Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Murat Kışlalı: “Muharrem İnce’nin partisi, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için kuruluyor!”

6.2.2021
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündemindeki önemli konular ve gelişmelerle ilgili sorularını yanıtladı. Kışlalı, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar, CHP’den 3 milletvekili istifası, Muharrem İnce’nin parti kurma girişimleri, Cumhur İttifakı’nın yeni “Anayasa” çağrısı, Anayasa Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu kararı konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

GÖZLEM – “Boğaziçi Üniversitesi Olayı ve bugün geldiği konum” konusunda ne düşünüyorsunuz?

K –İş çığırından çıkıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi’nin başına AKP’den ilçe başkanlığına aday olmuş Prof. Dr. Melih Bulu’yu atamasına öğrenci ve akademisyenlerin tepkileri dinmiyor. İktidar gösterilerin ve protestoların ikinci bir Gezi Parkı olayına dönüşmesinden korkuyor. Erdoğan hafta içinde, partisinin bazı il kongrelerine dönük canlı bağlantılı konuşmasında olaylarla ilgili “...bu gençleri biz ülkemizin gerçek manada milli ve manevi değerlere sahip gençleri olarak kabul etmiyoruz. Zira siz öğrenci misiniz yoksa ... terörist misiniz? Bu ülke teröristlerin hakim olduğu bir ülke olmayacak ... onun için de gereği neyse bunu yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz. Artık bu ülke Taksim’deki bir gezi olayını yaşamayacak ve yaşatmayacaktır” dedi. Ortağı, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de “Boğaziçi Üniversitesi’nden bir Gezi Parkı kalkışması çıkarmaya niyetlenmek başı ezilmesi gereken bir komplodur” diye konuştu. Ancak öğrencilerin elinde de büyük bir fırsat var. Rektör Bulu’nun istifa etmemekte ısrar etmesi, -ki kesinlikle istifa etmeyeceğini ve 6 ay içinde olayların durulacağını düşündüğünü söyledi- eğer akademisyenler de geri adım atmazlarsa protestolara devam edilmesine ve rektörün çalıştırılmaması üzerine bir zemin oluşturulmasına olanak tanıyor. Bu da rektör istifa etmez ya da ettirilmezse muhalif kesimlere tepkilerini dile getirebilecekleri ve bunun üzerinden iktidara karşı muhalefetin yaygınlaşacağı bir ortam yaratıyor. Ancak iktidarın bundan büyük korku duyduğu bir gerçek. Hatırlarsanız, geçen ayın başında, AKP’li 81 il başkanı, Erdoğan’ın talimatıyla, Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un “Adnan Menderes erken seçim kararı açıklasaydı 27 Mayıs ihtilali olmazdı” ve gazeteci yazar Can Ataklı’nın “Erdoğan seçimle gitmez” sözlerine ilişkin “...seçilmiş Cumhurbaşkanımıza yönelik bir saldırı olarak görüyoruz” gerekçesini öne sürerek suç duyurusunda bulunmuşlardı. Buradan iktidarın o veya bu şekilde, belki askerden değil ama sokaktan gelecek ‘halk öfkesini’ olası bulduğu, böyle bir ruh hali içinde olunca da, kendini korumaya almak için elindeki tüm olanakları seferber etmeye çalıştığı sonucunu çıkarmıştım. Şimdi burada da bu kaygının öne çıktığı görülüyor. Aslında iktidarın atacağı en mantıklı adım Erdoğan’ın rektörü istifa ettirmesi olur. Ancak bu da Erdoğan’ın “fıtratı”na uymaz.

GÖZLEM – İçişleri Bakanı başta, iktidarın ve AKP sözcülerinin “Rektör atamasını protesto eden Boğaziçili gençlere ve onlara destek yürüyüşleri yapan gençlere bakış açısını” nasıl yorumluyorsunuz?

K –Öğrencileri, protesto edenleri üç şekilde marjinalleştirmeye çalışıyorlar. Bir defa tutuklananların çoğunun öğrenci olmadığını, belli örgütlere üye olduğunu ileri sürüyorlar. Bu konuda iktidarın açıklamalarındaki olguların, rakamların doğruluğuna şüpheyle yaklaşmakla kalmıyorum; aynı zamanda protesto edenler arasında öğrencilerin, Boğaziçililerin olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla bu iddiaları gerçeği yansıtmıyor. Ayrıca öğrencilere doğrudan “terörist” diyorlar. Terörist’in tanımı belli. Bunların hangisi kimi öldürmüş? Hangi terör eyleminde yer almış? Terörist olmak için silah kullanmak gerek. Silah nerede? Güvenlik makamlarının elinde bir bilgi varsa; “Şu kişi şu örgüte üye, şu eylemlerde yer almış” şeklinde; açıklanmalı. İktidar bunların da ötesinde bu gençleri yaşam tarzı olarak marjinalleştirmeye çalışarak halktan gelebilecek empatiyi, desteği engellemek istiyor. Aralarında değişik yasal gruplara sempati duyan, üye olanlar muhakkak olabilir. Ancak Türkiye’nin genelinin karşı çıkacağını ve bu harekete yakınlık göstermeyeceğini düşünerek sanki tüm protestocuları LGBT (lezbien, gay, bisexual, transsexual / lezbiyen, homoseksüel, biseksüel, transbirey) üyesi olarak din-İslam karşıtı imiş gibi yaftalamak istiyor.

GÖZLEM – CHP’den 3 milletvekili istifa etti. “Muharrem İnce’nin partisini” kuruyorlar. İnce hâlâ istifa etmedi. Kurulacak partiye “sonra katılacağı” konuşuluyor; ne diyorsunuz?

K –Sanırım 1 Mart itibarıyla CHP’den istifa ederek kendi partisini kuracak. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun iktidara gelmek için belirlediği bugünkü stratejisinde İyi Parti ve Saadet Partisi ile beraber kurduğu Millet İttifakı’na, eski AKP’liler Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun kurduğu sırasıyla Deva ve Gelecek partilerini de katma hedefi var. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalması durumunda bu ittifakı dışarıdan HDP’li seçmenin destekleyeceği bir ortam oluşturma hedefi var. Kılıçdaeoğlu, bu stratejisi kapsamında, CHP’nin en başta Atatürkçü tabanının duyarlı olduğu özellikle laiklikle ilgili konulara, hissettiğinden emin olduğum hassasiyetleri göstermekte “çekinceli” davranıyor. Bunun da nedeni ittifakta birlikte yer aldığı muhafazakar – milliyetçi – dindar sağ seçmenin CHP’nin söylemlerini “din karşıtlığı” olarak alıp ittifakındaki diğer partilere oy vermeme olasılığının önüne geçmek. Hâl böyle olunca da, CHP’nin bu stratejisine inanmayan veya kabullenmeyen bir kesim Atatürkçü seçmeninde bir hayal kırıklığı, tepki doğdu. İnce bu boşluğu doldurmak üzere yola çıktı. Ben eğer normal bir şekilde seçim yapılırsa, Kılıçdaroğlu’nun stratejisinin hâlâ sonuç verebileceğine inanıyorum. Ancak gelişmeler, muhafazakâr – milliyetçi – dindar seçmeni hedefleyen partilerin Millet İttifakı’ndan çıkmalarına yol açacak bir noktaya varırsa, o takdirde CHP tabanından belli oranlarda kopmalar olabilir. Bu kopmaların çapı ve etkisi, özellikle CHP’nin Cumhurbaşkanı adayının kim olacağına göre belli olur.

GÖZLEM – AKP’li iki önemli kişinin kurdukları partiler, özellikle Gelecek Partisi’nin AKP tabanından oy aldığı görülüyor, kamuoyu anketlerinde. Muharrem İnce’nin partisi hangi partinin tabanından beslenebilir?

