Facebook ta paylaştweet le

İktidar kendi yarattığı bir çıkmazın içinde!..

16.4.2021
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin başında olan konu ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Emekli 104 amiralin bildirisi sonrasında ortaya çıkan tablo, pandemi ve “yarı kapanma” kararları, Sağlık Bakanı’nın “sorumluluğu 83 milyona” ciro etmesi, “enflasyon / dolar / faiz” derken, ekonominin içinde olduğu krizin giderek artması, CHP’nin başlattığı “128 milyar dolar nerede” kampanyası konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

 

GÖZLEM – Amiraller duyurusunda ortaya çıkan tablo konusunda görüşünüz?

K – İktidar, 104 amiralin bildirisine taslak metnin şekillendiği son anlarda eklenen “Yüce Türk Milleti’ne” başlığı ile açıklamanın gece yarısı yapılmış olması unsurlarını öne çıkararak bir “darbe çağrışımı” suçlaması atfetmeye çalıştı. Buna karşın, amirallerin bildirisindeki ortak kaygının Montrö Sözleşmesi’ne dönük gelişmelerden ziyade iktidarın Ordu’ya yönelik son dönemdeki bazı icraatları ile sarıklı amiral hakkındaki haberlerin yarattığı kaygılar olduğu anlaşılıyor. Savcılık bu kaygıların “devletin güvenliğine veya anayasal düzene karşı suç işlemek için anlaşma” suçunu oluşturduğu iddiasında bulunarak -metni şekillendirmede katkısı olduğu anlaşılan- Emekli Amiral Ergün Mengi’nin tutuklanması talebinde bulunuyor. Savcı buna delil olarak Emekli Amiral Mengi’nin bir amirale 2 Nisan’da yolladığı whatsapp mesajını gösteriyor. Mesajda “Komutanım çok sağolun, esas tepki takunyalı amiral, harp okulu giriş şartlarından irticaya karışılmasının çıkarılması ve subay astsubay kurslarında Atatürk ilke ve inkilapları derslerinin çıkarılması üzerine olacaktır. Ama grupta uzlaşı çok zordu. Bu nedenle Montrö bahanesiyle son paragraftaki mesajları veren, ‘Hedef kitle deniz kuvvetleri komutanlığı olmayan bir bildiri hazırlayayım’ dedi. Çok haklısınız ama burada Montrö’yü araç olarak kullandık. Esas endişemiz son 3 paragrafta anlarlarsa eğer. Çok teşekkür eder saygılarımı sunarım” deniliyor. Emekli Amiral Mengi Sulh Ceza Hakimliğinde verdiği ifadesinde “Bu paragrafın amacı; 15 Temmuz hain darbe girişiminde görevde olan 55 amiralin 33’ünün bilfiil bu darbeye iştirak edip, darbeci sıfatı almaları nedeniyle bu tür olayların aynı şekilde ve benzer girişimlere yol açabileceği endişesini dile getirmekti” diyor. Böylelikle Mahkeme’nin de sözkonusu metinde bir “darbe çağrışımı”ndan ziyade ülkenin geleceğine ilişkin kaygıların dillendirildiğine karar vererek, tutuklanması istenen Amiral Mengi dahil tüm gözaltına alınan amiralleri, belirli kısıtlamalarla da olsa serbest bıraktığı anlaşılıyor. Burada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “İfade özgürlüğü ‘aksi halde’ diyerek başlayan ve ülkenin seçilmiş yönetimini darbeyle tehdit eden cümleleri kapsamaz” ifadelerine karşın mahkemenin amirallerin hassasiyetini “yanlış” veya “sorunlu” görmemesi ve “Aksi halde” sözleriyle başlayan cümlede belirttikleri gibi bu durumun ileride başka 15 Temmuz’lar yaratabileceği uyarılarını “makul” veya “kabul edilebilir” bulması dikkat çekici. Demek ki bu kaygılar iktidarın güdümünde olduğu sürekli ifade edilen yargının en azından bir bölümünde bile meşru görülüyor. Buna karşın verilen kararın iktidarın tamamen dışında, iktidara rağmen verilmiş bir karar olması ihtimali de düşük. Olasıdır ki, bu konu iktidar lehine bir “mağduriyet yaratma” ile amiraller açısından bir “mağduriyet yaratmama” çizgisi arasında bir yerlerde nihayete kavuşturulmuş olacak.

 

GÖZLEM – Pandemi ve “yarı kapanma” kararları, Sağlık Bakanı’nın “sorumluluğu 83 milyona ciro etmesi” ile beraber geldi. Gerçekten “sorumlu” 83 milyon mu ve “yarı kapanma” çözüm getirecek mi?

