Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Genişletilmiş Millet İttifakı’nın şu an için en makul Cumhurbaşkanı adayı Akşener görünüyor!..

9.10.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci / Yazar Murat Kışlalı, Gözlem’in ülke gündeminde iç ve dış olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. İşte görüşleri…

GÖZLEM– Sağlık Bakanlığı’nda “Menzil Cemaati’nin ağırlık kazandığı” şeklindeki iddialar yaygınken, “Askeri okul ve hastanelerin kapatılması” ve bu arada Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin (GATA) devşirilerek “Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne (GEAH) dönüştürülmesinden sonra, “hastane başhekim yardımcılığı görevine getirilen” Dr. Ali Edizer’in skandal tweet ve videoları “laik” Türkiye Cumhuriyeti adına “acı bir tabloyu” ortaya koydu. Sizce “emekli orgeneral ve genelkurmay eski başkanı” olan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar bu tablo için ne düşünüyordur?..

K– Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 15 Temmuz sonrası alınacak tedbirlerle ilgili planlamaları yaparken, Ordu ile ilgili, gerek GATA’nın dönüştürülmesi, gerek Askeri Okulların kapatılması gibi konuları hiç şüphesiz ki dönemin kendi odasında rehin alınan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a danışmış, hatta belki de bizzat onun planlarını kendi süzgecinden geçirerek uygulamaya almıştır. Kaldı ki Kayserili olan Hulusi Akar’ın muhafazakâr bir yapıya sahip olduğunu bilmeyen yok. Kendisi gibi Kayseri Lisesi’nde okumuş olan Abdullah Gül ve Kayseri’nin eski Belediye Başkanlarından Şükrü Karatepe ile beraber gençlik yıllarında çektirdikleri bir fotoğraf da hafızalarda. O zamanlardan tanıştıkları ifade ediliyor. Dolayısıyla yapısı olarak muhafazakâr olan; muhtemeldir ki 15 Temmuz sonrası Ordu’daki yeniden yapılandırmayı kurgulayan ve son dönemde de aralarında kurmayların da bulunduğu çok sayıda Atatürkçü-laik albayın emekli edilmesinde büyük payı olan bir kişiden bu gelişmelerle ilgili çok da rahatsız olması beklenemez.

GÖZLEM– Siyasi kulislerde “AKP’nin, erken seçim planlamasını iki şarta bağladığı” konusunda iddialar var. Birincisi; İyi Parti’yi ayırarak Millet İttifakı’nı bozmak. İkincisi; HDP’yi, “kapatılmak” ya da “seçimi boykot etmek” veya “HDP tabanının seçim sandığına gitmemesini” sağlamak üzere “ümitsizliğe ve bıkkınlığa sürüklemek” suretiyle seçim sonucunu etkilemeyecek duruma getirmek. “Siyasette rotasını, ‘Kürt sorunundan, ülkenin yeniden demokrasiye dönüşü için mücadeleye çevirmiş’ olan bir partiyi, ‘hesabı daha o zaman görülmüş’ 6 yıl önceki Kobani olayları protestolarına dönerek suçlu göstermenin ve önemli kişilerini tutuklatmanın başka bir izahı olabilir mi” deniliyor; sizin görüşünüz?

