Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Soru; “Demokratik görev” nasıl yapılacak?..

25.9.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Muhalif siyasi partiler, özgür basın, Barolar ve Türk Tabipler Birliği gibi ulusal sivil toplum kuruluşları, meslek odaları “hainliğe, teröristliğe kapatılmaya kadar varan suçlamalar” ile karşı karşıya. Bu acı tablo ile Türkiye nasıl bir geleceğe hedefleniyor? GÖZLEM konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara sordu. İşte haberimiz ve görüşleri...

MEHMET KOCABIYIK

Demokrasinin “olmazsa olmaz” kuruluşları olan “muhalif” siyasi partiler, sivil toplum ve meslek kuruluşları ile “muhalif” basına karşı İktidar İttifakı baskılarını artırdı. Konuşan veya eleştirenler hemen “hainlikle, teröristlikle, FETÖCÜ’lükle” suçlanıyor, gazeteciler hâkim karşısına çıkarılıyor, tutuklanıyor. Yaşanan baskı ortamı uluslararası raporlara da yansıyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Türkiye’de kabul edilmesinin ardından oluşan ekonomik ve sosyal ağır tabloda durumu kamuoyuna aktarmaya çalışan muhalefet, özellikle son aylarda yoğunlaşan ve ağırlaşan bir baskı altında. Yeni sistem ile ortaya çıkan Millet İttifakı, oluştuğu günden bu yana yönetimi elinde bulunduran Cumhur İttifakı’nın “Kandil” yakıştırmalarına” kadar varan ağır ithamları altında muhalefet yapma çabası içinde. Muhalefet partileri genel başkanları ve parti sözcüleri ile milletvekillerine yönelik maddi tazminat davaları da art arda açılıyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütünün (HRW) 2020 Dünya Raporu'nda, Türkiye'de "derin bir insan hakları krizi" yaşandığı belirtildi. Türkiye'deki "keyfi tutuklamalar" ve kayyım atamaları "muhalefetin susturulması" olarak değerlendirildi.

Raporda "Son dört yılda Türkiye'de hukukun üstünlüğü ve demokrasinin zedelenmesi ile giderek derin bir insan hakları krizi" yaşandığı belirtildi.

Raporun Türkiye ile ilgili bölümünde, "Gazetecilerin, insan hakları savunucularının ve siyasetçilerin uzun süreli ve keyfi tutukluluklarının Türkiye'nin insan hakları ve hukukun üstünlüğüne saygı gösterildiği iddialarına gölge düşürdüğü" ifade edildi.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) aldığı şehirlerarası yollarda gösteri yürüyüşünü yasaklayan kanunu iptal etmesine tepki göstererek AYM Başkanı Zühtü Arslan’a yönelik olarak, “Madem özgür bir ülkeyiz, ana caddelerde, sokaklarda özgürce yürüyüş hakkının ortadan kaldırılmasını onayladınız. Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle işe git gel bakalım.” açıklamalarını yapmıştı. Soylu’ya cevap veren Zühtü Arslan ise, “AYM kararları kutsal metinler değildir, eleştirilebilir. Herhangi bir metni eleştirmek için öncelikle onu okuyup anlamak gerekir.” diyerek yanıt verdi. Soylu bu açıklama ardından katıldığı bir televizyon programında Arslan’ı hedef alarak, “Bir dönem Polis Akademisi Başkanı olarak görev yapan Zühtü Arslan’ın aldığı komiser yardımcılarının yüzde 41'ini ben FETÖ'den ihraç ettim" dedi ve tartışmayı polemiğin ötesine taşıdı.