K – Sağlık Bakanı’nın sözlerine artık gerçekten güvenmeye imkan kalmadı. Sağlık Bakanı’na göre Çin’den Aralık 2020’de 20, Ocak 2021’de 20 milyon aşı gelecekti. Şubatta 50 milyona çıkacaktı. BioNTech’den 4,5 milyon aşı temin edilecekti. Vaad edilen 50 milyondan ancak 18 milyonu geldi. BioNTech yalnızca 2.6 milyon doz gönderdi. 60 milyonu aşılamak gerekirken iki doz aşı yapan sayısı 19 milyonu bulmadı. Yine bakana göre yerli aşı Nisan 2021’de hazırdı. Ancak şu ana kadar tek bir yerli aşı Faz 2’ye geçti. Öte yandan Uğur Dündar 31 Mart tarihli köşesinde yazdığı gibi, İstanbul’da Kavacık Kavşağı’ndaki Karayolları’na ait çivi bile çakılamayacak 256 dönümlük arazi, 10 apartman katına kadar imar izni verilecek şekilde 49 yıllığına Bakan Koca’nın kurucu başkanı olduğu Türkiye Eğitim Sağlık ve Araştırma Vakfı’na ait paralı eğitim veren Medipol Üniversitesi’ne tahsis edilmişse, bu durumda Koca’nın Vakfı’na ve firmasına büyük avantaj sağlanmış oluyor demektir. Bu durumda da Bakan’ın görevini yaparken kendisine böyle bir avantaj sağlanmış olması, konuyla ilgili icraatındaki veya varsa verdiği kararlardaki “bilimselliği” iyice sorgulanır hâle sokuyor. Çıkar çatışması yaratıyor. “Gerçek sorumlu kim?” sorunuza gelince... Buna yanıt verebilmek için yeni kapanma kararlarının, öncesine göre neyi değiştirdiğine bakmak gerekiyor. Pratikte lokanta, kahvehane gibi eğlence işletmeleri Ramazan boyunca paket ve gel-al servisi hariç kapanacak. Sokağa çıkma yasağı 9’dan 7’ye çekilecek. 65 yaş üstü ile 18 yaş altına daha önceden de denenmiş bir takım kısıtlamalar getirilecek. İftar yemekleri dahil evlerde toplu buluşmalar olmayacak. Peki tüm bunlara karşın daha bayramın ilk gecesinde Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda şehit ailelerine iftar yemeği verilmedi mi? İkinci gecesi Cumhurbaşkanı bizzat bir evde iftar açmadı mı? Alınan önlemler ve kararlar daha ilk günden, hem de kararların sahibi en yüksek makam tarafından çiğnenirse, halktan bunlara ciddiyetle uyması ve bir sonuç alınması nasıl beklenebilir?

 

GÖZLEM – “Enflasyon / dolar / faiz” derken, ekonominin içinde olduğu krizin çapı, ekonomi yönetimindeki “sorumlu değişikliklerine rağmen” küçülmüyor; Sizce neden?

K – Türkiye’de yıllardan beri yürütülen yanlış ekonomi politikalarının sonucunda bugünlere gelindi. Türkiye yıllardır büyümeyi dış borçlanma ve iç tüketim ile sağlıyor. İhracat, turizm dışında gittikçe dışa bağımlı hale geldi. Bugün ihrac edilen malların maliyetinin yüzde 70’i ithal edilen mallara bağlı. Tarım girdileri de büyük ölçüde dışa bağımlı hale geldi. Böyle olunca ülkede dış borçluluğun ve israfın da etkisiyle döviz kurunun artması sonucu hem enflasyon artıyor, hem de ithal mallardaki ihtiyaçtan dolayı cari açık yükseliyor. Pandemi’nin de eklenmesiyle iç ekonomi iyice kötüye gitti. Enflasyonun baskı altına alınması için faizlerin arttırılması gerekiyor. Ancak faizlerin arttırılması ekonomideki büyümeyi durma noktasına getiriyor. Dolayısıyla iktidar kendi yarattığı bir çıkmazın içinde, çok ince bir çizgi üstünde varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Ekonomik kaygılarla Pandemi’yi ciddi biçimde düşürecek bir şekilde “tam kapanma” kararı alınamıyor. Tüm bunlara şimdi bir de, nispeten ekonominin en iyi işleyen sektörlerinden biri olan turizme dönük diploması darbesi geldi. İktidarın Ukrayna ile yakınlaşması sonucu, Rusya, sözde Pandemi’yi bahane ederek, Türkiye’ye yönelik tüm uçuşlarını, Rusların Mayıs ayındaki çok önemli 2 haftalık tatillerini de kapsayacak şekilde, 1 Haziran’a kadar durdurdu. Turizmciler bunun turizm sektöründe 2 milyar dolarlık kayba neden olacağını hesaplıyorlar.

