Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Ey siyasetçiler; Millet “huzur” arıyor ve “umut” ile bekliyor!..

29.7.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Siyasi tartışmaların dozunu yükselten açıklamalarla gerilim zincirine art arda eklemeler yapılmasından vazgeçilmesi gerekirken, “çok ağır sözler, isnatlar ve iddialar ile” beslenen siyaset arenasındaki kavgada “unutulan” Milletin beklentilerine cevap olacak tek adım bile atılamıyor. GÖZLEM konuyu masaya yatırdı, işte “Neden” ve “Ne Yapılmalı” sorularına Uzman cevapları…

MEHMET KOCABIYIK

Türkiye gerilim siyasetinden kurtulamıyor. Halkın gündemiyle siyasetçilerin gündemi hep farklı oluyor. Ülke ekonomik kriz, sokaklara taşan şiddet, geçim sıkıntısı, işsizlik had safhaya ulaşırken, siyasi tartışmanın dozu her geçen gün daha da yükseliyor.

Siyasi tartışmaların dozunu yükselten, hakarete varan açıklamalarla gerilim zincirine sürekli eklemeler yapılması, toplumu da geriyor ve şiddeti artırıyor. Gerilim, Türkiye siyasi hayatında adeta vazgeçilmez bir yöntem olmuş durumda. Özellikle iktidar tarafından ısrarla sürdürülen bu gerilim siyasetini sadece siyasi aktörler tarafından değil, idari ve bürokratik aktörler tarafından da benimsenen bir yöntem olması demokratik hayatı işlemez hale getiriyor. Siyasi temsil özelliği olmayan bürokrasinin ve onunla birlikte hareket eden siyasi aktörlerin izledikleri gerilim siyasetinin bir sonucu olan bu durum ülke menfaatlerine büyük zarar verdiği unutulmamalıdır. Siyaseti demokratik yöntemlerle yapamayanlar gerilim siyasetlerine sığınırken, kaybeden ülke insanı oluyor. Geçen hafta Türkiye’nin gündeminde yer alan konular, yine gerilimi körükledi.

Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde, 86 yıl sonra ilk hutbeyi Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş okudu. Hutbeye kılıçla çıkan Erbaş’ın, “Fatih Sultan Mehmet Han burayı kıyamete kadar cami olarak kalması için vakfetmiştir. Vakfedileni çiğneyen lanete uğrar.” sözleri dikkat çekti. Zira Ayasofya, Mustafa Kemal Atatürk’ün de imzasının bulunduğu 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülmüştü. Ali Erbaş’ın Atatürk’e lanet okuması sosyal medyada büyük tepki çekti.

Aynı gün, sivil toplum kuruluşlarının Lozan’ın yıldönümünde Anıtkabir ziyaretleri ise dezenfeksiyon gerekçesiyle engellendi. Emniyet güçleri, vatandaşların Anıtkabir’e girişine engel oldu. Çoklu baro düzenlemesi, bekci yasası, sosyal medya sansür teklifi ve Ayasofya kararı derken hızla demokrasi ve hukuktan uzaklaşma görüntüsü veriliyor.

Pandemi krizi, ekonomik kriz, iç ve dış krizler bile “ülke siyasetin zirvelerinde birlik ve beraberliği” sağlayamadı… Tam tersi “İslamofobi”yi daha da artıracak görüntüler sergilendi. “Eli kılıçlı din adamı” görüntüsü, hoşgörü ve barış dini olan İslam için iyi bir görüntü olmadı.

Türkiye’de özgürlük alanları iktidar eliyle bir bir daraltılırken, muhalefet ise “Nasıl olsa ekonomi kötü, eninde sonunda gidecekler” anlayışıyla adeta film izler gibi izlemekle meşgul.