K– Büyük ölçüde katılıyorum. Son tutuklamalarla birlikte HDP’li Kars Belediyesi Eş Başkanı Ayhan Bilgen de görevden alındı. Kendisi 2014 Ekim’indeki Kobani olayları sonrası gözaltına alınmış, tutuklanmış, cezaya çarptırılmış ancak sonradan Anayasa Mahkemesi’nce haklı bulunarak kararı bozulmuş ve 20 bin lira tazminata hak kazanmıştı. Şimdi yeniden tutuklandı ve böylelikle HDP’nin son yerel seçimlerde kazandığı 3 büyükşehir, 5 il, 45 ilçe ve 12 belde belediyesinden elinde sadece 4 ilçe ve 2 belde belediyesi kaldı. 65 belediyeden 59’u elinden alındı. Bu tam bir haksızlık. Kobani davasındaki ana suçlama “PKK’nın başkaldırma, sokağa çıkma talimatının HDP MYK’sı aracılığıyla, halka twitter üzerinden iletilmesi.” Ülgen, bu MYK toplantısına katılmamış bile. Dolayısıyla burada bir siyasi hesap olduğu açık seçik ortada. O hesabın matematiksel tarafına bakacak olursak, son genel seçimler ile Metropoll’ün Ağustos ayı kamuoyu yoklaması karşılaştırılacak olursa; kararsızlar dağıtılmadan bakıldığında, AKP 11, MHP 3.7 olmak üzere Cumhur İttifakı toplam 14.7 puan kaybetmiş. Buna karşın CHP + İyi Parti’den oluşan Millet İttifakı ile HDP’nin toplam puan kaybı sadece 8. Bir başka deyişle Cumhur İttifakı’nın toplam oy oranı 38.8 iken, Millet İttifakı’nın HDP ile beraber oy oranı yüzde 36.4’ya ulaşıyor. Ama buna SP, Deva Partisi ve Gelecek Partisi’nden oluşan muhafazakâr muhalifler de eklendiğinde, toplam muhalif cephenin oy oranı yüzde 39,8 ile AKP’yi + MHP’yi geçiyor. Yani genişletilmiş bir muhalif cephe; özellikle Millet İttifakı’nın içine muhafazakâr muhalif partiler eklendiğinde Cumhur İttifakı’nı geride bırakıyor. Bu da bize hem iktidarın, hem de muhalefetin yol haritasını veriyor. İktidar tabii ki İyi Parti ile HDP’yi yıpratmaya çalışırken muhalif muhafazakârları görmezden gelmeye çalışacak. CHP de, İyi Parti ile ittifakı korurken, muhalif muhafazakârları da seçimler noktasında bu ittifakın içine alarak ve HDP ile dışarıdan işbirliği yaparak topluca Cumhur İttifakı’nı geçmeye çalışacak.

GÖZLEM– CHP’de Muharrem İnce, İYİ Parti’de Koray Aydın ile ilgili iddialar, bu partilerin tabanlarını rahatsız ediyor. Parti içi istikrara, Millet İttifakı’na, seçim sandığına etkileri olur mu?

K– Muharrem İnce’nin hareketi, sadece CHP’nin, bünyesinin kabul etmeyeceği Abdullah Gül veya benzeri bir Cumhurbaşkanı adayında ısrarcı olursa, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde etkisi olur. Ancak İnce genel seçimlerde CHP’ye veya muhaliflere darbe vuracak bir girişim içinde kesinlikle bulunmaz. İyi Parti’de Koray Aydın’ın etkisi daha ilk kongrelerinden ve seçimlerden itibaren belliydi. Vitrinde Meral Akşener ile merkez sağa hitap edecek eski ANAP, Anavatanvari bir kadronun yanısıra MHP kökenli isimler dengede görünürken, partinin tabanının Aydın etkisinde daha aşırı sağcılardan oluştuğu ve seçimlerde büyük oy getirebilecek kadın seçmene yönelik bir yelpaze meydana gelmediği görülüyordu. Son kongreden sonra da İyi Parti’de hâlâ yeterince kadın siyasetçi olmadığı, Akşener’in kendisiyle beraber yaratılabilecek “kadın siyaseti” algısının avantajından faydalanma yolunu seçmediği ve Koray Aydın’ın hâlâ etkili olduğu anlaşılıyor. Ancak son Kongrede Koray Aydın’ın delegelere “seçilmeyecekler listesi” diye verdiği vitrindeki merkez sağ milletvekillerini içeren listesinden sonra, her ne kadar Koray Aydın yeniden Teşkilattan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak atanmış olsa da, hiç şüphesiz hareket alanının daralacağı ve partiyi eskisi gibi dizayn edemeyeceği bana göre açık hale geldi. Artık Akşener’in merkez sağı küstürmeden, hakikaten AKP’nin son yıllardaki kutuplaştırıcı politikalarıyla boşalan bu alanda bir cazibe merkezi olma yolunu sürdürmesi gerekiyor. Bana göre Meral Akşener, sadece CHP’den değil, HDP ve muhalif muhafazakârlardan da alabileceği destek ile şu an için, Genişletilmiş Millet İttifakı’nın en makul Cumhurbaşkanı adayı olabilecek gibi gözüküyor.