 

GÖZLEM – Afişli, pankartlı “128 milyar dolar nerede” soru savaşı şiddetini arttırarak sürüyor. CHP “gündemin başına yerleşen” bu gelişme ile, iktidara karşı son yılların “en büyük moral ve motivasyon eylemlerinin sahibi” oldu. İktidar, “bu savaşın bir savcının ‘işgüzarlık damgası yiyen” ve de “cevabı da verilemeyen ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ gerekçesiyle başlattığı soruşturma ve afiş yasağı” kararından pişmanlık duyuyor mudur?

K – Hiç sanmıyorum çünkü bu sorunun cevabının iktidar için bir “beka” sorunu olduğu anlaşılıyor. Bazı savcılıkların “suç unsuru yoktur” demelerine karşın söz konusu afiş ve pankartlar valiliklerce indirilmeye devam ediliyor. Devletin güvenlik güçlerinin, hatta tomalarının bile bu faaliyetlere katıldığı anlaşılıyor. Yani yargısal olarak bir sakınca görülmediği, böyle bir yargı kararı olmadığı halde tüm idareler sanki fikir ve eylem birliği etmişçesine bu afiş ve pankartların indirilmesi faaliyetine katılıyorlar, bu faaliyetleri adeta “hınçla” yürütüyorlar. Buradan bu “indirme” çalışmalarının bizzat en yukarıdan organize edildiği ve yönlendirildiği anlaşılıyor.

 

GÖZLEM – Sizce “bu sorunun cevabı” neden verilemiyor?