Oluşturulan iklimden “yararlanmak isteyen” fırsatçılar “siyasi gerilimi arttırmak” ve halkı tahrik etmek için ellerinden geleni yapıyor. Atatürk düşmanlığı ve Atatürk’e hakaret, bu devletin memurlarının ağzına kadar düştü!.. Ayasofya Cami’nde Cuma namazından önce ve sonra Sultanahmet Meydanı’nda cübbeli sarıklı grupların tekbirler getirerek yürüdükleri görüldü.

Hilafet Çağrılarına, tarikat yürüyüşlerine karşı devletin zirvelerinden ses seda çıkmadı. Camiden ayrılırken basın mensuplarının sorularını cevaplayan Erbaş’a, hutbeyi okumak için minbere kılıçla çıkması soruldu. Erbaş, “Fethin sembolü olan camilerde bu bir gelenektir. 481 yıl hiç kesintiye uğramadan kılıçla çıkılmıştır. Bu geleneği bundan sonra devam ettireceğiz inşallah.” diye konuştu.

Cuma namazına katılan AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, çıkışta gazetecilere, “Camiydi, tekrar cami oldu. Şimdi ilanihaye inşallah cami olarak tüm inananlara hizmete devam eder.” diye konuştu.

*******
“SİYASİ İSLAM İLE İTTİFAK SAĞLANAMAZ”

Ali Naili Erdem (Eski Milli Eğitim Bakanı) –Toplumsal barışı sağlamış, sağlam bir ekonomik politikaya oturtulan bir düzen, dolu bir hazine ve teknoloji ile donatılmış bir ordu bir araya geldiğinde kavgalar olmaz. Türkiye’nin oturmuş sağlam bir ekonomi düzeni olmadığı gibi ordusu da çok kötü bir şekilde yıpratılmış durumdadır. Coğrafi konum olarak çok güzel bir yerde bulunan ülkemizin, bu sebeple dostları olduğu gibi düşmanları da oldukça fazladır ve muhakkak ki Türkiye’nin toplumsal barış ile içinde yaşayan her kesiminin birbirlerine bağlı, bir bütün halinde olmasını istemeyeceklerdir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet’i kurduğu zaman, “Yurtta sulh, cihanda sulh” dedi ve büyük bir diplomatik hamle ile Anadolu’ya saldıran, yakıp yağmalayan Yunanistan Başbakanı ile el sıkıştı. Siz Batı’yı dışlar sadece Arap kültürü ve Afganistan vb. ülkeleri yakın alırsanız sizin ayakta durma gücünüz zayıflar. Gazi’nin sizlere miras olarak, “Akıl ve ilim bıraktım” sözlerini bir tarafa atıp, Ayasofya’ya elde kılıçla çıkılıyorsa, çağdan kopulmuş demektir. Çağın insanı; barışçıl, dinin dostu, huzuru ve güvenliği sağlayan insan olmak demektir. Bizler hele de böyle bir coğrafyada çağın insanı olmak, aklı ve bilimi temele almak zorundayız.

Birlik ve beraberliğinizi sağlamak için demokrasiyi sağlıklı kılmaya mecbursunuz. Demokraside çok önemli olan şeylerden biri de diyalogdur. Karşılıklı oturup konuşulduğunda da en önemli şey uzlaşmadır. Eğer iktidar, “benim dediğim dedik çaldığım düdük” diyerek yoluna devam eder, muhalefet ve ona oy veren insanları dışlarsa birliği sağlama ihtimaliniz yoktur. Durum böyle iken, içerideki zayıflığı ve bölünmüşlüğü gören diğer devletler size yönelik yeni hamleler yapar, sizi ve ekonominizi bitirmeye çalışır. İktidar, çok uzun zamandır, “Muhalefet ne düşünür” düşüncesinden tamamen uzak, tek başına bir politika yürütüyor ve bunun sonucu olarak da Türkiye’nin halihazırdaki tablosu ortadadır.

Neredeyse tüm komşularımız ve birçok ülke ile dost olmaktan çıkmış hepsiyle kavgalı hale gelmiş durumdayız. Bunun sebebinin ne olduğuna baktığınızda da, “iktidar olmadaki birlik ve beraberliği sağlayamamak” cevabını alıyorsunuz. Birlik ve beraberliği sağlayamamanıza yol açan önemli bir uzuv olarak “Siyasi İslam” politikasını görüyorsunuz. Siyasi İslam, doğduğu yerde battığı gibi doğduğu yeri de batırmış bir sistemdir. Siz, siyasi İslam politikasını uyguladığınızda; hukuk, demokrasi ve adalet bitiyor. Bunların hepsi bir yere toplandığında siz, modern bir devlet olmaktan çıkıp ilkel bir devlet olmuş oluyorsunuz. Siz; hukuk, demokrasi ve adaleti dışlarsanız zaaflarınız çoğalır ve dışarıya karşı güçsüz bir devlet haline gelerek yalnızlaşırsınız. Durum böyle olduğunda da yabancıların bu coğrafya üzerindeki iştahı artar. Örneğin Yunanistan gibi bir ülke bile, Ege’de daha fazla hak iddia ediyor, “Ege benim gölüm, adalar benim” diyor, bayrağımızı yakıyor ve sürekli başını kaldırır hale geliyor.

Türkiye’de yaşayan tüm halkı kucaklayıp, “Kederde ve kıvançta bir” olmalıyız. Aklı ve bilimi temel almalı, sorunlarımızı diyalog yoluyla çözerek, sorularımızı rahatça sorabilmeli ve aklı hür kılmalıyız. Türkiye bu zaafları devam ettirdiği sürece bu ittifakı sağlayamaz.
*******

“HAKSIZLIKLARA, TOPLUM OLARAK KARŞI DURMALIYIZ”

Yekta Güngör Özden (Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı) –Siyasal iktidar, kendi varlığını ve geleceğini toplumsal ayrışmalarda buluyor. Siyasal iktidar Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerine özen göstermesi ve bağlılığın sürekli kılınması gerekliliğine içtenlikten uzak yaklaşımlar içerisinde. Hatta kimi olumsuz, tutum ve davranışlarla bu ilkelere karşıtlığını belirgin bir şekilde ortaya koyduğu görülüyor. Bu, laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı; “inanç sömürüsü” çalışmalarını uygun bulan iktidarın, en sıkıntılı davranış ve tutumudur.

Toplumsal barışı sürekli kılarak, ulusal dayanışmaya güçlendirmesi gerekeceği yerde; iktidar ve ortağı olan ittifakın muhalefet partilerine yönelik önlerine septik ve ayrışma temelli ilişkiler, ulusun umudunu kırmakta, siyasetin güvenini ve inancını giderek azaltmakta ve yitirtmektedir. Bu bakımdan hepimize önemli görevler düşmektedir. Yapılması gereken şey; siyasal partilerin, kendi aralarındaki kavgalarını ve ötekileştirmeleri bir yana bırakarak toplumsal barışa önem vermeleridir. Çünkü ulusun sağlıklı yapısı sürmezse hiçbir şeyin önemi ve anlamı kalmaz. Siyasetçilerin, iktidara gelmek ve iktidarda kalmak adına birbirlerine yaptıkları suçlamaları ve karalamaları akıl süzgecinden geçirip, önemli bir biçimde tartıp ona göre hareket etmeleri gerekmektedir. Yoksa; toplumun kavgaları, sorunları ve ayrışmaları giderek artacak ve hepimizin zararına büyük yıkımlara yol açacaktır.

Halk olarak bizler de, herhangi bir iktidarın; hep iktidarda kalmak, kendilerinden başkasına yaşam hakkı tanımacasına davranışlarının karşısında bir tutum ve duruş belirlemek zorundayız. Önemli olan şey Türkiye’nin siyasal bilincini ayakta ve pırıl pırıl tutmaktır. Oyumuzu, kişisel görüş ya da çıkarlarımız yönünde değil ulusal değerlere göre kullanmalıyız. Bu bakımdan da kavgadan uzak, medeni insanlar olarak kendi çalışmalarımızı sürdürmek zorundayız. Kavga ile hiçbir yere varamayız. Kavgalar, toplumsal değerlerimizi ve toplumun parçası olan insanı yıpratır. Elbette ki siyasal görüş farklılıkları olacaktır. Bizler bu farklı görüşlerimizi uygar bir şekilde tartışmalı ve en doğru yönü hep birlikte karar vermeliyiz. O bakımdan, toplumsal barış ve refah için; bizlere armağan ve emanet edilen Cumhuriyet’in ilkelerine sahip çıkarak onu çok daha ileri götürmeye çalışmak zorundayız.

********

“İKTİDAR, YAPAY GÜNDEMLERLE HALKI OYALAMAYA ÇALIŞIYOR”

Hikmet Sami Türk (Eski Adalet Bakanı) –Bir defa Türkiye’de büyük bir ekonomik sorun var. Büyük enflasyonlarla boğuşulduğu gibi bir durgunlukla da boğuşuluyor. İmalat azaldığı gibi ihracat da azalmış, her şey çok pahalı olmuş, insanların alım gücü düşmüş ve çoğu insan karnını zor doyurur hale gelmiştir. Bu tip zor durumlarda iktidarlar, insanların manevi duygularına seslenerek durumdan kurtulmaya çalışırlar. 18 yıldır iktidarda olan bir parti üstelik de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cami yapılması ile ilgili konularda geçmişte söylediği, “Bu konu hassas bir konudur. Ayasofya konusunda oyuna gelmeyiz.” sözlerine rağmen şu an açılmış olması, bu duruma araç olarak kullanımına örnektir.

Halkın içinde bu fikrin taraftarları olduğu açıktır. Ancak iktidar, yapay sorunlar yaratarak ülkenin içinde bulunduğu kötü tabloyu geçiştirmeye çalışmaktadır. Ayasofya cami olarak açılırken, “Türkiye egemenlik hakkını kullanıyor” gibi yüksek perdeden imajlar gösterildi. Oysa Ayasofya, müze iken de Türkiye egemenlik hakkını kullanıyordu. Devletin o dönemki yöneticileri, eşsiz bir sanat eseri olan Ayasofya’yı, “İnsanlığın tüm dinlerinin, inançlarının birleşeceği ve benimseyeceği ortak bir eser” olarak belirlemiş ve müze olarak, insanlığa mal eden bir anlayışla o kararnameyi çıkarmıştır. Fakat durum öyle bir hale geldi ki, başta o dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası ve Bakanlar Kurulu kararına imza atanları, ülkenin Diyanet İşleri Başkanı lanetleme cesaretini gösteriyor.

Ayasofya’da ilk defa namaz kılınmıyor. AKP iktidarı şu anda, dini siyasette bir araç olarak kullanarak ve bir kısım insanın manevi değerlerini sömürerek yani yapay sorunlar yaratarak birliği sağlama amacı güdüyor. Genellikle, demokratik olmayan iktidarlar bu çeşit “ulusal heyecan” yaratacak politikalara yönelirler. Bakın şu anda Libya’da, Suriye’de, Irak’ta bir cephe var ve başka ülkelerde de aynı yollar aranıyor. Terör örgütü PKK ile mücadelede açılan cephelere hiçbir sözümüz yok ancak Libya ve benzeri ülkelere askerlerimizi yollarken, Yunanistan ile Ege’de yaşanan sorunları görmezden geliyoruz. Lozan Antlaşması’na göre; Türkiye’ye ait olan 18 ada 2004 tarihinden bu yana Yunanistan tarafından işgal edilmiş durumdadır. İktidarın bize ait olan o adaları savunmadığı için halka hesap vermesi gerekmektedir.

Türkiye, çevresinde yaşanan Akdeniz, Ege, Azerbaycan-Ermenistan, Suriye ve Irak gibi bütün olaylarda tek başına kalmış durumdadır. İktidar önce ülkemizin kendi topraklarına sahip çıkmalıdır. Vatandaşlarının ekonomi sorununu, açlık sorununu çözmek zorundadır. Bu yapılanlar yaratılan suni gündemlerle halkı oyalama çabalarıdır.

*********
“SİYASET, TOPLUMUN İHTİYACINA GÖRE YOL BELİRLEMELİDİR!”

Soner Aydın (Emekli Albay) –Samimi inanç sahipleri, barışı, sevgiyi, hoşgörü ve dayanışmayı savunmalıdır. Diyanet İşleri Başkanı’nın 24 Temmuz günü Ayasofya’daki Cuma hutbesinde; önceden hazırlanan hutbe metninin dışına çıkarak sarf ettiği “bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır. Dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” sözleri, milletimizin büyük bölümü tarafından Atatürk’ü lanetlemek olarak algılanmıştır. Ayasofya’nın 1934 yılında müze yapılması, kararnamede Atatürk’ün imzasının bulunması, Danıştay’ın bu kararnameyi iptal etmesi ve konu hakkında günlerce tartışılmasının üzerine bu sözlerin sarf edilmesi, lanet algısını güçlendirmiştir. Bir din adamının; muhatabı kim olursa olsun olumsuz tavır ve söylemlerle hitapta bulunması, karşıtlığı körüklemesi doğru mudur? Samimi inanç sahiplerinin ve din adamlarının; barışı, sevgiyi, hoş görü ve dayanışmayı savunmaları, birlik ve beraberliği teşvik etmeleri gerekmez mi?

Olayın üzerinden iki gün geçtikten, duyarlı vatandaşlarımızın tepkileri çığ gibi büyüdükten, konunun suç duyurusuyla yargıya taşınması gündeme geldikten sonra Diyanet İşleri Başkanı’nın bir tek gazeteye gönderdiği yazılı açıklama; savunmasının yöntemi ve kullandığı ifadelerde açıkça “Atatürk’e lanet okumadığını” belirtmemiş olması nedeniyle tatmin edici bulunmamıştır.

Diyanet İşleri Başkanı’nın; Atatürk’e bakış açısı, göreve getirildiği günden bu yana apaçık ortadadır. Milli bayramlarımıza ve 10 Kasım’lara rastlayan Cuma hutbelerinde Atatürk’ün adına yer verilmemesi, camilerimizde uzun zamandır Atatürk’ün ve Milli Mücadele Kahramanlarımızın rahmetle anılmaması bu bakış açısını açık bir şekilde yansıtmaktadır.

Atatürk ve Cumhuriyetimize yürekten bağlı, Milli Mücadele Kahramanlarımıza saygı ve minnet duyan vatandaşlarımızın tepkilerinin yatıştırılması için devlet adamlarımızın hiçbir girişimde bulunmaması da düşündürücüdür. Bununla beraber, olayın hemen ardından; Bilal Erdoğan’ın bir televizyon kanalında harf ve kıyafet devrimlerini eleştirmesi, Albayrak Medya Holding bünyesindeki Gerçek Hayat isimli bir derginin “Şimdi değilse ne zaman, sen değilsen kim? Hilafet için toparlanın” ifadeleriyle hilafet çağrısı yapması, sosyal medyada Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun’un kaldırılması için kampanya başlatıldığı haberinin gündeme düşmesi; “neler oluyor, nereye gidiyoruz, bir yerlerde birileri bir düğmeye mi bastı?” sorularının kafalarımıza üşüşmesine neden olmuştur.

Şeriat ve hilafet düşüncesi, tarikat ve cemaatlerin yıllarca süren gayretleriyle ülkemize yerleştirilmiştir, yerleştirilmeye devam edilmektedir. Önce tarikat ve cemaatler sonra da siyaset halkımızı bu duruma getirmek için mahalle-mahalle, sokak-sokak, köy-köy teşkilatlanmıştır. Pek çoğunun ülke dışı desteklerle faaliyet sürdürdüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. ABD güdümündeki FETÖ bunun en bariz örneğidir. Emperyalist güçlerin FETÖ’den başkasına el atmadığını düşünmek saflık olacaktır. İnanç değerlerimize bağlı insanlarımız, her kesimden menfaat gruplarının siyasi ve maddi çıkarları uğruna sürekli tahrik edilmektedir. Kutsal dini değerlerimiz üzerinden siyaset yapılması, bunu yaparken milli değerlerimizin aşağılanmaya çalışılması hem inanç değerlerimizi yıpratmakta hem de milli birlik ve beraberliğimizde onarılması güç yaralar açmaktadır. Tablo ortadadır. Geldiğimiz aşamada inanç değerlerini savunan insanımız milli değerleri savunanlara, milli değerleri savunanlar da inanç değerlerini savunanlara adeta düşman edilmiştir.

Ortadoğu’da, Ege’de, Akdeniz’de, Güneydoğu Anadolu’da pusuda bekleyen bunca tehdit varken, bunların bölgemizi kendi çıkarlarına göre şekillendirmek için yıllardır çalışan emperyalist devletlerin projesi olduğu komşu devletlerin yaşadıklarıyla kanıtlanmışken, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da kardeşin kardeşe düşman edilerek bu ülkelerin ne duruma getirildiği gözümüzün önündeyken kendi içimizde halkımızı birbirine düşman edecek derecede ayrıştırmaktan nasıl bir sonuç beklendiğini anlayabilmek mümkün değildir.
Bence Türk Milleti artık inisiyatifi eline almalıdır. Allah’la aramıza kimse sokulmamalıdır. Atatürk İlke ve Devrimlerine, kurucu değerlerimize sonuna kadar sahip çıkılmalıdır. Anadolu’yu bize vatan yapan atalarımıza saygısızlığa izin verilmemelidir. Aksi halde içine düşeceğimiz durum ülkemizi kaosa sürükleyecektir. Siyaset, toplumun ihtiyacına göre yol belirlemekle yükümlüdür. Toplum bunları talep ederse siyaset de ona göre şekillenecektir. Günümüzde hatta zaman zaman muhalefet de dahil pek çok siyasi yapı ve çıkar odakları toplumun mevcut durumundan yararlanmaya çalışmaktadır. Toplumu bilinçlendirecek, toplumda milli birlik, beraberlik ve bütünlük yönünde talep oluşturacak örgütlü bir milli harekete süratle ihtiyaç vardır.

 

 

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

Solda ''yeni bir partinin doğması ihtimali'' geçmiş dönemleri de hatırlattı. Sosyal demokrat tabanda 12 Eylül'den sonra Necdet Calp'in Halkçı Partisi ve Erdal İnönü'nü...

Türkiye yeni haftaya, altın ve dövizdeki sert yükselişlerle başladı. Covid-19’da ikinci dalganın başlayacağına dair haberler ve ABD ile Çin arasındaki diplomatik geril...

Müze statüsünden camiye çevrilmesinin ardından kimliği belirsiz (?) kişilerden oluşan bir grup tarafından Ayasofya’da, Afganistan’da on binlerce insanı öldüren Taliban...

Bergama'da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevini yapan Nuri Kiraz, söylediği sözler ile tepki çekti.

''Biz Mardinliyiz. Her gelene bir MERHABAMIZ, her gidene bir EYVALLAHIMIZ vardır.''

CHP’nin “Hedef iktidar” sloganıyla yaptığı 37. Olağan Kurultay’da, Tuncay Özkan başta 4 genel başkan yardımcısı Parti Meclisi’ne giremedi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun liste...

Ankara’da 87 yaşında vefat eden, Türk basın tarihinin duayen isimlerinden ve Gazetemizin yazarlarından gazeteci-yazar Mehmet Ali Kışlalı törenle son yolculuğuna uğurla...

Yazarlar
Website Security Test