Bahçeli’den, “TTB kapatılsın” çağrısı

Öte yandan Türkiye’de coronavirüs salgınının gerçek verilerine ve sağlık çalışanlarının zor durumları ile meslek şartlarının iyileştirilmesi ve “sağlıkta şiddet yasasının” uygulanması gerekliliğine işaret eden Türk Tabipleri Birliği(TTB) Cumhur İttifakı ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “teröristlik ve hainlik” suçlamaları ile karşı karşıya kaldı. Sağlıkçıların, “Yönetemiyorsunuz, ölüyoruz” açıklamaları ve eylemleri karşısında Bahçeli TTB’yi hedef aldığı açıklamalarında, “Adı Türk olan, gerçekte bölücülüğün ve terörizmin saklandığı karanlık oluşum olan bu Birliğin milletimizin ne bir özlemini ne de hedef ve hayallerini paylaştığı vakidir. Türk Tabipleri Birliği derhal kapatılmalıdır. Aynı zamanda dediğim şudur: Bu birliğin yöneticilerinden hesap sorulmalıdır. Diyeceğim odur ki, Türk Tabipleri Birliği coronavirüsü kadar tehlikelidir. Ve gereği acilen yapılmalıdır" ifadelerini kullandı.

Geçtiğimiz aylarda yaşanan bir başka konu olan “Çoklu Baro Sistemi” ise avukatların ülke çapında yaptığı eylemleri ve çağrılarına rağmen yasalaştı. Oluşan bu tablo ile üye sayısı 5 binin üzerinde olan barolarda 2 bin imza ile yeni baro kurulabilmenin önü açıldı. Avukatlardan yükselen, “Barolarımızı bölmeyin, meslekte çift başlılık doğru değil. Bir baro aynı konuda başka karar alıp diğeri başka karar alırsa ne olacak.” ifadelerine rağmen yaptığı eylemlerde polisin ağır müdahalelerine maruz kaldı. Avukatlar, “Çoklu Baro Sistemi” ve yasalaşması görüşülürken ne TBMM’ye ne de Adalet Sarayı’na alındı. Yasalaşan sistemle 46 bini geçen üye sayısına rağmen İstanbul’da aylardır süren çabalardan sonra daha yeni, “2 bin imza toplandı” açıklaması geldi. Hukukçular Derneği Başkanı ve İstanbul 2 No’lu Baro Kurucular Kurulu Üyesi Cavit Tatlı, "İstanbul 2 No’lu Baromuzu kuruyoruz. Önümüzdeki hafta sonu da kuruluşumuzun genel kurulunu yapıp TBB seçimlerine delege yollayacağız." dedi.

Türkiye kamuoyuna görüşlerini halkın arasına inip aktarmaya çalışan özgür medya ise Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) verdiği maddi ve kapatmaya varan cezalarla boğuşuyor. Basın emekçileri yaptıkları haberler sebebiyle hapsediliyor ve “kaçma ihtimalleri” söz konusu değilken tutuklu yargılanıyorlar. Geçtiğimiz haftalarda Tele 1 televizyonuna verilen 5 günlük ekran karartma cezası ise ulusal düzeyde yayın yapan kanallara mevcut yasa kapsamında RTÜK tarihinde ilk kez ekran karartma cezası olarak tarihe geçti.

*******

“O, BU... DEMEDEN HAKSIZLIKLARIN KARŞISINDA HEP BİRLİKTE DURMAK GEREKİR”

Ali Naili Erdem (Eski Milli Eğitim Bakanı) –Demokrasi; siyasi ve ekonomik haklar ile eşitlik yönetimidir. Demokrasi esası itibariyle hür fikrin ve hür ekonominin revaç bulduğu rejimdir. Demokrasiyi içine sindiremeyenler hâkimleri baskı altında tutmanın yollarını ararlar. Eğer siz, demokrasiyi hukukla donatmaz, ahlakı da demokrasinin dışına atarsanız karşınıza otoriter rejimler çıkar. Israrla, “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” diye altını çizerek vurguluyoruz. Demokrasi, Cumhuriyet ile birlikte tam ve kâmil anlamıyla Türkiye’de yerleşemedi. Bu bir talihsizlik değil geçen zamanın azlığıydı. Batı Dünyası yüzyıllar önce demokrasiyle tanıştı ve aklı, yönetimde egemen kıldı. Türkiye ise demokrasisini tam yerleştiremediğinden ya müdahalelere, “27 Mayıs, Talat Aydemir ve arkadaşlarının yaptığı, 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül” gibi maruz kaldı. Türkiye’de devamlı suretle bir otoriter anlayışı egemen kılma müdahaleleri yaşandı.