K – Bakın en başa gidelim. Türkiye’nin ciddi bir dış borçlanması ve cari açıktan kaynaklanan döviz ihtiyacı olduğu belliyken, geçen yıl yaz ortalarına kadar, dönemin Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak, hiç şüphesiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayı ve isteği doğrultusunda, “faizin nedeni enflasyondur” teorilerini haklı çıkartmak uğruna, enflasyondan düşük faiz ortamında paralarını yatıracak yer bulamayanların yöneldiği döviz kurunu baskı altında tutmak için Merkez Bankası’nın kasasındaki dövizleri kamu bankaları aracılığıyla satmaya başladı. Bu dönemde Dolar Kuru’nu 6,8’ler civarına kadar tutmak için 128 milyar dolar harcandı. Bunu iktidar ve AKP’li yöneticiler “Ülke ekonomisine olan saldırıyı bertaraf etmek, ekonominin salgından toparlanmasına yardımcı olmak, cari açığı kapatmak” gibi gerekçelerle açıkladılar ve hâlâ açıklamaya çalışıyorlar. Durum öncelikle şöyle gözüküyordu: Yanlış bir teoriyi destekleme için yanlış tercih yaptılar. Ekonomiden anlamadıkları için faizler enflasyonun altındayken döviz satarak kurları sabit tutabileceklerini sandılar, ama yanıldılar. Ancak daha sonra, Berat Albayrak’ın ardından yerine getirilen Naci Ağbal’ın görevden alınması sürecinde ilginç gelişmeler oldu. Öncelikle, Berat Albayrak görevden alındıktan sonra CHP ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu 128 milyar doların hesabını sormaya başladı. 25 Aralık 2020’de Merkez Bankası’nın görüşüldüğü Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda CHP’li Bülent Kuşoğlu Naci Ağbal’a “Merkez Bankası’nın mevcut rezervler durumuyla ilgili bilgi vermediniz. Mevcut durumunuz nedir?” diye sordu. HDP’li Garo Paylan soruyu daha da açtı: “Bu 130 milyar dolarlık meşhur satışla ilgili soruşturma açtınız mı Sayın Başkan, net bir soru soruyorum size?”. Ağbal bu soruya olabildiğince açık cevap verdi: “Kamuoyundan talep edilen bilgiler var, takip edilen bilgiler var. ... Arkadaşlara, teknik birimlere teker teker çalışmalar yaptırıyorum. ...Bir sonraki sunumda Merkez Bankası’nın bütün faaliyetlerini yani döviz ve TL likidite yönetimine ilişkin konular da dahil olmak üzere çok daha kapsamlı bir sunuş getirmeyi istiyoruz. Bu konundaki hassasiyetiniz çok doğru bir hassasiyet. Bu konuya özel bir önem arz ediyorum... Yani bir konu gündemdeyse ve hassas bir konuysa benim o konuyu kendim kurum içerisinde çalışmam lazım, anlamam lazım, bilmem lazım. Bunları bildikten sonra paylaşılmayacak bir şey yok.” Bundan sonra muhalefet bu konuyu daha da gündeme getirmeye başlayınca ve Berat Albayrak hâlâ ortada yokken, Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkıp damadını savundu ve çevresindekilere de savundurttu. Bunlara, lütfen de olsa, yeni atanan Maliye ve Hazine Bakanı Lütfi Elvan da dahil oldu. Ancak bu kervana ilginç bir şekilde bir tek, Albayrak ile kavgalı olduğu bilinen Naci Ağbal katılmadı. Daha sonra Naci Ağbal, 200 puanlık faiz artışı sonrası Cumhurbaşkanı tarafından görevden alındı. Bu süreçte Ağbal’ın üç hafta boyunca Cumhurbaşkanı ile konuşamadığı ve randevu alamadığı ifade edilmişti. Cumhurbaşkanı’nın sadece faiz kararı nedeniyle değil, Albayrak konusunda da destek alamadığı için Ağbal’a kızmış olduğu ifade ediliyordu. Ancak olayın boyutunun daha da ileri olduğuna ilişkin ilk iddiayı, Mart sonunda, yıllarca Hazine’den Sorumlu Devlet Bakanlığı yapmış ve bu nedenle de konuya en yakın kaynaklara ulaşma imkânı olan Deva Partisi’nin Genel Başkanı Ali Babacan gündeme getirdi: “Merkez Bankası’nın 130 milyar dolarını bunlar çarçur etti. Hatta bir rivayet var ki, ayrılan Merkez Bankası Başkanımız ‘Ya şuna bir bakın, ne oldu?’ demiş. Bu 130 milyar dolar nereye gitmiş diye yapılan bir çalışma neticesinde de bu kararın alınmasıyla ilgili bir rivayet var. Doğruysa ben şaşırmam.” Babacan’ın bu açıklamasından kısa bir süre sonra da Reuters ajansı çok sayıda kaynağa dayandırdığı haberinde, Ağbal’ın görevden alınmasında o süreçte satılan dövizlere ilişkin yaptığı çalışmanın etkisi olduğunu yazdı: Reuters’in haberine göre adının açıklanmasını istemeyen üç kaynak, Ağbal’ın 2019’da Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı olduğu dönemde başlayan ve ülkenin döviz rezervlerinde yaklaşık 130 milyar dolar kayba neden olan satışı ile TL’nin değerinin korunması politikasını inceleme kararının şubat ayında Erdoğan’ın dikkatini çektiğini ve Cumhurbaşkanlığı’nda rahatsızlık yarattığını belirtti. Kaynaklardan biri “Bunun rahatsızlığı oluştu mu? Evet. Bence oluştu. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde etkili konulardan biriydi” ifadesini kullandı. Şimdi 128 milyar dolarlık döviz satışı ile ilgili ekonomistler çok “ciddi” sorular soruyorlar. Bu sorulardan en önemlileri, ekonomist Kerim Rota’nın ifade ettiği şekliyle “TCMB hangi kuruma hangi tarihte ne miktarda ve fiyattan döviz satışı yaptı? Bu kurum/kurumlardan döviz alan kamu bankaları aynı gün içerisinde döviz piyasasına ve belli bir miktarın üzerinde döviz talep eden müşterilerine hangi fiyattan ne kadar döviz sattılar? Kamu bankalarının o günkü alış maliyetinden daha düşük fiyattan yapılan satışlar varsa bunlar kimlere yapıldı?” Naci Ağbal’ın bu soruların cevabını aramış olması görevden alınmasına, CHP’nin arıyor olması pankartlarının kaldırılmasına, bazı savcılıklarca soruşturulmasına neden olduysa, ben bundan iktidarın bunu bir “beka” sorunu olarak gördüğü sonucuna varıyorum.

 

GÖZLEM – Hafta ortasında gazetelerde bir haber yayınlandı; “Türkiye’de ‘uyuşturucu ticareti yapmaktan’ yargılanan sanık, Alman makamları tarafından ‘Türkiye’de mevcut durum itibariyle hukukun üstünlüğü ilkeleri açısından önemli ölçüde eksiklikler bulunuyor’ gerekçesiyle iade edilmedi. Adalet Bakanlığı ise Alman makamların cevabını herhangi bir yorum yapmadan sanığın yargılandığı mahkemeye gönderdi”; görüşünüz?

K – Ben bu tür haberlere hep iki açıdan bakıyorum. Öncelikle Türkiye’de yargının ve adalet sisteminin geldiği nokta ortada. Demokrasiden diktatörlüğe kayan yönetim düzleminde, gittikçe daha taraflı ve güdümlü, dolayısıyla daha adaletsiz bir yargı sistemine doğru yol alıyoruz. Öte yandan bu tespiti yapmamız için kendi adalet terazisi de gittikçe bozulan, Türkiye’ye bakış açısında, istediği kadar bu hükümetin sorumluluğu olsun, tarafsızlığını, kendi değerlerini kaybeden, şirazesini ve ayarını kaçıran ve Türkiye’ye gittikçe daha “ikiyüzlü” yaklaşan sözde “Batı” dünyasına ihtiyaç yok.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar