Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Murat Kışlalı: ''Kılıçdaroğlu, muhalefet stratejisinde ‘hesaplı ve planlı’ bir değişiklik yaptı!..''

4.12.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündemindeki olaylar ve gelişmelere ilişkin sorularını cevapladı. Kışlalı, Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye yönelik olası yaptırımlar, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde iktidara yönelik “sert” muhalefeti, Muharrem İnce’nin parti kurma çalışmaları hakkında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

GÖZLEM– Ağır bir Pandemi tablosu ve ekonomide kolay kolay giderilemeyecek “olumsuz” istatistikler var. Dış ilişkiler bakımından “ABD ve AB ülkeleri ile ‘tatsız’ bir süreç” Batı dünyası ile aramıza girmiş, Biden’ın göreve başlamasını, 10 Aralık AB zirvesini bekliyoruz; iki tarafta da “yaptırım tehditleri” var. Böyle bir durumda, “birlik ve beraberlik” içinde olunması gerekirken, siyasetin zirveleri karşılıklı “çok ağır suçlamalar ile” simsiyah bulutlarla kaplı. “Virüs ve ekonomik zorlukların nefes almaz hâle getirdiği büyük kitleleri yarınları için ümitsizliğe boğan” bu tablo, siyasetçilerin hiç mi “vicdanlarını” sızlatmıyor?.. Görüşünüz?

K– Bu tabloyu bu noktaya getiren ve bu şekilde yöneten bence Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Eğer hiçbir şey göstermediyse, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu son dönemde, belki de partisini teslim etmeyi planladığı damadı Berat Albayrak’ı bertaraf etme süreci, kendisinin tüm siyaseti kendi “var olma” anlayışına göre şekillendirdiğini göstermesi açısından çok ilginç oldu. Kanımca Erdoğan açısından kendisinden daha önde gelen, ön planda olan hiçbir olgu yok. Herşeyi kendine göre yorumluyor. Bugün çok sevdiği bir akrabası yarın “hata yapmış” olabiliyor. Bugün açılım için görüştüğü kişiler, yarın vatan haini olmuş olabiliyor. Dün “Ulema”ya sorarken, bugün mahkemeyi dinleyip Ayasofya’yı açabiliyor ama yeri geldiğinde “Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımıyorum” diyebiliyor. Bunu, farklı bir şekilde, hafta içinde Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği söyleşide, kendisiyle uzun yıllar birebir görev yapmış ve muhafazakâr kesim içinde saygınlığı ve dürüstlüğü ile bilinen CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener de ifade etti: “Erdoğan’ın hiçbir zaman Berat Albayrak’tan vazgeçemeyeceği gibi bir kanaatim vardı. ... Fakat Erdoğan’ın şöyle bir özelliği vardır. Birinin varlığı, kendi varlığını tehdit ettiği zaman bütün kabahatleri onun üzerinde bırakır.”

Şener’in verdiği örnek gibi, bu bir kişi de olabilir, bir değer de olabilir. Bu açıdan bakıldığında, sizin söylediğinizin aksine, Erdoğan açısından Türkiye için hayati bir noktaya gelen Pandemi süreci veya yabancı çıkar odaklarıyla sürdürülen mücadele veyahut ekonomik sıkıntılar; kendi “beka”sından, “varolma halini sürdürme arzusundan” önemli değil. Dolayısıyla bu olguları, iç siyasette, ülkenin başında kalma, “varolmaya” devam etme amacıyla kullanıyor. Öyle olunca da bu olgular üzerinden ‘böl yönet’ stratejisine devam etmekten başka seçeneği kalmıyor. Eğer kendinden ödün verebilseydi, örneğin dış siyasette İhvancılığı bırakıp Suriye, Mısır gibi ülkelerle yakınlaşabilseydi, Pandemi sürecinde alınacak kararları hakikaten Bilim Kurulu’na bırakabilseydi, ekonomide atılması gereken adımları atabilseydi, belki algı olarak kendisi puan kaybederdi, ancak ülke olarak çok daha iyi bir durumda bulunurduk. Ancak “varolma”, “hayatta kalma” güdüsü o kadar yüksek ki, herhangi bir ödün verecek, “fedakârlık” yapabilecek durumda değil. Bahsettiğiniz, siyasetin bugünkü simsiyah bulutlarla kaplı durumunun maalesef Erdoğan’ın bu halinden kaynaklandığını düşünüyorum.

