkinin %0,6’sı kadar. Ayrıca Güneş’ten daha uzakta olduğundan, araştırmacılar sıcaklığın stabil halde sıvı suya izin vermesi için kabaca Dünya’nın toplam atmosfer basıncına benzer bir karbondioksit basıncı olması gerektiğini tahmin ediyorlar. En klolay erişilebilecek karbondioksit kaynağı kutup buz örtüsünde. Bunları patlayıcılar aracılığıyla ya da daha fazla güneş radyasyonu absorbe etmesi için kutuplara toz serperek buharlaştırmak olanaklı. Ancak yeni araştırmaya göre, buz örtüsünü buharlaştırmak karbondioksit miktarını ikiye katlayarak Mars basıncının dünya’dakinin ancak %1,2’sine kadar yükselmesini sağlayabilir.

Mars toprağındaki toz zerreleri de birer karbondioksit kaynağı. Toprağı ısıtarak gazı serbest bırakmak olanaklı. Araştırmacılar, toprağın ısıtılmasının ihtiyaç duyulan basıncın %4’nü sağlayacağını öngörüyor.
Üçüncü bir kaynak ise mineral rezervlerinde hapsolmuş karbon. NASA uzay araçlarının mineral rezervleriyle ilgili yeni tarihli araştırmalarından yararlanan araştırmacılar, bu rezervlerin yüzeye yakınlığının durumu değiştirdiğini ama ihtiyaç duyulan basıncın %5’inden azını ağlayabileceğini söylüyorlar.
Su buzu molekül yapılarında hapsolmuş karbondioksit bile, ekibin hesaplarına göre, gereken basıncın %5’inden azına katkıda bulunacak.

Mars kabuğunun derinliklerindeki karbonlu mineraller gereken basıncı sağlayacak kadar karbondioksit içerebilir ancak bu derin rezervlerin nereye kadar uzandığı bilinmiyor. Bunu destekleyen uydu verisi yok ve mevcut teknolojiyle hepsini kapsamak için 300 C’nin üstünde sıcaklıklar gerektiği için aşırı derecede enerji gerektiriyor.
Hepsi bir yana, manyetik alanı bulunmayan Mars, bir yandan atmosferini yitirmeyi sürdürüyor. Dünyalaştırmanın elde edeceği herhangi bir değişimin korunması için, öncelikle bu kaçağın yavaşlatılması lazım. Ekibe göre, Mars’ın mevcut atmosferini iki katına çıkarmak için bile gereken süre yaklaşık 10 milyon yıl. Tüm bunlar üst üste konduğunda, Mars’ı dünyalaştırmanın şimdiki teknolojiyle olanaklı olmadığı ortaya çıkıyor. Bu yöndeki çabaların çok uzun vadeli olması gerek.

 

Kaynak: Popular Science TR

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

Fransa'da bulunan Alp Dağları’nda kaybolduktan 26 yıl sonra cenazesi bulunan Kayserili dağcının kaybolduğu dağda çektiği fotoğraf ortaya çıktı. Dağcılığı hobi olarak y...

Elazığ’da bal sağımı sona ererken, iklim değişikliğinden dolayı bal üretiminde geçen seneye oranla yaklaşık 5 kat düşüş yaşandığı belirtildi.

Turan Dursun'un ölümünün 28. yıl dönümü.

İzmir Gümüldür'de bir dalış grubu deniz altında midye ve mısır yedi.

Önceki gün hayatını kaybeden Ege Üniversitesi (EÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tamer Keçecioğlu son yolculuğuna uzun yıllar g...

‘İnsanlara İnanın’ videosu 15 milyon kez görüntülenen ve ‘Size Bir Sır Vereyim mi?’ adlı kitabıyla tanınan girişimci, iş adamı, eğitmen Ziya Şakir Yılmaz, başarının il...

Ebeveyn okulunda konu teknoloji bağımlılığı.

Yazarlar
Website Security Test