K –Hiç şüphesiz sadece CHP tabanından beslenebilir. Ancak seçimlerde esas önemli olanın genel seçimler değil de Cumhurbaşkanlığı seçimleri olduğu unutulmamalı. Milletvekili sayısının belirleneceği genel seçimlerde eğer İnce’nin Memleket Partisi hâlâ mevcut olan yüzde 10’luk barajı geçemezse, tabii ki muhalefetin oyları boşa gitmiş olacak. Öte yandan bugünkü Cumhurbaşkanlığı sisteminde parlamentonun işlevi son derece azaldı ve önemsizleşti. Dolayısıyla muhalefetin Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması halinde “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”e dönüşte uzlaşılacağı varsayılırsa, esas önemli olan Cumhurbaşkanlığı seçimi olacak. Tabii ki o düzene geri dönüş için Meclis’te belli bir çoğunluk kazanılması gerekir ve yüzde 10’un altında kalacak muhalif partilerin yol açacağı oy kaybı bu anlamda önemli olur. Ama ben yine de esas önemi Cumhurbaşkanlığı seçimine atfediyorum. Bunda CHP seçmeninin büyük çoğunluğunun, her ne kadar İnce’nin ideolojik çizgisine daha yakın olsalar da, Kılıçdaroğlu’nun iktidara ulaşma stratejisinin geçerliğinin daha yüksek olduğunu düşünmelerinin etkisi olacaktır. İnce, Atatürk değerleriyle tek başına iktidar olabileceğini ileri sürüyor. Kılıçdaroğlu, iktidarın ancak demokrasi tarafında buluşacak geniş bir koalisyonla gerçekleşebileceğini düşünüyor. Bence Kılıçdaroğlu daha gerçekçi. Sonuç olarak CHP genel seçimlerde potansiyelinin tamamına yaklaşacaktır ve çok büyük bir sürpriz gelişme olmazsa İnce’nin partisi marjinal oy alır. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimi başka. CHP, örneğin bana göre hiçbir ihtimali kalmayan Abdullah Gül gibi bir aday üzerinde ısrarcı olursa, bu durumda genel seçimlerde CHP’ye oy verecek seçmenin büyük bölümünün Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koyacak Muharrem İnce’ye oy vereceğine eminim. Ancak dediğim gibi, Boğaziçi’ndeki olaylar nedeniyle yeni atanan rektöre istifa etmesine dönük açık mektup yazan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş veya hayat pahalılığını sorgulayan, toplumun muhafazakâr kesimlerine hitap etmeye çalışan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu gibi başarılı belediye başkanlarının, hatta Abdüllatif Şener gibi dürüstlüğüyle itiraz edilemeyecek muhafazakâr adayların olduğu CHP’de, Gül veya benzeri bir isme adaylık şansının verileceğini hiç sanmam.

GÖZLEM – Erdoğan “hukuk reformu” sözünü vermişti. O gerçekleşmeden bu defa “Anayasa değişikliği” gündeme geldi. Cumhur İttifakı’nın “Meclis’te Anayasa’yı değiştirecek, hatta Halk oylamasına götürecek çoğunluğu yokken”, böyle önemli ve büyük bir adımın atılması konusundaki görüşünüz?