 

GÖZLEM– “Mahatma Ghandi’nin ‘pasif mücadele” stratejisini benimsemiş Kemal Kılıçdaroğlu bile son grup toplantısında, doğrudan Erdoğan’ı hedef alarak “çok ağır” suçlamalarda bulundu ve “muhalefet stratejisini değiştirdiğini” gösterdi; ne diyorsunuz?

K– İsabetli oldu. Aslında bunun hesaplanmış, planlanmış bir değişiklik olduğunu düşünüyorum. Kanımca tansiyonu düşürmeyip Erdoğan’ı veya ortağı Devlet Bahçeli’yi “erken seçime” zorlamayı, muhtemeldir ki Cumhur İttifaki bu yolu seçmeyecek olsa bile, seçmediği için “zor durumda bırakmayı” amaçlıyor. Tansiyonu yüksek tutarak “Pandemi, ekonomi, dış siyaset; sorunlara bak. Sen bu ülkeyi yönetemiyorsun. Üstelik seçimden de kaçıyorsun” mesajını daha yüksek sesle ve daha sıklıkla vermeye çalışıyor.

 

GÖZLEM– CHP Liderindeki “bu strateji değişikliğinin sebeplerinden biri” de, “Muharrem İnce’nin ‘ocak ayı başında’ parti kuracağının” açıklanması olabilir mi?

K–Muharrem İnce. Ondan daha farklı Mustafa Sarıgül. Ama yine de sanmıyorum. Muharrem İnce parti kursa dahi muhalif cephe içinden dışarı çıkmaz. Yine beraber olacağı, geniş anlamda birliktelik, ortaklık yapacağı cephe Millet Cephesi’dir. Belki CHP’yi yeterince Atatürkçü bulmayanların tepki oylarını toplayabilir ama bu oylar muhalif cephe içinde kalacaktır. Mustafa Sarıgül’ün partisinin ise CHP’den gelmesine karşın ciddi bir oy potansiyeli olacağını sanmıyorum. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun “vites arttırmasında” İnce’nin etkisinin çok büyük olduğunu tahmin etmem. Öte yandan eğer CHP, kendi çizgisine aykırı bir Cumhurbaşkanı adayını öne sürerse, Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde devreye gireceğini ve en azından ilk turda etkili olacağını düşünüyorum. Eğer olursa, zor bir Cumhurbaşkanlığı seçimi olacak.

 

GÖZLEM– Ortada “yeni kurulmuşlarla beraber” o kadar parti varken, Muharrem İnce partisi ne yapacak? “Partinin kurulma sebeplerinden biri, kamuoyu yoklamalarında ‘kararsız oy’ payının büyük olması” olabilir mi? Parti kurulursa “hangi partilerden” oy alabilir? Başarı derecesi ne olabilir?

K– Kararsız oyların çok olmasından ziyade, CHP, geleneksel anlamda Atatürkçü parti kimliğinden öncesine göre, görece uzaklaştığı için, Muharrem İnce burada ortaya çıkacak boşluğu doldurabileceğini düşünüyor olabilir. Ancak CHP’nin bu “uzaklaşmış” görüntüsünün de nedeni var. Daha sağa doğru, merkez-sağ hatta demokrat-muhafazakâr sağ ile ittifak kurup bu şekilde iktidar olabilmek. Muharrem İnce’nin iddia ettiği gibi “sadece Cumhuriyetçi çizgideki bir partinin ittifaklar kurmadan iktidar olma olasılığını” ben yüksek bulmuyorum. Dolayısıyla parti olarak ne kadar oy alabilir, çok büyük bir beklentim yok. Ancak Deva ve Gelecek partileri, Saadet Partisi gibi partilerin de parti olarak çok yüksek oy potansiyeli yok. Ama mevcut sistemde, 50+1’in “+1”i Cumhurbaşkanı’nın kim olacağını belirleyeceği için, bu partilerin hepsinin siyaset sahnesinde bir ağırlığı olacaktır ve ileri dönük bir ümit yaratacaklardır. Zaten bu yüzden Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Muharrem İnce, hatta Mustafa Sarıgül her konuştuklarında ilgi uyandırıyor, ilgiyle dinleniyorlar. Çünkü artık yüzde 1’lik bir partinin bile Türk siyasetinde çok önemli etkileri olduğu, olabileceği bir dönem yaşıyoruz. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve Meral Akşener’in önündeki fırsat ve zorluk, bu partileri muhalefet şemsiyesi altında toparlayabilmekte, bunun formülünü hem genel seçimlerde, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kurabilmekte olacak. Meral Akşener’i Cumhurbaşkanlığı’na hazırlayın, Ali Babacan’a ekonomiyi (biraz algı yönetimi amacıyla ve sol politikaları yürütecek başka bakanlıkları unutmadan) verin, Ahmet Davutoğlu’na dış işlerini değil ama örneğin Türk dünyasıyla ilişkileri verin, Saadet Partisi’ne, Muharrem İnce’ye yönetimde yer açın; böyle geniş tabanlı bir koalisyonun Türkiye için mevcut yönetime karşı bir alternatif oluşturacağını ve tam da Türkiye’nin bu dönemde ihtiyacı olan bir yönetim olacağını düşünüyorum. Ama bunu kurgulamak tabii çok zor olacak.