Şu anda Türkiye’de uygulanan sistem; Türkiye’nin bünyesine uygun değildir, demokrasiyle de hiç ilgisi yoktur. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” demokrasinin dışında olan bir sistemdir ve Sn. İçişleri Bakanı’nın Anayasa Mahkemesi Başkanı’na sarf ettiği sözleri de, Sn. Bahçeli’nin TTB’ye sarf ettiği sözleri de bunun kanıtıdır. Demokrasinin olduğu bir yerde kimse hâkimlere talimat veremez. Hukuklu devlette barolar, meslek kuruluşları, sivil toplum örgütleri, birlikleri ve basını; “ben istediğim gibi hapsederim, istediğim gibi kapatırım” diye bir şey yoktur. Bu yaşananların hepsi demokrasiden nasibini almamış insanların yapıp etmeleridir.

Faziletler, hoşgörü, hukuklu nizam olan demokrasi, şu anda sağından solundan çekiştirilir durumda ve baskı altındadır. Türkiye’de fikri saygın hale getirmek, hukuku gerçek bünyesi içerisinde yaşatabilmek, hâkimi Allah’ın huzurunda vicdanı ile baş başa kalmış bir kanun adamı olarak saygıyla karşılamak; demokrasinin aslıdır ve görevidir. Adalet ve hak kavramları teşekkül etmediyse orada zaten demokrasi yoktur. Hiçbir ırk, düşünce, görüş, din… ayrımı yapılmaksızın haksızlıkların karşısında hep birlikte durmak gerekir.

*******

TEK VE MUTLAK OLAN, DEMOKRASİ İLE BAĞDAŞMAZ

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) –Çağdaş demokrasinin varlık ve etkinliğinin iki temel koşulu özgürlük ve çoğulculuktur. Bu iki koşulun karşıt kategorileri tekillik ve mutlakçı zihniyettir. Tek kişi egemenliği ve tek bir ideolojik yaklaşım ile bunu mutlaklaştıran zihniyetler, despotluk ve diktatörlüklere yol açar. Tarih bunların örnekleriyle doludur. Gerek tarım toplumunun kaba kuvvete dayalı mutlakçı kral ve padişahları; gerekse sanayi toplumunun faşist, nasyonel sosyalist ve komünist diktatörlükleri bunların açık örnekleridir. Çağdaş demokrasiler ise mutlak güç yoğunlaşmasını önlemek için, yasama ve yargıyı, yönetimin dışında ve bağımsız olarak düzenlemiştir. Yasama ve yargının işlevi yönetimin mutlak iktidarını önleme ve kontrol etmeye yöneliktir. Ayrıca bununla yetinmeyip, demokrasinin tabanda yaşam bulması için, birden çok siyasi parti ve toplumdaki farklı gruplar ile meslek örgütlerinin sivil toplum kuruluşu olarak öğütlenmesini vazgeçilmez ve zorunlu kurumlar olarak yaşama geçirmiştir. Böylece toplumda, tek adam veya tek ideolojinin egemen olmasının önüne aşılmaz setler çekilmiştir. Oysa otoriter yönetimlerde tek bir yönetici tek bir ideoloji rotasında mutlaklaştırılır. Buna karşı çıkan herkes hain ve düşman olarak, günah keçisi ilan edilir ve mutlak biçimde susturulur. Üstelik bu günah keçisi, tüm toplumu tehdit eden bir korku unsuru olarak sunulur. Kitleleri buna inandırmak için tüm iletişim kanalları da tek bir kanaldan yönetilir. Bu unsurların hepsi hem Hitler yönetiminde hem de komünist diktatörlüklerde açıkça yaşandı.