GÖZLEM– Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın “yapmak zorunda kaldığı ‘Vaka / Hasta’ açıklaması” sonrasında “her gün açıklanan rakamların gerçeklerle uyuşmadığını” iddia eden Türk Tabipler Birliği yöneticilerinin ne kadar haklı oldukları ortaya çıktı. Dünya Sağlık Örgütü’nün “güvensizlik” uyarısını, birçok devletin “Türkiye’yi gidilebilir’ listelerinden çıkarması” izledi; turizm sektörümüz darbe yedi, görüşünüz?

K– Sağlık Bakanı Fahrettin Koca semptom göstermeyen hastaların “hasta” değil de “vaka” olarak kabul edildiğini ve aramızda dolaştığını açıklamış oldu. Bunun ne kadar ters bir anlayış olduğunu anlamak için Sözcü’den Yılmaz Özdil’in “Mary” başlıklı köşesini herkesin okumasını öneririm. 20. Yüzyıl başında İrlanda’dan Amerika’ya göçen, aşçı olarak çalıştığı yerlerde kronik olarak taşıdığı tifo virüsünü yayarak çok sayıda kişinin ölümüne neden olan bir kadın. Kendisinde hiç bir semptom yok. Ancak vücudunun ürettiği tifo virüsünü sürekli yayıyor. Önce 3.5 yıl zorunlu olarak alındığı karantinanın kendisi için bir hapis hayatı haline geldiği gerekçesiyle karantinadan çıkartılma talebi kabul ediliyor, ancak sonra yine aşçı olarak çalışmaya devam edip, çok sayıda kişinin ölümüne neden olunca hayatının sonuna kadar karantinada kalmaya mahkum ediliyor. Bakan Koca’nın açıklamalarından sonra Sağlık Bakanlığı kaynaklı edinilen bilgilerden gerçek hasta sayısının açıklananın sekiz katı olabileceği gibi tahminlerde bulunuldu. Sonuçta halk olayın ciddiyetini iyice kavrayamadığı için vaka sayısında çok artış oldu. Ayrıca bahsettiğiniz gibi, Türkiye’deki resmi rakamların gerçeği yansıtmadığı ve bunun da şaka gibi “ulusal çıkarlar” nedeniyle yapıldığı anlaşıldığı ve yabancılara da anlatılmış olduğu için, yabancı ülkeler kapılarını bize kapattı, vatandaşlarının da Türkiye’ye gelmesini engelleyecek önlemler aldı. Sadece turizm değil, turizmden para kazanan çok sayıda yurttaşımız sayesinde iç ekonomiye de büyük darbe vurulmuş oldu.

GÖZLEM– ABD Büyükelçisi David Satterfield’in “Türkiye'nin ABD'li ilaç şirketlerine borcunu ödememesi durumunda şirketlerin Türkiye'ye ilaç satmayı durdurabileceğini” açıklamasından sonra, benzer bir açıklamayı da Tüm Tıbbi Cihaz Üreticileri Derneği Başkanı Mustafa Daşçı yaptı. Daşçı “Devletin bu ay da ödeme yapmaması halinde artık mal veremeyeceğiz. Türkiye'nin yıllık toplam 3.5 milyar dolar tıbbi cihaz gideri var. 16 aylık alacak birikti. Yani yaklaşık 26 milyar lira olduğunu tahmin ediyoruz. Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerine ne kadar mal verdiysek, kendi sermayemizin üzerine bir de bütün mal varlıklarımızı ipotek ederek bankalardan finansman kullandık. Önümüzdeki aydan itibaren sağlık hizmetlerinde aksamalar yaşanmaya başlayacaktır. Eldeki stoklar tükendiğinde bir süre sonra ameliyatlar yapılamaz hale gelecektir. Bakanlığın önünde toplantı yapmayı düşünüyoruz. En kısa zamanda bütün Türkiye'deki üyelerimizi çağıracağım. Sağlık Bakanlığı'nın içinde devletin ve milletin başarısını istemeyen bir grup var. Bu grup bu konuyu çıkmaza sokuyor” dedi. Bu tablo için görüşünüz?

K– Liberal politikaların ülke genelinde uygulanmaya başlamasından önce, 1990’ların sonlarında özellikle SSK’ya bağlı İlaç Müessesesi ve Hıfzı Sıhha gibi kamu kuruluşları aracılığıyla Türkiye’nin en azından aşı, ilaç ihtiyacının önemli bir bölümü kamu tarafından oldukça makul maliyetlerle karşılanıyordu. 2002 krizi sonrası IMF programı ile beraber bu kurumlar kapatıldı ve Türk sağlık sektörü önemli bölümü yabancı özel sektörün eline teslim edildi. Bu gelişmelerin de özellikle son 10-15 yılda Sağlık Bakanlığı’nda çok etkili hale gelen Menzil tarikatının örgütlenmesi sayesinde sağlandığı veya en azından kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Hatta o dönemde Türkiye’de yapılan rüşvet ödemeleri için yabancı firmalar kendi ülkelerinde yargıda hesap ve ceza vermek zorunda kaldılar. Son gelinen noktada, ABD gibi ülkeler kendi sektörlerini korumak adına alacaklarının verilmesi için en üst düzeyde baskı kurabiliyorlar, ancak Türk özel sektörünün bu gücü yok. Onlara ülke içindeki 3,5 yıldır ertelenen alacaklarını alabilmeleri için Bakanlık tarafından dayatılan öneri şu: “İlaç alımlarına ilişkin alacaklarınıza yüzde 6, tıbbi sarf malzeme alımlarına ilişkin alacaklarınıza yüzde 25 indirim yapın, borcumuzu iki taksitle ödeyelim.” Devletin yerli firmalara sadece sarf, malzeme alımlarına ilişkin borcu 20 milyar lira civarında. Üç yıldır ödemeyerek enflasyon bazında, hatta düşünün döviz bazındaki kayıplarını. Bir de üstüne yüzde 25 indirim yapılması isteniyor. Bana kalırsa bu şartlarda dahi borçlarının geri kalanının tamamını alacaklarına dair bir garanti de yok. Buna karşın bütçede 2020 yılı için Kamu-Özel İşbirliği ile yapılan 13 bin 423 yatağa sahip 10 şehir hastanesine 10,4 milyar lira ödenecek para var. Üstelik bu ödeme maliyeti 2021’de 17, 2022’de 22 milyar liraya çıkacak ve 25 yıl boyunca devam edecek. Bu yük ortaya çıkınca Sağlık Bakanlığı bu yılın başından itibaren 10 adet yeni şehir hastanesini kendi yapmaya karar verdi. 12 bin 400 yataklı yeni 10 şehir hastanesi tek seferde 10,1 milyar liraya mal olacak. Devlet bir yıllık kira karşılığı yapmış olabileceği hastanelere 25 yıl kira ödeyecek.

GÖZLEM– Bunca iç ve dış olay ve gelişmelerle uğraşılırken, özellikle Doğu Akdeniz gerilimi sürerken, Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmeden sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı ve Ulusal Birlik Partisi’nin “cumhurbaşkanlığı adayı” Ersin Tatar’ın, Cumhurbaşkanlığı seçimlere 4 gün kala birdenbire “Kıbrıs’ta 46 yıldır kapalı olan Maraş’ın sahillerini halka açıyoruz” açıklaması yapması ve “Açıklanan bu kararın bizden habersiz yapılmasını kabul edemeyiz” giyen Halkın Partisi’nin koalisyondan çekilmesi ve hükümetin düşmesi” ile ortaya çıkan bu tablo konusunda görüşünüz?

K– Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Kuzey Kıbrıs’ta bu Pazar yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Türkiye aleyhine yaklaşım ve gafları ile bilinen mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı yerine koalisyonun büyük ortağı Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı Ersin Tatar’ı ön plana çıkarmak amacıyla, iç siyasette sık sık kullandığı tarzda bir “rant gösterip oy almak” taktiği uygulamak istediği anlaşılıyor. “Türkiye’ye yakın birisini seçerseniz maddi açıdan bundan faydalı çıkarsınız” tarzındaki bu yaklaşımı, özellikle Kuzey Kıbrıs’ın sadece Türkiye’ye tepkili olan değil, kararsız olan genç seçmenini de bu hedeften uzaklaştıracak bir adım olmuş gibi duruyor. Bu adıma Kıbrıs’ta tepki büyük. Siyasetten bıktığı için seçime gitmeyeceklerin bile tepkiyle sandığa gideceği konuşuluyor. Erdoğan’ın adımı ters tepmiş gibi duruyor. Kıbrıs’taki seçimlerin ikinci tura kalmasına kesin gözüyle bakılıyor. İlk turdaki favoriler Akıncı, Tatar, Cumhuriyetçi Türk Partisi’nden umut vaadeden genç ve bilgili Tufan Erhürman, Mevlüt Çavuşoğlu tarafından kurdurulduğu ileri sürülen ve koalisyondan ayrılan Halkın Partisi’nin lideri Kudret Özersay. KKTC’nin kurucusu Rauf Denktaş’ın oğlu Serdar Denktaş’a da az da olsa şans tanınıyor. Maraş açılımından sonra Tatar’ın şansının azaldığını düşünenler çok. Sonuç bu pazaryapılacak seçimlerde belli olacak. Ancak bunun da ötesinde 1974’te Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar uyarınca hem yerleşime, hem de iskana kapatılan Maraş’ın, sadece kıyısının da olsa, kullanıma açılacak olması, Doğu Akdeniz’de zaten yalnız kaldığı ve çok sıkıştığı bir anda, gerek BM tarafından tepkiyle karşılanılacak, gerekse gelecekte ortaya çıkacak istekler ve tazminat talepleri açısından Türkiye’nin başını ciddi biçimde sıkıntıya sokacak bir karar gibi duruyor. Ancak Cumhurbaşkanı’nın, kabul edilmesi için büyük çaba sarfettiği Annan Planı’nda Rumlara devredileceği hüküm altına alınmış Maraş’ı şimdi sanki yeniden işgal ediyormuş gibi kullanıma açacağını ilan ederek, iç siyasette kendine fayda sağlamak ve safları sıkılaştırmak istediğini düşünüyorum. İşin ilginç tarafı Maraş’ın plajı zaten KKTC kimliği olana açık. KKTC kimliğini girişte bırakıp Maraş’taki plajdan yararlanabiliyorlarmış. Yapılmış olan sadece bu plajın biraz büyütülmesi yanına bir asfalt yol çekilmesi. İç siyasete malzeme vermek adına iktidar Türkiye’yi yeni bir sıkıntılı yola sokmuş gözüküyor.

GÖZLEM– Enflasyon rakamları açıklandı, gene yüzde 11’lerin üzerinde bir rakam ve bu rakamlara kimse inanmıyor. Dolar, Euro ve Altın fiyatları rekor artışlara devam ediyor. Ne olacak bu gidişin sonu?

K– Türkiye İstatistik Kurumu’nun son üç ayda açıkladığı geriye doğru 1 yıllık enflasyon oranları sırasıyla şöyle: Temmuz ayı yüzde 11,76. Ağustos ayı yüzde 11,77. Eylül ayı yüzde 11,75. Yüzde 1 değil, binde 1 değil, sadece 10 binde 1 oynamış. Bunun gerçekleşme ihtimali nedir? Bu şartlarda TÜİK rakamlarına güvenmeye imkân yok. Merkez Bankası son toplantısında, eminim Cumhurbaşkanı’nın izni veya talimatını alarak, faiz oranlarını 200 baz puan artışla yüzde 10,25’e çıkarmıştı. Ama tabii ki bu yetmedi. Örneğin dolar kuru biraz gerileyip 7.6’ları gördükten sonra yine 7.9’lar civarına çıktı. Ciddi bir faiz artırımı ve bunun mevduat faizlerine yansıması olmadan döviz, altın ve diğer değerli maddelerdeki yükseliş durmaz. Benim tahminim; gerçek enflasyon çok iyimser bir tahminle yüzde 15 civarında olsa, mevduat faizlerinin bunun 1-2 puan üstüne, yani yüzde 17’lere çıkması durumunda, döviz ve altından mevduata yöneliş olabilir. Tabii dövize vergi veya el koyma gibi güven sorunları ile uluslararası konjonktür ile ilgili daha kötü gelişmelerin ortaya çıkmaması şartıyla. Buna göre Merkez Bankası’nın kısa sürede 400-500 baz puanlık bir artış yapması gerek ki, buna, ekonomiyi iyice durduracağı gerekçesiyle iktidarın kalbi yetmez. Onun için de belli bir süre daha döviz ve altın gibi değerli madenlerin fiyatlarının artmaya devam edeceğini düşünüyorum.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Yazarlar

Boris Johnson'ın, göreve geldiği 2019 aralık ayından bu yana ve özellikle pandemi boyunca, halkın gözüne girmek için elinden geleni yapmasına rağmen, etiğe aykırı kara...

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in Türkiye’nin gündemindeki olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, “ekonomide ve hukukta reform” açıklamaları,...

Yazarlar
Website Security Test