Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

ABD ''gene'' oyalıyor, yalnız kalan Türkiye sorunu nasıl çözecek?

2.8.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Türkiye, Kuzey Suriye'nin en sıkıntılı 200 kilometrelik alanında ''güvenli bölge'' oluşturabilecek mi? Bu bölge ile PKK/YPG'nin faaliyetleri kontrol altına alınabilecek ve mülteci akını durdurulabilecek mi? Türkiye, "giderek artan" mevcut sığınmacı varlığını hukuk devleti statüsünü koruyarak nasıl yönetecek? Gözlem, uzmanlara sordu.

ENGİN TATLIBAL

Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programına katılan İYİ Partili Ümit Özdağ, Türkiye'ki toplam mülteci sayısının 7 milyon olduğunu iddia etti. Kimilerine göre Türkiye, sadece Suriye'den gelen 4 milyon mülteciye evsahipliği yapıyor. Irak, Afganistan, Ermenistan, Özbekistan, Gürcistan ve Kuzey Afrika ülkelerinden gelenler de eklendiğinde Özdağ'ın ortaya attığı rakamın çok da anlamsız olmadığı görülüyor.

Durum böyleyken Rusya ve Şam Rejimi, Türkiye sınırına çok yakın bir konumda bulunan İdlib'e yönelik askeri operasyonlarını hızlandırdı. Bir haftalık hava saldırılarında 80'e yakın ölü ve 100'den fazla yaralı olduğu belirlendi. Bölgeyi takip eden Birleşmiş Milletler gözlemcileri ve gazeteciler, kentten kaçan binlerce insanın Türkiye sınırına dayandığını belirtiyor. Yaşanan gelişmeler, "Türkiye yeni bir mülteci akını ile karşı karşıya mı kalacak" sorusunu akıllara getiriyor.

Türkiye, bir süredir Hatay sınırına yakın olan İdlib'in 80 kilometre kuzeyindeki kritik Afrin ile Türkiye sınırında bulunan ve Suruç'un hemen ötesinde yer alan Kobane arasında bir "güvenli bölge" oluşturulması için siyasi girişimlerine devam ediyor. Güvenli bölge ile Türkiye, hem IŞİD, YPG ve Suriye rejimi güçlerinin tamamını 200 kilometrelik bir alandan temizlemiş olacak, hem de bu bölgeden Türkiye'ye yönelik mülteci akışını da kontrol altına alacak.

Alacak almasına ama Türkiye açısından tereyağlı ballı ekmek kıvamında görünen bu plana, bölgede söz sahibi olan diğer unsurlar ne diyecek? Amerika Birleşik Devletleri, güvenli bölge fikrini desteklemeyeceğini gayrıresmi kanallardan ifade ediyor. Milli Savunma Bakanı Akar, ABD Savunma Bakanı Esper ile görüşmesinin ardından muhatabının ne dediğine vurgu yapmadan "Eğer ABD ile anlaşamazsak güvenli bölgeyi tek başımıza kurarız" demesi, durumu ortaya koyuyor.

Suriye meselesi özelinde herkesin yanıtını merak ettiği üç soru var: Bir; Türkiye, Suriye'nin en sıkıntılı 200 kilometrelik alanında bir güvenli bölge oluşturabilecek mi? İki; bu bölge ile PKK'nın, YPG'nin, artık eskisi kadar etkili olmayan IŞİD'in ve Türkiye'nin hâlâ tanımadığı, ama S-400'leri üreten Rusya'nın başmüttefiki Esad'ın faaliyetleri kontrol altına alınabilecek mi? Üç; Türkiye, kendisine yönelen göçü durdurabilecek ve mevcut mülteci varlığını hukuk devleti statüsünü koruyarak yönetebilecek ve "sığınmacıların ülkelerine dönmelerini" sağlayabilecek mi? Bu soruları konunun uzmanlarına sorduk...

 

"BÖLGEDE 80 BİN TÜRK ASKERİ VAR, BUNLARI ORADA İLANİHAYE TUTAMAZSINIZ"