 

GÖZLEM– “Parti kurmak” zaten pahalı idi, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz de göz önüne alınırsa “çok pahalı” hâle geldi. Bu partinin kurulması, teşkilatlanması için “kimlerin ellerini ceplerine atacağı” merak konusu. Ne dersiniz?

K– İnanın ben Muharrem İnce’nin kuracağı partinin, CHP’nin olası başarısının önünü kesecek bir parti olacağını düşünmüyorum. İnce’nin iktidardan para alıp bununla CHP’nin önünü kesmesi “hayatın olağan akışına” da aykırı. Çünkü İnce muhalif kalacaktır ve bir şekilde muhalif cephenin içinde olacaktır. Eğer kalmazsa da zaten hedeflediği oy kitlesine ulaşamaz. Çünkü hedeflediği kitle Atatürkçü muhalif kitle. Ayrıca parti kurmak da o kadar maliyetli bir konu değil. Elbette kolay değil ancak şu kadar ilde ve ilçede yapılanmak, eğer İnce’nin CHP’ye tepki nedeniyle kendisine oy vereceğini düşündüğü ciddi bir kitle varsa, zor olmasa gerek. Burada çoğunlukla sistem şöyle işliyor. İl ve ilçe üst yönetimlerini, eğer hedef kitle yeterince büyükse, maddi olarak belli imkânlara sahip avukat, doktor, hatta işadamları oluşturuyor. Aynı ideolojik bakış açısına sahip, yönetimde olacak veya dışarıdan destekleyecek bir yönetim kademesi oluşturmak, eğer İnce’nin bahsettiği gibi kendi partisine ilgi gösterecek geniş bir kitle varsa, zor olmasa gerek. Yok eğer İnce, bu tür yöneticileri zaten bulamıyorsa, demek ki partisine ilgi sandığı kadar büyük değildir. O zaman da zaten başarısız olur ve kurduğu partiyi seçimlere sokacak noktaya getiremez.

 

GÖZLEM– Gazetemizin haftalık gündeminde “şöyle bir madde” vardı; “Pandemi var, yeni yasaklar var… İşsizlik artıyor – İstihdam azalıyor / Cari açık büyüyor – Dış borç artıyor / Enflasyon düşmüyor – Gerçek enflasyon yüzde 30’larda / TL son bir yılda yüzde 30 değer kaybetti. Ve… Gelir dağılımı hızla bozuluyor… Zenginle fakir arasındaki mesafe derinleşiyor; Orta direk fakirleşiyor; fakir yoksulluk barajının altına düşüyor iken, yüzde 6.7’lik büyüme neyi işaret ediyor?” Sizin görüşünüz?

K– Bir: Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine inanmıyorum. TÜİK yüzde 6,7 büyüme dediyse, inanın bu rakam daha küçüktür. Ama iki: Üçüncü çeyrekte ciddi bir büyüme oldu mu? Oldu tabii. Nedeni Erdoğan’ın kararıyla, o dönemde kamu bankalarının faizleri çok ciddi düşürerek büyük bir kredi kampanyasına girişmesi sonucu (üçüncü çeyrekte finans sektörü reel olarak yüzde 41.1 büyüdü) yurttaşlar ciddi miktarda kredi aldılar ve bunu değişik şekillerde harcadılar. Bankaların Pandemiden önce mart ortasında 2,85 trilyon TL olan toplam kredi hacmi, Eylül 2020’de 3,5 trilyon liraya yükseldi. Büyüme burada geldi. Bunun zararı ne? Bir defa bankalar, özellikle kamu bankaları, maliyetlerinin çok altında faizlerle kredi verdikleri için bu kredilerden zarar edecekler. Daha da önemlisi yakın zamanda geri ödemeleri başlayacak olan bu kredilerin önemli bir bölümünde ödeme zorlukları yaşanacak. Belli bir kısmı geri dönmeyecek. Çünkü zaten kredi alan yurttaşların gelirleri Pandeminin de etkisiyle ciddi biçimde düştü. Bankaların Eylül sonu itibarıyla 510 milyar liralık sorunlu kredi stoku var. Aynı tarihte bankaların özsermaye toplamı ise 570 milyar lira. Yani bankalar varlıklarını satıp, mevduat gibi yükümlülüklerini kapatsalar ellerinde sadece 570 milyar lira kalıyor. Bunun da yüzde 90’ı varlıklar içinde yer alan bu sorunlu kredilerden oluşuyor. İktidar kamu bankalarının batmasına izin verir mi? Vermez tabii, onun için bu bankaların zararları bütçeden karşılanacak. Bütçede bir fazla olmadığına göre bu zararlar ya borçlanma ile ya da para basılarak karşılanacak. Bu durumda da işte sizin bahsettiğiniz sarmalda faizler artacak, enflasyon artacak, borçlanma artacak, bunların baskısıyla döviz kuru artacak. Dar gelirlinin geliri daha da düşecek. Özellikle Pandemi önlemleri nedeniyle işinden olan veya çalışamayan restoran, kahvehane sahibi gibi 383 bin esnaf var. Bunların çalışanları ile beraber 2 milyon 100 bin kişilik bir kesim ve ailesi ciddi biçimde gelir kaybına uğrayacak. Üçüncü çeyrekteki büyüme üretim kaynaklı olmadığı için de istihdam yine düşük kalacak.

 

GÖZLEM– “Katar tutkusu” konusunda görüşünüz, sizce “tablonun bütünü” neyi ifade ediyor; altında üstünde, önünde arkasında, bu yanında öteki yanında neler olabilir?

K– Bir defa Erdoğan’ın Katar’a büyük önem verdiği kesin. Erdoğan iktidara geldiği 2003 yılından sonra Katar’a ilk olarak 2008’de gitmiş. Ondan sonra Başbakanlığı döneminde her yıl en az bir kez Katar’a gidiyor. 2014’e kadar toplam 7 kez gitmiş. 2014’ten itibaren Cumhurbaşkanlığı döneminde de Katar’a 6 ziyareti var. Katar’a önem verdiğini buradan da anlıyoruz. Mesela Cumhurbaşkanlığı döneminde Katar’dan daha fazla ziyaret ettiği sadece üç ülke var. Rusya’ya 12, ABD’ye 9 ve Azerbaycan’a 7 kez gitmiş. Katar ile geçen hafta içinde Cumhurbaşkanı’nın ifadesine göre 12 antlaşma-protokol (basına göre 10 veya 11) imzalandı. Bunlardan bir tanesi İstanbul Borsası’nın yüzde 10’unun daha sonra açıklandığına göre 200 milyon dolara Katar Ulusal Varlık Fonu’na satışıydı. Bunun ihalesi yapılmadı. Belki bir ihale yapılsaydı bu paya daha fazla verecek bir yatırımcı çıkardı. Bu antlaşmalar kapsamında bazı özel sektör firmaları da varlıklarının belli bölümlerini Katar Fonu’na sattılar. Bu özel sektör satışlarının niçin bu devletlerarası protokolde yer aldığı ayrı bir muamma. Benim tahminim Katar Fonu ülkenin adli yargısına güvenmiyor ki ayrıca bir devlet garantisi istedi. Yoksa bunlar özel şirketler arasında yapılacak anlaşmalar olarak kalırdı. Katar gibi şeriat ile yönetilen bir kabile devleti bile Türkiye’nin yargısına güvenmiyor. Özel antlaşmalarını bile devlet protokolü içinde yapıyor, buna karşın sözde dost bir ülke ancak bize dış siyasetimizde, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, KKTC’nin tanınmasında hep karşı. Katar Fonu ile yapılan bir mutabakat zaptı ile taraflar arasında su kaynaklarının yönetilmesi ve benzer konularla ilgili işbirliği de yapılacak. Katar dünyanın üçüncü büyük doğalgaz rezervlerine sahip olmasına karşın kullandığı suyu denizden arıtan doğal su yoksunu bir ülke. Su konusunda Türkiye’ye nasıl bir katkısı olacağı bir tarafa, benim aklıma bu protokolün, 44 bin dönümlük araziye sahip oldukları bilinen Erdoğan’ın çılgın projesi Kanal İstanbul ile ilgili olabileceği ihtimali geliyor. Katar ile yapılan bu anlaşmaların maddi çerçevesi tam olarak belli değil. Ancak acaba bu antlaşmalar, Türkiye’nin Katar ile olan 10 milyar dolarlık swap antlaşması ile mi ilgili? Türkiye Katar’dan geri ödenmek üzere 10 milyar dolar aldı ve karşılığında TL verdi. Katar bu TL karşılığından faiz kazanıyor. Ancak vade sonunda bu paranın Katar’a geri verilmesi gerekiyor. Bir nevi borç. Türkiye’nin döviz rezervleri eridiğine göre acaba Katar’a 10 milyar dolar yerine, Türkiye’nin Varlık Fonu’ndaki varlıklarından pay mı veriliyor? Türkiye Varlık Fonu herhangi bir denetime bağlı olmadığı için bu sorunun cevabını tam olarak bilmek mümkün değil.

 

GÖZLEM– Cumhurbaşkanı’nın bu “Katar tutkusu” çok dikkat çekiyor. Katar ile ilgili eleştirilerde konuyu çok kişisel aldığı görülüyor, görüşünüz?

K– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Katar’a ilgisinin bir ayağının bu ülkenin Arap ve İslami yapısından kaynaklandığını düşünüyorum. İki yönetim de İhvancı. Cumhurbaşkanı Katar’a güvenmeyecek de İsviçre veya ABD’ye mi güvenecek, iş yapacak? Öte yandan dünyanın üçüncü büyük doğalgaz rezervine sahip ülkesi olan Katar’da ABD’nin etkisi ve gücü büyük. Ülkenin dış güvenliğini ABD sağlıyor. ABD’nin bölgedeki en büyük üssü Katar’da. Bu üs daha yeni Katar tarafından 1,8 milyar dolarlık bir yatırımla genişletildi. Bir nevi “koruma bedeli”. Üs komutanı Tuğgeneral Tulley bu üssün önemi için “Bölgedeki 5 sorunu kapsıyor; Afganistan, İran, DAEŞ, Suriye’nin kuzeyi, Yemen” demiş. CIA’nin yayın organı olduğu iddia edilen El Cezire burada. Dolayısıyla Katar’da ABD’nin etkisi ve nüfuzu büyük. Şimdi hatırlarsanız, Rahip Bronson krizinde, ABD Başkanı Trump Erdoğan’ı diğer bazı kalemlerin yanı sıra “malvarlığını açıklamakla” tehdit etmişti. Erdoğan’ın ABD’de malvarlığı olmadığına göre, Trump bu tür bilgilere nasıl ulaşmış olabilir? Katar konusunda hafta içinde Cumhuriyet’e konuşan, uzun yıllar Erdoğan ile beraber çalışmış AKP’nin kurucularından Abdüllatif Şener “Katar sermayesi dediğiniz zaman ben biraz ihtiyatla bakıyorum. Bu neyin nesidir? Türkiye’ye Katar bağlantılı giren sermayenin, paraların, kaynakların gizli ortakları mı var, kimler olabilir? Bunları bilmiyoruz. ... Bakın, eğer bu ülkenin Cumhurbaşkanı ‘500 milyon dolarlık bir uçağı Katar bana hediye etti’ diyorsa; Katar sermayesine soru işareti koyacaksınız. Savunma sanayisine giriyor, uçak hediye ediyor. Bunun adı hediye midir, o ayrı konu” diyor. Sonuçta o veya bu şekilde Erdoğan’ın Katar’a çok önem verdiğini anlıyoruz. Katar’a son 12 yılda 13 kez gitmesi de bunu gösteriyor.

 

GÖZLEM– “Bir atanmış devlet memuru olan” Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı’nın, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı için söylediği ağır sözleri nasıl yorumluyorsunuz?

K– Yeni Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra bir parti başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanı olabildiği için Türkiye’deki sistem pratik olarak parti devleti sistemi haline dönüşmüş durumda. Bu durumda, devlette üst düzeyde çalışanlar kendilerini iktidardaki partinin mensubu gibi görüyorlar. Bunu kaymakamlarda, valilerde, milli eğitim yöneticilerinde, yargıda ve diğer pek çok üst makamda gördük. Cumhurbaşkanı’na, sözcüsü İbrahim Kalın ile beraber en yakın iki kişiden biri olan Fahrettin Altun’un da daha farklı davranması beklenemez. Düşünün, AKP sözcüsü Ömer Çelik bile Altun’dan çok daha seviyeli bir şekilde siyaset yapıyor, görüş bildiriyor. Bu yönetimde, üst düzeyde artık devlet memuru yok, parti memuru var.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test