Türkiye'nin bugünkü yönetim uygulaması ne yazık ki; demokrasi ile otoriter yönetim arasında kalan tehlikeli bir bölgede gezinmektedir. Zira getirilen “Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi”, en azından uygulamada, yasama ve yargıyı etkin ölçüde kontrol eden ve yönlendiren bir mekanizma durumuna dönüşmüştür. Sivil toplum örgütleri ve medya, ya kontrol edilmekte ya da baskı altında tutulmaktadır. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan Muhalefet Partileri, sürekli terör örgütleri ve dış güçlere hizmet eden kuruluşlar olarak ilan ediliyor ve ötekileştiriliyor. Siyasette iktidarın söylemi ne yazık ki, düşmanlık tezi üzerine kurulu ve toplumu kutuplaştırıcı işlev görüyor. Ayrıca medyanın çok büyük bir kesiminin iktidarın kontrolü yönünde dizayn edilmesi ve kullanılması üzerinden; iktidarın tabanı bağnaz bir zihniyetle kutuplaşmaya yönleniyor. Bir başka olgu olarak, İktidarın tabanında güçlü bir tarikatlar desteğinin varlığı bunu kolaylaştırıyor. Zira tarikatlar kapalı, kişi egemenliğine dayalı ve kendi tarikat zihniyeti dışında her türlü düşünceyi batıl kabul eden kuruluşlardır. Eğer iktidar sadece kendi iktidarını mutlaklaştırmak istiyor ise bu yanlış sularda gezinmeye devam eder. Yok eğer; kavgasız, bütünleştirici, çatışmasız, uzlaşmacı, çağdaş, çoğulcu ve özgürlükçü ve ekonomik refah düzeyi yüksek bir toplum istiyor ise rotayı tez elden, özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı demokrasiye kırmak ve tehlikeli sulardan uzaklaşmak zorundadır.

Yaşanan olumsuz tablonun bir çözümü, iktidar grubunun aklıselim içinde çağdaş toplum ve demokrasi değerlerine yönelen bir rota değişikliğine gitmesidir. Bunun İçin olay ve olgulara ideolojik ve popülist bakış açısı yerine; onlara zor da gelse; akıl, mantık ve çağdaş değerlerin bakış açısı ile bakmasından geçer. Muhalefetten gelecek bir çözüm ise yeni stratejiler gerektiriyor. Muhalefet, son dönemde demokrasi ve güçlendirilmiş parlamenter sistem yönünde bütünleşmiş gözüküyor. Ancak bu tek başına yetmez. Muhalefetin sivil toplum örgütleri ile daha bütünleşik ve işbirliğine dayalı; toplumla bütünleşen, tabana inen strateji ve projelere ihtiyacı bulunuyor. Bu uygulamanın muhalif medyada resim çektirmek ötesine geçmesi ve organik bütünleşmede süreklilik olması gerekiyor. Muhalif partilerin, politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik alanlarda daha etkin ve işlevsel konseptler oluşturması ve bunu tabana iletebilmesi gerekiyor. İktidarın kavga ve ötekileştirme tuzağına düşerek onun peşinden gitmek yerine; ülke gündeminin önünde aktif ve yönlendirici olmalı.

*******

“DEVLET VE DEMOKRASİ KENDİ AYARLARINA DÖNMELİDİR”

Metin Öney (Eski Milletvekili) –Baroları kapatalım. Türk Tabipleri Birliğini kapatalım. Mühendisler odasını kapatalım. Sendikaları kapatalım. Ve… Hatta partileri kapatalım...
Oysa demokrasi kurumlar ve kurallar rejimidir. Kurumlar ve kurallar olmazsa "demokrasi de olmaz devlette olmaz."

Farklı görüşlere sahip olacaklardır. Savunmaları da buna göre olacaktır. Beğenmeyebiliriz, onlar da bizi beğenmeyebilir. Ancak. Taa yıllar önceden ne demiş büyük şair, "Fikirlerin çarpışmasından hakikatler ortaya çıkar."…

Bütün bunlar olmazsa ne olur? Yine yıllar önceden cevap vermiş 14.Lui. "Devlet benim... ‘Demokrasinin temel dayanağı’ örgütlü toplumdur."

Olmazsa: Dışta yeterince yalnızız. İçte de yapayalnız kalırız. Yıllar yıllar önce Tercüman yazarı merhum Ergun Göze bakın ne diyor bir makalesin de, "Dün cuma namazı kıldık Süleymaniye de. On bin kişi. Yapayalnız"...

Bütün bunların sonu nedir: "Çoğulcu" demokrasi yerine "çoklukçu" ve "halksız demokrasi"... Bütün bunlar bir arada düşünüldüğün de: Her geçen gün demokrasiden uzaklaşıldığı anlaşılmaktadır. Bir an önce demokraside de, devlette de "kendi ayarlarına" dönülmelidir...