K –Cumhurbaşkanı Erdoğan, yine 12 Eylül dönemini, bildiğimiz vesayet gerekçelerini ileri sürerek yeni bir Anayasa çıkarılmasını gündeme getirdi. Oysa 12 Eylül Anayasası 1987’den bugüne 19 kez değiştirildi. Bunların 12’si AKP iktidarında gerçekleşti. Bunların içinde 12 Eylül hedefe konarak FETÖ’nün yargıyı ele geçirmesini sağlayan “Yetmez ama EVET”çilerin de destek verdiği değişiklikler ile Cumhurbaşkanlığı sistemi de var. AKP’nin kurulduğundan bu yana örneğin 2002, 2007, 2011 ve 2018 seçim beyannamelerinde sürekli 12 Eylül’ün en önemli düzenlemelerinden olan Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) yapısının yeniden düzenlenmesine, üniversitelere özerklik getirilmesine dönük sayısız taahhütü var. Hiçbirini gerçekleştirmedi. 19 yıldır iktidarda olan bir parti için hâlâ “gerekli olmuş olan” değişikliklerin yapılmadığını ileri sürmek “başarısızlığın itirafının bir başka türü” olmasının yanı sıra, halk diliyle artık “kabak tadı verdi”. Erdoğan’ın niçin yeni bir Anayasa istediği ortada. Ana fikri; iktidarının devamını sağlamak için. Erdoğan’ın talimatıyla Saray’da yürütülen ve Anayasal değişikliklere ihtiyaç duyulan bazı çalışmalara ilişkin bilgilere geçen haftaki söyleşimizde yer vermiştik. Bunların başında bir kişinin sadece iki kez Cumhurbaşkanı olabilmesine ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin iki aşamalı yapılmasına ilişkin düzenlemeler geliyor. İki kişi şartını ortadan kaldırıp, seçimi tek aşamalı yapacak düzenlemeler için Anayasa değişikliği ya da yeni bir Anayasa gerekli. Ancak iktidar bu şekildeki bir Anayasa değişikliğini Meclis’ten geçirecek, hatta en azından referanduma bile götürecek çoğunluğa sahip değil. 600 milletvekili sandalyesinin olduğu Meclis’te bir Anayasa değişikliği önerisini referanduma götürmek için 360, referandumsuz geçirmek için 400 oya ihtiyaç var. İktidarın Meclis’te, oy kullanamayacak Meclis Başkanı çıkartıldığında, bugün itibarıyla toplam 337 sandalyesi bulunuyor. Çoğunluğu olmadığına göre yeni bir Anayasa ile muhalefetin istediği “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”in gelmesi yönünde bir esneme olabilir mi? Sözcü’den Deniz Zeyrek’in hafta içinde, bu konudaki sorusuna Cumhurbaşkanlığı’nda bu konuyla ilgili en yetkin (muhtemelen ikinci) isim “Hayır. Yeni anayasanın iki kırmızı çizgisi Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile üniter devlet olacak” yanıtını verdi. Meclis’te iktidar çevresinden de gelen bilgiler de bu yönde. Öte yandan burada iktidarın “Yeni Anayasa”dan kastının “Anayasa’nın sıfırdan baştan aşağı yazılması” mı demek olduğu da açıklamaya muhtaç. Çünkü bu durumda mevcut Anayasa’ya göre değiştirilmesi dahi mümkün olmayan ilk 4 madde ne olacak? Bu maddeler aynen konularak yazılacak yeni bir anayasa için ise, eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun 2013’de gündeme getirdiği “yeni bir anayasanın yeni bir kurucu meclis ile yapılabileceği” değerlendirmesinin hâlâ güncelliğini koruyup korumadığı da değerlendirilmeli. Tüm bu konular bir yana, bu günkü durumda iktidar “Yeni Anayasa” önerisini gündeme getirerek ne yapmak istiyor olabilir? Bir taraftan İyi Parti ve beraberindeki muhafazakâr – milliyetçi – dindar seçmene hitap eden partileri CHP’den uzaklaştırmaya; CHP’yi de “terörist” diye yaftaladığı HDP ile çift-göstererek geniş kitlelere yabancılaştırarak muhalefeti yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Diğer taraftan da “memleket masası” adı altında masa kurma önerisinden tutun, “iktidarla her konuyu görüşmeye hazırız” şeklindeki açıklamalara kadar “zayıf duran” muhalif halkaların en azından aklını karıştırarak gündemi değiştirmek, zaman kazanmak ve kendi lehine uygulamaya sokabileceği düzenlemelere destek ve zemin hazırlamak istiyor.

GÖZLEM – Anayasa Mahkemesi’nin açıkladığı “Berberoğlu kararının gerekçesi” konusunda yorumunuz?