Uluç Özülker (E. Büyükelçi)- ABD'nin bugüne kadarki tutumu, ikircikli bir oyalama taktiğidir. Bunun nedeni de İran'a karşı geliştirmekte olduğu politika kapsamında, bölgede bulunan PYD/YPG unsurlarını SDG adı altında eğitmekte ve silahlandırmakta olmasıdır. Bunun altında da büyük bir ihtimalle bir Kürt devletinin temelini atma politikası vardır. Bu anlamda baktığımız zaman Türkiye'nin ABD'nin bu politikalarıyla uyuşma sağlamış olması beklenemez. Türkiye'nin buradaki esas derdi iki noktada odaklanlanmaktadır. Birincisi; güvenli bölge dediğimiz olaydır ki bu konuda da benim şahsen kuşkularım var. Trump, 20 mil veya 32 kilometrelik bir alanın güvenli bölge olabileceğini ifade etti, ama bu bölgenin günelinde PKK/YPG unsurlarının olmayacağı ve bunların eğitilmeyeceği konusunda bir garanti vermedi. Öte yandan ABD, Türkiye'nin bu bölgede tek başına geçmesinin arzusu içinde değildir ve bunu da net bir biçimde ortaya koyuyor. Körfez ülkeleri ve bazı Avrupa ülkeleri ile burada bir ortak güvenlik gücü oluşturulabilir mi diye görüşmüşlerdir. En sonunda Türkiye ve ABD bu işi yapsın demişlerdir. Membiç'te ne olduğunu gördük; ortak devriye yapılıyor ama ABD bu bağlamda verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı. Ya ABD, Türkiye ile ortak bir şekilde bu işin sonuçlanması yönüne tavır alacak, ya da Türkiye'nin müdahale etmek gibi bir durumu ortaya çıkacak.

Orada Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yaklaşık 80 bin civarında askerden oluşan bir yığılması vardır. Bu, çok büyük bir güçtür. Böylesi bir gücü orada ilanihaye tutamazsınız. Dolayısıyla ya ABD bir adım atacaktır, ya da Türkiye bir şekilde ileri sürmüş olduğu görüşlerini gerçekleştirmek için adım atacaktır.

 

"TÜRKİYE, BÖLGEDE KENDİ SORUNLARIYLA BAŞ BAŞA KALMIŞ DURUMDA"

Soner Aydın (E. Albay)- Suriye ve sığınmacılar konusunu değerlendirirken 2011 yılından bu yana bölgenin ve ülkemizin yaşadığı gelişmeleri; sonuçlarına ve yarattığı etkiye bakarak ele almak ve bundan sonra ne yapılacağına sağlıklı bir şekilde karar vermek gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle; nüfusumuzun yaklaşık yüzde beşi kadar Suriyelinin sadece insani düşünceyle misafir edildiğine ve bölge istikrara kavuştuğunda ülkelerine gönderilebileceklerine inanmanın çok zor olduğunu değerlendiriyorum. Üretimde kayıt dışı ucuz iş gücü olarak istihdam edilen, kanun dışı faaliyetlerde kullanılma riski olan, diledikleri kente yerleşerek kendi şirketini kuran, kendi dükkanını açan, eğitimde, sağlıkta, sosyal yaşamda ülkesinde asla bulamayacağı olanaklara kavuşan, ülkemizde doğan çocukları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına sahip olan bu insanları; bölgede durumlar değişse bile -önümüzdeki 15-20 yılda bunun çok zor olacağı görülüyor- kolaylıkla geri göndermenin mümkün olmayacağı kanaatindeyim. Geri gönderilmeye kalkıldığında; ülkemizde üretimde, ticarette ne gibi sorunlarla karşılaşılacağını ve bu insanların nasıl bir sosyal tepki göstereceğini kestirmenin zor olmadığını düşünüyorum. Bu insanların ülkemizdeki tarikat ve cemaatlerle ilişkileri de mercek altına alındığında sorunun görünenden de büyük olması ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir. Bu projeye bugüne kadar yaklaşık 40 milyar dolar harcandığı söylenmektedir. Bazıları bu paranın tamamının devlet tarafından harcanmadığını, en az yarısının sivil toplum örgütleri tarafından karşılandığını dillendirilmektedir. Bu sivil toplum örgütlerinin(!) tarikat ve cemaatler olması ihtimali de sorgulanmalı, eğer böyleyse; arka plandaki finansörler, yönlendiren kaynaklar ve nedenleri irdelenmeli, sığınmacıların kontrolü sadece devletin elinde olmalıdır. Bu aynı zamanda insani nedenle korundukları söylenen sığınmacıların istismar edilerek başka amaçlar için kullanılmalarını da engelleyecektir.

Rusya ve Suriye yönetiminin İdlib'i sürekli bombalaması nedeniyle oluşabilecek kayıtlı-kayıtsız sığınmacı akınının yaratacağı risklerin de bu yönleriyle değerlendirilmesi ve zamanında her türlü önlemin alınması gerekmektedir. Son günlerde bazı gazete ve televizyonlarda kutsal ve duygusal kavramlar üzerinden mevcut sığınmacıların korunması gerektiği algısı yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu algı çabası aynı zamanda halkımızın yeni bir sığınmacı akınına hazırlanması anlamına gelmektedir diye düşünmek de yanlış olmayacaktır. Sığınmacı politikası; sadece insani amaçlara göre değil, ulusal çıkarlara göre şekillendirilmelidir.

Biz Suriyeli sığınmacılara odaklanmışken bölgede neler olup bittiğine de dikkat göstermek gerekmektedir. Türkiye; Fırat'ın doğusunda 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge tesis edilmesi, PYD/YPG'nin bu bölgeden uzaklaştırılması ve bunlara verilen ağır silahların geri alınması isteğini ABD'ye iletmiş, bu kabul edilmezse güvenli bölgeyi kendi başımıza kuracağımızı beyan etmiştir. 30 Temmuz tarihindeki MGK toplantısı sonunda yapılan açıklamada da bölgede bir "barış koridoru" oluşturma kararlılığı dile getirilmiştir. Buna karşılık ABD; IŞİD'le mücadele gerekçesiyle SDG (PYD/YPG)'yi desteklemeye devam edeceği ve güvenli bölgenin 5 kilometre kadar olabileceği konusunda ısrarcıdır. ABD ve koalisyon güçleri; Fırat'ın doğusundaki hava sahasını kontrolüne almıştır, Türkiye'ye yakın Kobani ve Kamışlı'daki askeri üslerini genişletmekte, Türkiye-Suriye sınırında keşif uçuşları yapmakta ve PYD/YPG'yi tırlarla taşıdığı zırhlı araçlar ve ağır silahlarla takviye etmektedir. Bu koşullarda Türkiye'nin Fırat'ın doğusunda bir askeri harekât icra etmesi oldukça zor görünmektedir. Aksi halde ABD ve koalisyon güçleriyle karşı karşıya gelme ihtimali vardır ve bunu ne Türkiye ne de ABD ve koalisyon güçleri istemeyecektir. Ben bunun bir pazarlık süreci olduğunu, ABD'nin askeri ve ekonomik yaptırım tehditleriyle Türkiye'yi tavize zorlayacağını değerlendirmekteyim. ABD; koalisyonun ve İsrail'in desteğiyle tıpkı Irak'ta olduğu gibi bölgede bir Kürt yapılanması gerçekleştirme amacıyla bölgededir. ABD'nin nihai hedefi büyük Kürtistan'dır ve bu amacından vazgeçmesi beklenmemeli, bütün adımlarımız buna göre hesaplanmalıdır.

Rusya ise; Fırat'ın batısındaki hava sahasını kontrolü altına almış, Türkiye'nin bölgede icra ettiği askeri harekatların etkisiyle İdlib bölgesine sıkıştırılan muhalifler üzerindeki baskıyı artırmış, bunun dışındaki bölgelerde Türkiye'yi PYD/YPG ile baş başa bırakmıştır. Türkiye'nin güvenlik endişeleriyle ilgili değildir ve bölgedeki bütün faaliyetlerini Suriye yönetimiyle birlikte sürdürmektedir. Fırat'ın doğusunda nelerin olup bittiğiyle de hiç ilgilenmemektedir. Bu durum; Suriye'nin ABD ve Rusya arasında paylaşıldığını göstermektedir.

Ülkemiz; başlangıçta ABD'nin, sonra da Rusya'nın güdümüyle uyguladığı bölge politikası neticesinde bölgede kendi sorunlarıyla tek başına kalmıştır. Çevremizdeki yakın komşularımızla ilişkilerimize baktığımızda durumumuz açıkça görülmektedir. Tek seçeneğimiz milli birlik ve beraberlik bilinciyle kararlılığımızı sürdürürken, bölge ülkeleriyle ilişkilerimizi doğrudan diyalogla, ortak çıkarlar doğrultusunda geliştirmeye gayret etmektir.

 

"SURİYELİLERİN VATANDAŞLIĞA ALINMASI HUKUKİ DEĞİL VE SOSYAL OLARAK TEHLİKELİ"

Sibel Özel (Prof. Dr. - Marmara Üniversitesi Milletlerarası Özel Hukuk Anabilim Dalı)- Suriyeliler sorununun insan hakları ile ilgili sloganlar, faşistlik ithamları ve siyasal çıkarların ötesinde sağlıklı bir biçimde tartışılması ancak konuya ilişkin uluslararası ve ulusal hukuk normlarının algılanması ile mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti'nin yükümlülükleri de hukuk kurallarıyla belirlenmiştir. Suriyeliler hukuken mülteci statüsünde değildir. Suriyelilerin statüsü Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu madde 91'e göre geçici koruma statüsüdür.

Öte yandan bu statünün T.C. vatandaşlığına alınma yoluyla sonlandırılması da ulusal ve uluslararası hukuka aykırıdır. Vatandaşlık kişinin devlet ile olan hukuki bağını ifade eder. Vatandaşın yabancıdan farklı olarak devletine sadık olma borcu bulunmaktadır. Yabancının borcu, bulunduğu ülkenin kurallarına uymasıdır. Bu nedenle Uluslararası Adalet Divanı vatandaşlık iktisabının yalnızca sözlü tercih olmadığını; yeni bir devlete sadakat borcu doğurduğunu açıkça vurgulamıştır. Vatandaşlığa alınacak kişinin yeni millet kimliğinin parçası olması yani dil, kültür ve geleneksel değerleri paylaşması gerekmektedir. Sadece uzun dönem mülteciler (en az bir kuşağın geçmesi durumu) için uluslararası hukukta kabul edilen vatandaşlığa alma yöntemi, geçici koruma altında olan Suriyeliler için hukuksal bir istem olarak ileri sürülemez.

Suriyeliler geçici koruma statüsünde olmasına karşın çıkarılan yönetmeliklerle çalışma ve sosyal haklar kazanmışlardır. Ancak bu durum Türkiye'de kalıcı olmalarının altyapısı olarak değerlendirilemez. AB ile yapılan Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye üzerinden Avrupa'ya giden yasa dışı göçmenler Türkiye'ye iade edilecektir. Bir başka anlatımla mülteci ve göçmen sorununda Türkiye AB'yi korumakta ve duvar görevi üstlenmektedir. Öte  yandan Türkiye, hiçbir gelişmiş ülkenin yapmadığı biçimde, 5 milyondan çok sığınmacıya ülkesinde güvenlik ve aş sağlamaktadır. Demografik yapıyı kökten değiştiren, büyük ekonomik ve toplumsal sorunlara neden olan bu sorunda hukukun uygulanması, ırkçılık ya da faşizm olarak değerlendirilemez. Sorunun Almanya'ya işçi olarak, Almanya'nın davetiyle denetimli sayılarla giden ve Alman ekonomisine büyük katkı yapan Türk işçilerle ilişkilendirilerek konuşulması da olanaklı değildir.

Türkiye'nin değerler sistemini kabul etmeyen bir Suriyelinin vatandaşlığa alınması mümkün değildir. Türkiye'nin değerler sisteminin laiklik ve kadın-erkek eşitliği noktasında temsil edildiğini vurgulamak gerekir. Şiddet eylemlerine katılmış, laik hukuk düzenini kabul etmeyen, çokeşliliği kimliğinin bir parçası olarak gören Suriyelilerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alınmaları hukukça olanaklı olmadığı gibi, siyasal nedenlerle bu yola gidilmesi çok ciddi sosyolojik sorunlara yol açacaktır. Duygusal tavırları ve AB çıkarlarını korumayı bir kenara bırakarak, hukukun istisnasız uygulanması gerekmektedir. (Yazarın Cumhuriyet'te 29.7.2019'da yayınlanan makalesinden alıntıdır.)

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

Üçüncü kez görevine seçilen İnce, Güzelbahçe’nin ''rakı-balık'' yapmanın ötesinde bir kimliği olduğunu belirterek, ''5 büyük projeyi'' anlattı.

GÖZLEM konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara sordu; ''Çiftçinin bahtı kara kaderini kim ve nasıl kurtaracak?'' işte görüşler...

Türkiye İstatistik Kurumu, Temmuz ayında TÜFE'nin yıllık yüzde 16.65 olduğunu açıkladı. 12 aylık ortalamada enflasyon yüzde 19.91 olurken ÜFE ise yüzde 21.66 olarak ge...

Suriye'de ''Güvenli Bölge'' konusunda ABD ile ''Müşterek Harekat Merkezi'' kurulacak. Gözlem konuyu uzmanlara sordu.

Çoban Ateşi Hareketi ve Büyük Türkiye Hareketi ile ''merkez sağ parti boşluğunun doldurulması'' sürecine girildi. Ne var ki, ''olağanüstü Kurultay ile'' ortaya bir de ...

İmarı alındı; Eylülde temel atılacak olan Ege Ticaret Merkezi’nde üretim, teşhir, satış ve ihracat ''bir arada'' olacak.

Topcu ''Türk siyasetinin yanlış ellerde olduğunu'' belirterek, ''Bu gidişin önlenmesi gerek'' dedi ve ''Nasıl önleneceğini'' GÖZLEM'e anlattı.

Yazarlar
Website Security Test