*******

“UZLAŞMA ARANACAĞI YERDE AYRIŞMA KÖRÜKLENİYOR”

Muzaffer Tunçağ (Eski Konak Belediye Başkanı) –Dünyanın birçok ülkesinde büyük toplumsal ayrışmalar var. ABD’de seçimler öncesi yaşananları görüyoruz. Brezilya kaynıyor, Fransa da öyle.

Ülkemizdeki bölünme de bir süredir keskinleşiyor. Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıklarda yeni ittifaklar kurulması, ABD maşası PKK ve FETÖ ile gerek ülke içinde gerekse Irak ve Suriye’de mücadele edilmesi, ekonomik sorunların aşılması, Covid-19 salgınının yaygınlaşmasının durdurulması gibi yaşamsal sorunlarda ulusal bir uzlaşma zorunlu. İktidar bloğu ise uzlaşma arayacağı yerde ayrışmayı körüklüyor. Bana göre bu çıkar yol değil. Çoklu Barolar konusunda yaşananlar ortada. İstanbul’da bile 2. Baroyu kurmak için çırpınıp duruyorlar. Diğer meslek örgütlerine müdahale de benzer bir sonuç verecektir. Bir de şunu anlamaları gerekli. Kaba baskıcı uygulamalar ya da temelsiz yasaklar ile bir yere varıldığı tarihte görülmedi. Sesler bir süre kısılsa bile, daha sonra hak yerini bulur.

*******

“BU YÖNETİM ANLAYIŞIYLA İÇERİDE VE DIŞARIDA HUZURA KAVUŞAMAYIZ”

Soner Aydın (Emekli Albay) –Türk Milleti Cumhuriyet tarihimizin en sıkıntılı dönemlerinden birisini yaşamaktadır. Bir taraftan tarımda, ticarette, ekonomide, üretimde, eğitimde, sağlıkta… çok zor koşullarda yaşama mücadelesi verirken, geçim sıkıntısıyla, işsizlikle, Covid-19 salgınıyla başa çıkmaya çalışırken, diğer taraftan yakın geçmişte yapılan hatalardan yararlanarak; Ortadoğu’da, Akdeniz’de ve Ege’de hak ve menfaatlerimizi gasp etmeye çalışan emperyalist güçlerle ve onların taşeronlarıyla mücadele etmekteyiz.

Böyle sıkıntılı ve zor dönemlerde sorunların üstesinden soğukkanlı, bilgili, liyakatli, tecrübeli ve kararlı kadrolarla gelinebilir. Devleti yönetenler; birlik, berberlik ve dayanışmayı teşvik etmelidir. Böyle olması gerekirken tam tersi yapılmakta, her türlü karşı görüş ve eleştiri düşmanca tavır olarak gösterilmekte, Milletimiz her vesileyle ayrıştırılmaktadır. Karşı görüş ve eleştirilere devlet adamı olgunluğuyla; demokratik, hukuki, bilimsel, gerçekçi cevaplar vermek yerine, hakaretle, suçlamayla, en sert ve en düşük seviyeli ifadelerle yaklaşılmaktadır. Bu tür yaklaşımlar bende “bir şeylerin yanlış gittiği, gidişatı savunamayanların gerçekleri halkımızdan saklamak için başka yollara saptığı…” kuşkusu uyandırmaktadır. “Ege’de Yunanistan adalarımızı işgal ediyor, silahlandırıyor” dendiğinde cevap almak mümkün olmamakta, konu Lozan’a getirilmekte, tarihi gerçekler ve günümüzde yaşananlar birbirine karıştırılmakta, olaylar çarpıtılmakta, Atatürk ve İnönü aleyhine algı yaratılmaya çalışılmaktadır. Anayasa Mahkemesinin gösteri ve yürüyüşlerle ilgili kararı, henüz gerekçeli karar çıkmadığı halde teröre destek olarak yansıtılmakta, en önemli hukuk kurumumuz yıpratılmaya çalışılmaktadır. Türk Tabipler Birliği sağlık konusundaki görüş ve eleştirisini dile getirdiğinde hakaret ve aşağılamaya maruz kalmakta, kapatılmayla tehdit edilmektedir. Karşıt görüşlü vatandaşlarla bile tek tek uğraşılmakta, kimisi işsizlikle, kimisi mahkemeye verilerek sindirilmeye, yıldırılmaya çalışılmaktadır. Basının büyük bölümü bu yaklaşımları savunmakla görevlendirilmiştir, eleştirenler de her türlü baskı ve yıldırma yöntemleriyle susturulmaya çalışılmaktadır. Bu durum son derece endişe vericidir. Bu şekilde içeride ve dışarıda huzura kavuşmamız mümkün değildir.

Böyle sıkıntılı dönemler birlik beraberlik içinde, ortak akılla, çağdaş, demokratik, bilimsel ve asıl önemlisi samimi vatan ve millet sevgisiyle aşılabilir. Türk Milleti olarak bizlerin; siyasi ve askeri dehasını bütün dünyanın kabul ettiği, Cumhuriyetimizi yokluklar içinde kurmuş olan Atatürk gibi eşsiz bir önderimiz vardır. Atatürk gibi düşünmemiz, O’nun çizdiği yolda yürümemiz, O’nun ilke ve devrimlerini kılavuz edinmemiz sorunlarımızı çözmemiz için yeterli olacaktır.

*******

“MUHALEFET SİNDİRİLMEK İSTENİYOR”

Mehmet Şakir Örs (Gazeteci-Yazar) –Ülkemizin siyasal yaşamında gerginlik giderek tırmanıyor. Bu gerginlikte belirleyici olan, iktidarın ve iktidar blokunu oluşturan partilerin izledikleri sert tutumdur. Bu yapılar, siyaseti bilerek ve isteyerek gerginleştirip kutuplaştırıyorlar. Böylece, hem ülkenin siyasal gündemini kendi istekleri doğrultusunda belirlemeye ve hem de kendi tabanlarını kilitlemeye çalışıyorlar.

Bu amaçla da, kendilerini eleştiren, izledikleri politikalara karşı çıkan hemen her kesimi ve onların temsilcilerini ötekileştirip düşmanlaştırıyorlar. Böyle yaparak, muhalefeti ve iktidar blokunun karşısında olduğunu düşündükleri herkesi, sindirip korkutarak susturacaklarını sanıyorlar.

Siyasal iktidarın hedefinde; barolardan Türk Tabipleri Birliği’ne, mühendis mimar odalarından sendikalara, meslek örgütlerinden sivil toplum kuruluşlarına ve muhalif basına kadar uzanan çok geniş bir kesim var. Bu çevrelerle bunca uğraşılmasının, yasa ve yönetmeliklerinin değiştirilerek örgütsel yapılarına ve alanlarına müdahale edilmesinin altında, böylesi nedenler var.

Yaşananlar, iktidar blokunun artık özgüvenini ve gücünü yitirdiğini, iktidarı kaybetmemek adına ortamı daha da gerginleştireceğini gösteriyor. İzledikleri politikalara yönelik eleştirilerden ders çıkarıp yararlanmaları gerekirken, tam tersine eleştirileri tümden susturmaya çalışıyorlar.

Ancak iktidar blokunun hesaplarının tutmadığını, bu kuruluşların temsil ettiği kesimlerin, giderek daha da çok iktidar karşıtı bir tutum aldığını görüyoruz. Muhalefet sinmiyor ve sindirilemiyor.

İktidar blokunun bu sert tutumuna karşı yapılması gerekenler konusunda, iki önemli kesimin duruşuna ve deneyimine dikkat çekmek istiyoruz. Şimdiye kadar iktidarı duraksatıp geri adım attıran iki önemli toplumsal kesim oldu. Birincisi, iktidarın kıdem tazminatlarına dokunma girişimini durduran işçiler, emekçiler; ikincisi de, ‘İstanbul Sözleşmesi’ konusunda iktidarı gerileten kadınlar… İşte iktidarın dayatmalarına, zorlamalarına ve sindirme politikalarına karşı yapılması gerekenler, bu iki önemli kesimin mücadele deneyiminin içerisinde yer almaktadır.

*******

“İKTİDAR DEĞİŞMELİ, PARLEMENTER SİSTEME DÖNÜLMELİ”

Ulvi Puğ (İzmir Kent Kültürü Geliştirme Platformu Başkanı) –Bugün siyasi yaşantımızda ne yazık ki iktidar tarafından bilinçli olarak yaratılan bir kutuplaşma siyaseti hâkim durumdadır. Başta muhalefet partileri olmak üzere iktidara eleştiri getiren hatta bırakın eleştirmeyi iktidarı övmeyen bütün kurumlar hainlikle suçlanıp baskı altına alınmaya çalışılmaktadır.

Bu durumun iki temel sebebinden birisi Türk siyasal hayatına ve tarihsel gelişimine hiç uymayacak şekilde getirilmiş olan “BamBaşkanlık” rejimidir. Rejimin %50+ 1’i gerektirmesi, ister istemez seçmenin yarısının belli bir tarafta yer almasını zorlamaktadır. Normal başkanlık sistemlerinde bunun panzehiri “Keskin Kuvvetler Ayrılığı” sistemidir. Oysa bizde Yasama Kuvveti tamamen Yürütmenin kontrolü altına girdiği gibi Yürütme de bir kişinin iki dudağı arasına kilitlenmiştir. Yargı da ister istemez bu durumdan etkilenmekte, baskı ve etki altında kalmaktadır. İkinci sebep de projeleri ve müjdeleri ile beklediği heyecan ve seçmen desteğini bulamayan iktidarların, çok büyük iç ve dış tehlikenin varlığı ve bu iç ve dış tehlikeden ülkeyi kurtaracak güçlü bir iktidar gerekliği algısı yaratmaktan başka seçeneği kalmamış olmasıdır.

Şunu belirtmek gerekir ki iktidar bütün devletlerde vardır. Ama muhalefet ve baskı grupları sadece sağlıklı demokrasilerde olur. Ya da daha doğru bir deyimle özgür bir muhalefeti, basını ve baskı grupları olmayan bir ülkede sağlıklı bir demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.

Bu tablonun düzelmesinin birinci şartı demokratikleşme ve özgürleşmedir. Türkiye özelinde bunun koşulu da öncelikle tarafsız bir Cumhurbaşkanından geçer. Türkiye eskiden üç tarafı denizle çevrili bir ülke olarak tarif edilirken şimdi ne yazık ki dört tarafı düşmanla çevrili bir ülke halini almıştır. Diğer yandan çok ciddi bir ekonomik sıkıntı içindedir.

Bir şahsın, sabah iktidar partisi genel başkanı sıfatıyla muhalefetin vatan hainliği ile suçlandığı, akşam aynı şahsın bu kez Cumhurbaşkanı olarak, “Gelin vatanı birlikte kurtaralım” diye çağrı yaptığı bir sistemle bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.

Çözüm önce iktidarı değiştirip sonra da parlamenter sisteme dönmekten geçmektedir.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

Türk çiftçisi kan ağlarken, Rus çiftçisi bayram yapıyor. Türkiye’nin Rusya’dan buğday ithalatı rekor kırdı ve Rusya’da buğday fiyatları zirve yaptı.

Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ krizi nedeniyle yaşanan çatışmalar diplomatik girişimlere rağmen yerini ateşkese bırakmadı. Moskova’da Rusya Dışişler...

Bir önceki toplantıda sürpriz yaparak faizi 200 baz puan artıran Merkez Bankası (TCMB), ekim ayında 200 baz puan artış beklentisine karşın politika faizinde bir değişi...

Türkiye ile Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında Doğu Akdeniz’de yaşanan deniz yetki alanlarının paylaşımına yönelik anlaşmazlıklar, uzun bir süredir fiili bir krize dö...

16 Ekim, “Dünya Gıda Günü” idi. Ülkemizde kaç kişi hatırladı ve kaç yerde “bu günün önemi” konusunda toplantı yapıldı?

Alt Mahkeme’nin kararı büyük tepki ile karşılandı. GÖZLEM konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara sordu. İşte görüşleri…

Markette satın aldığı hiçbir ürünü, ikinci alış verişinde zamsız alamayan vatandaş “TÜİK’in enflasyon rakamları nasıl düşük oluyor” diye soruyor.

Yazarlar
Website Security Test