K –Çok ağır bir gerekçe. Gerekçede “Hukuk tanımaz tutumlarla Anayasa’nın öngördüğü hukuk düzenine karşı koyma anlamına gelen keyfi kararlara hiçbir hukuk sisteminde müsaade edilemez” deniliyor. Ayrıca Anayasal hükümlere uymamanın cezai sonuçları olacağına dikkat çekiliyor. Ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarını tanımayanlar hakkında gereğinin yapılması için Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ihlâl kararının bir örneğinin gönderilmesi kararlaştırılıyor. AYM kararlarını “tanımayanlar” denilerek sadece alt mahkeme üyeleri mi kastediliyor, yoksa kamuoyunda açıkça bu yönde konuşan başta Cumhurbaşkanı olmak üzere çeşitli siyasetçiler de mi kastediliyor? Bu karar gerekçesinin HSK’ya gönderilmesinin alt mahkeme üyeleri açısından olduğu değerlendirildiğinde, TBMM’ye gönderilmesi kimin açısından? CHP’li ve muhalif hukukçuların iddia ettiği gibi, “Hak ihlali kararını dikkate almadığı için Meclis kürsüsünden okumayarak CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğine iadesini sağlamayan” Meclis Başkanı Mustafa Şentop mu hedef alınıyor? Daha yüksek merciler mi? İlginç bir gerekçe. Sadece siyasi bir tarafı olması nedeniyle değil. Ayrıca oy birliğiyle alınan bir kararın gerekçesi olması da, eski İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan’ı Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na getirmek için önce Yargıtay’a atayıp oradan AYM’ye seçtirerek AYM’de otoriteyi sağlamayı hedeflediği ileri sürülen Erdoğan’ın, bu hedefinin ne derece geçerli olacağı hakkında soru işareti doğuruyor.

GÖZLEM – Sizce “HDP kapatılmalıdır” diyen ve bunu “çok ağır ifadeler kullanarak” ifade eden Devlet Bahçeli, “kendi partisinin ‘kapatma davası açma hakkı’ varken” neden açmıyor?

K –Eğer bu tercihinin nedeni siyasiyse, Erdoğan’ı zor durumda bırakmamak için veya bu sopayı daha istediği bir süre sallayıp kendi saflarını sıkı tutmak için olabilir. Ancak bunun yanı sıra hukuki olarak da böyle bir girişiminin sonuçsuz kalacağını düşünüyor olabilir. Bunun nedenini hafta içinde eski Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu Sözcü’den Saygı Öztürk’e şöyle açıkladı: “Siyasi Partiler Kanunu’nun 108. Maddesi’ne göre kapatma davası açıldıktan sonra, parti yönetimi, partinin feshine karar vermiş olsa bile, açılmış olan kapatma davası devam ederdi. Onun tabi sonuçlarına da kapatmaya neden olanlar hakkında siyaset yasağı da getiriliyordu. Anayasa Mahkemesi SPK’nın 108. Maddesi’ndeki bu hükmü iptal etti. İptal edilince şu manzara çıktı: Eğer parti yönetimi, dava devam ederken partinin feshine karar verirse, açılmış olan kapatma davası düşer. Dolayısıyla ertesi gün aynı isimle aynı parti tekrar kurulabilir. Anayasa’da şu hüküm var. Anayasa Mahkemesi tarafından temelli kapatılmasına karar verilen herhangi bir parti tekrar kurulamaz. Ama kapatma gerçekleşmeden parti yönetimi partiyi kapatırsa, dava düşeceği için, ertesi gün o siyasi parti yeniden açılabilir. O yüzden ‘Şu parti kapatılsın’ diye yapılan konuşmalar boş sözlerdir. Artık Türkiye’de bir siyasi partinin, Anayasamızda belirtilen eylemlerin odağı olduğu kabul edilse, kapatılması için dava açılsa bile kapatılmasına imkân yok.”

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test