Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Türkiye için 2030 bilgi ve inovasyon toplumuna doğru

3.1.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Ülkemizi küresel sistemde üst kümelere taşıyacak muazzam bir “potansiyel” insan gücü sermayesi var. Bir yandan yönetilemeyen, kanalize edilemeyen, hayal kırıklığına uğra(til)mis bir “potansiyel”, öte yandan da dünya eğilimlerini iyi kavramış, sürükleyici, ehil ve dürüst siyasi, iş dünyası ve sivil toplum liderlerinin eksikliği güçlü şekilde hissediliyor.

Her şeyi, yeterince donanımlı olmadığı aşikar hükümete ve bürokrasiye yıkarak bu işin altından kalkmak mümkün değil. Bilgi ve İnovasyon toplumunu esasen tepeden inmeci devlet politikaları değil yaratıcı, esnek, özgür bireyler ve şirketler kuracaktır. Böyle bir ülke istiyorsak bunu biz yaratacağız.

Beyin göçü/kazanımı mentalitesinin ötesine geçmiş ve her tarafa “kazan-kazan” yararlar getiren “sınır tanımayan” çok yönlü işbirliği, mühendislik-tasarım, pazarlama/satış ve finansman ayakları sağlam bir paket, insan kaynaklarına yatırım zorunlu.

OECD’de çalıştığım dönemde bu sürecin en etkili şekilde nasıl çalıştırılabileceğine ciddi kafa yormuştuk. Özellikle enerji, ilaçta biyoteknoloji ve bilgi-yoğun hizmet sektörlerine eğildik, altı OECD ülkesini – Avusturya, Finlandiya, Japonya, Hollanda, İsveç ve İngiltere – derinliğine inceleyip birbirleriyle kıyasladık. Yol gösterici nitelikte bazı “iyi uygulama” prensiplerini ortaya koyduk.

 

Maliyet ve kalite üstünlüğü yetmez

İş dünyası için bugünün temel konusu artık tek başına kalite ve verimlilik değil, bu uygulamaların  “kod”ları çözüldü. 1980’lerde ABD esas olarak Japonya’dan gelen bir rekabet baskısını ensesinde hissetmişti. Bu meydan okumaya karşılık verebilmek için maliyetlerin azaltılması, operasyon etkinliğinin arttırılması ve kalitenin iyileştirilmesine ağırlık verildi. Ekonomi, başarılı şekilde kitlevi üretim yerine kalite yönetim kültürüne geçişi yaşadı. Bu dalga da bütün dünyaya yayıldı.

Oysa bugünün dünyasında maliyet ve kalite piyasada oyuncu olmanız için yeterli değil. Size rekabet avantajı sağlamıyor tek başına. Küresel ekonomik entegrasyon güçleri ve teknolojideki ilerlemeler daha farklı ve karmaşık bir meydan okuma yaratıyor.

Rekabet üstünlüğünü sürdürmek istiyorsanız yeni piyasalar, yeni iş modelleri ve yeni ürünler yaratmak, müşteriye kazandırdığınız değeri arttırmak, yaratıcı insan kaynaklarınızı geliştirmek, telif hakları düzenini iyi öğrenmek ve menfaatlerinizi ilerletmek için kullanmak, dahası sürekli küresel düzeyde inovasyonu sağlayıcı çaba içinde olmak ve bunları kurumsal olarak teminat altına alacak bir organizasyon yapısı geliştirmek zorundasınız.

Görülen o ki, tarih sahnesine çıkan “jenerik” karakterdeki teknolojilerin geliştirilip ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürülmesinde yetkinlik kazanan uluslar dünya pazarlarında rekabet üstünlüğüne sahip oluyor. Dünya ticaretindeki paylarını artırarak toplumsal refahlarını hızla yükseltebiliyorlar.

Bir zamanların Büyük Britanya İmparatorluğu’nun dünya pazarlarında kazandığı rekabet üstünlüğünün temelinde, büyük ölçüde, buhar teknolojisini geliştirme ve uygulama alanına koymadaki başarısı yatar. Japonya ve Güney Kore’nin dünya pazarlarındaki yükselişleri ve kalkınmalarında da, mikro-elektronik temelli enformasyon ve telekomünikasyon teknolojilerinin oynayabileceği devrimsel rolü zamanında kavramaları ve bu teknolojileri geliştirerek ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürmede kazandıkları yetkinlik önemliydi.

Bu süre kısaldı teknolojideki sıçramalar sayesinde. Artık 10 yılda ülkeler ulusal gelirlerini ikiye katlayabiliyorlar, geçmişte olduğu gibi klasik kalkınma aşamalarını sırasıyla geçmeden.

 

Doğru sinerjiyi yakalamak 

LSE’den okuldaşım Garry Hamel, birçok şirketin yaratıcı olarak kurulmadığını, taklide dayandıklarını ve öyle kalacaklarını söylüyor.  Açık kültürün yaratıcılara, inovasyon sistemi oluşturmaya çalışanlara getirdiği yararları tartışıyor. “Açıklık” bu sürecin en temel unsurlarından birisi olarak görülüyor.

Önemle üzerinde durulan diğer bir konu “işbirlikleri”. İnovasyon, araştırmaya yatırım ve büyük, orta ve küçük şirketler, üniversiteler ve hükümet arasında “sınır tanımayan” işbirliği gerektiriyor. İşbirliği düzenlemeleri daha yüksek inovasyon verimliliği doğuruyor. Bugünün eğilimleri yaratan yaratıcı firmalar arasında değilseniz yarının kopyacıları, taşeronları olarak kalmaya mahkûmsunuz.

İnovasyon herkesin işi. Küçük ve büyük şirketler farklı biçimlerde inovasyon gerçekleştiriyorlar. Büyükler genellikle daha sistematik, küçükler ise fırsatçı. Ama olgun endüstrilerde bile inovasyon mümkün. Özellikle KOBİ’lerin yenilik yaratmaya kesinlikle gereksinimleri var.

İnsan kaynaklarının niteliği köklü değişime uğruyor. “Brain drain/gain” mentalitesi yerine beynin uluslararası mobilitesinin her tarafa sağlayacağı yararlar ön plana çıkıyor. Tek konuda uzmanlaşmış insanlardan ziyade 'T-biçimli' çok yönlü insanların diğerlerine kıyasla daha yaratıcı olduğu söyleniyor.

Genç insanların, özellikle de millenial kuşağının, daha yaratıcı olduklarına dair yaygın kabul gören bir kanaat var. Doğrudur, gençler bizim gibi dünün belli kalıplar, disiplinlerle sınırlandırılmış dünyasında yetişmediler. Lakin, yaşlılarda da gençlerde olmayan belli üstünlükler var. Daha deneyimli oldukları için bir sorunu yeni bir çerçeveye oturtmakta ve daha geniş perspektiften bakmakta gençlerden daha iyiler.  Aslında genç ya da yaşlı olsun yaratıcı insanlar sadece aldıkları parasal ödüllerden ziyade yaptıkları işin içeriği ile motive oluyorlar. Aralarında doğru sinerjiyi yakalamak başarının ön koşulu.

Ne kadar şikayetçi olsak da hükümetleri inovasyon tablosuna çekmek gerekiyor. Zira kamu sektörünün satın alım gücü her ülkede muazzam boyutlarda. Bu güç, inovasyonun dörtnalagitmesine zemin hazırlayabilir.

 

Henüz tren kaçmadı yeni fırsat pencereleri açılıyor

Bunlardan yararlanabilmek için stratejik coğrafya, insan kaynağı, dinamizmi, zengin tarihi ve kültürel birikimine sahip Türkiye’nin uzun vadeli bir rüyası olmalı. Öyle bir rüya ki, doğru yönetildiği zaman bu ülkeyi 2030’a kadar ekonomik refah, kültürel yenilenme ve jeopolitik etkinlikte dünyanın ilk on gücü arasına yerleştirebilsin.

Hepimiz biliyoruz ki, alışılmadık görüşleri, köklü değişimleri, uygulamaları ancak belli kalıpların esiri olmayan, aykırı, yaratıcı beyinler ortaya koyabilir. İhtiyacımız olan, öyle masa başında üç-beş uzmana hazırlatılmış bir gelecek vizyonu değil, “küresel” ortak aklı da harekete geçirecek, kurumsal öz güveni ve umut tohumlarını yeniden yeşertecek, hem ayakları yere basacak hem de bizi hayallere daldıracak bir vizyon gerekiyor.

Çok uzaklarda görünüyorsa da stratejik “Türkiye Vizyonu" için hedef olarak 2030’un seçilmesi kitlelere istikamet göstermek, motivasyon sağlamak bakımından önemli. Böylesi bir vizyon, tarımdan eğitime, yabancı yatırımlardan bilgi ekonomisine, dış politikadan su sorununa, sürdürülebilir kalkınmaya, güvenlik mimarisinden kent planlamasına, Asya’ya açılımdan alternatif enerji kaynaklarına, kültürel yenilenmeye kadar uzanan geniş bir menzilde değişen dünyanın ve değişemeyen Türkiye'nin fotoğrafını çekmeye, geleceğe dönük eğilimleri, görüş ve önerileri, kestirimleri paylaşmaya çalışmalıdır.

Belki gelişmenin ve refahın nimetlerini bugünden tatmak isteyenler haklı olarak bir kuşak ötesinde gerçekleştirilebileceği “söylenen” gelecek vizyonuna pek kulak vermek istemeyebilir. Onları mevcut yaşam koşulları ve fırsatlar çeyrek yüzyıl sonraki öngörülerden, akademik egzersizlerden daha fazla ilgilendiriyor.

Ne yazık ki, AK Parti’nin bayraktarlığını yaptığı (benim de 1994’ten bu yana kitap ve makalelerimde savunduğum) 2023 vizyonu laf-u guzaftan öteye geçemedi; bu gidişle hedeflerin yarısına bile ulaşılması çok zor görünüyor.

Stratejik vizyonun benimsenmesi ve belli ölçülerde hedef alınabilmesi için onun sadece en fazla sesi çıkanların çizgisinde değil mümkün olduğunca ülkedeki tüm sosyal katmanların katkıları ile oluşturulması gerekiyor. Siyasi partilerin, birbirlerine alternatif "iktidar dönemi" stratejileri de çıkartılmalı, bunlar siyasi rekabetin temel referansları haline getirilmelidir.

Dahası, iş dünyası, sivil toplum kuruluşları ve silahlı kuvvetler de aynı şekilde gereksinim ve menfaatleri ışığında kendi gelecek vizyonlarını, senaryolarını geliştirip, bunları kamuoyu ile en geniş şekilde paylaşmalı, telkinler ışığında gözden geçirmeli.

 

2030 yolunda öncelikteki beş hedef 

- Yeni Siyasi Mimarı ve İç Barışın Tesisi. Mevcut siyasi sistem, kesinlikle Türkiye'nin önünü tıkamakta, gelişmeyi kösteklemekte ve umut vaat eden geleceğini karartmaktadır. Ülkeyi yeniliklere açacak liberal, esnek, yaratıcı, profesyonelliğe dayalı, bilgi ve deneyime önem veren, çapraz denetime tabi güçlü iktidarlar yaratacak, kişilerin özgürlüklerini alabildiğine geniş tutacak, sorumlulardan hesap soracak, her türlü kurumsal hegemonyaya karşı koruyucu, katılımcı yeni bir siyasi sistem çerçevesinde "yönetebilen demokrasi"ye geçilmesi başta gelen önceliktir. Tekerleği yeniden icat etmeden, dünyadaki başarılı örneklerden ders ve ilham alarak, değişim rüzgarlarının gereği icraatları yapacak güçlü bir iktidar yaratacak siyasi bir mimari tasarım gerekiyor. Bu olmadıkça diğer önerilerin hayata geçirilmesi mümkün değildir. Bu amaçla gerekli anayasal ve yasal düzenlemeler bir an evvel gerçekleştirilmeli, Siyasetin hammaddesinin kaliteli insan olduğu gerçeğini de ihmal etmeden.

Yolsuzluk, rüşvet ve ehliyetsizlik yüzünden kirlenmiş sistemi ıslah edecek, başarı gösteremeyen lider ve kadroları kriz yaratmaksızın demokratik yöntemlerle tasfiye edecek siyasi etik kuralları geçerlik kazanmalı. Devleti korumak ya da kurtarmaktan ziyade hangi dini inançta, ya da etnik kökenden olursa olsun bireylerin yaşam standartlarını ve özgürlüklerini iyileştirmek temel hedef olmalı. En önemlisi de, Türkiye'nin siyasi ve yönetsel bakımdan kendi evinin içini düzene koymadan diğer iddialı hedeflerini gerçekleştirmesinin mümkün olmadığının kafalara kazınması. Gelir dağılımı ve bölgesel gelişmişlik düzeyi bakımlarından Bangladeş ile İsviçre'nin yan yana yaşıyor olması, sadece utanç verici bir manzara arz etmekle kalmıyor, aynı zamanda siyasi istikrarı ve ekonomik geleceğimizi de ciddi şekilde tehdit ediyor.

- İnsan Sermayesi, Teknoloji ve Sürdürülebilir Kalkınmaya Yatırım. İnsan varlığı bir ülkenin bugün olduğu gibi gelecekte de en değerli sermayesi olacaktır. Onun eğitimi, sağlığı, sosyal güvencesi ve doğru yerde istihdamı ülkeyi dünya rekabet liginde üst sıralara taşıyacaktır. Akıl ve bilim ışığında bugününden haberdar ve geleceğe umutla bakan, uluslararası çapta, özgüveni yüksek insan yetiştiren, bilim ve teknolojiyi rehber edinen, zengin kültürel, dini ve tarihi çeşnimizden esinlenen, dış dünya ile de uyumlu eğitim ve ahlaki değerler sistemi yaratılması, muhafazası öncelikli hedefler arasında olmalıdır. Zira en iyi siyasi sistemi de inşa etseniz uygulamada etkinlik insan kalitesine bağlıdır.

Özgür, sorgulayıcı düşünceye, tüketimden çok üretmeye, yaratmaya, paylaşmaya, kültürel aydınlanma dönemine zemin hazırlayacak ve ortak değerlere saygıya ağırlık veren bir eğitim sistemi olmazsa olmaz koşuldur. Okuldan ayrılınca bitmeyen yaşam boyu eğitim ihmal edilemez bir sorumluluktur. Yoksul kesimlerin önünü de açacak fırsat eşitliğini ve eğitim kalitesini arttırmada devletin öncü rolü vardır. Kadın ve çocuğa özel önem atfeden, kadınların toplum yaşamında ve ekonomideki rollerinin güçlenerek artırıldığı, cinsiyet ayrımının giderildiği bir sistem geliştirilmelidir. İnsanların emeklilik dönemleri ve sağlık sorunları ile ilgili belirsizliği giderecek, bu alanlarda hem insanı hem de ekonomik çözümleri getirecek bir yaklaşıma yönelmeliyiz.

2030’a giden yolu açmaya bizden sonraki kuşaklar devam edeceklerinden çocuklara, gençlere yatırım aslında kendimizin ve ülkenin geleceğine yatırımdır. Bu konuda kamu ve özel kaynak tahsisinde hiç bir fedakarlıktan kaçınılmamalıdır. Getirisi maliyeti ile ölçülemeyecek kadar yüksektir. Teknoloji geliştirip üretmeden günümüz dünyasında ekonomik ve siyasi üstünlük kazanılamaz. Dahası, kalkınmanın, gelecek nesillerin ekolojik bakımdan dengeli, kirlenmenin asgariye indirileceği yerküremizde yaşama hakkını ellerinden almayacak şekilde, çevre dostu üretim teknikleri ve politikaları çerçevesinde yürütülmesi de gerekiyor. Ülkemizin gıda, su ve enerji ikmal güvenliğinin sağlanması öncelikli hedefler arasına katılmalıdır.

- Uluslararası Rekabet Gücünün Arttırılması. Özel sektörün lokomotif rol üstleneceği, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ekonominin bel kemiğini teşkil edeceği, ülkemizin karşılaştırmalı üstünlüklerini yansıtan, uluslararası rekabet gücüne sahip, tekelleşmeyi kaldırıp adil rekabetin yerleştirileceği, devletin rant dağıtımı yerine temel hizmet ve altyapıyı - özellikle de gerekli hukuki ve kurumsal çerçeveyi - sağlayıp denetim ve hakemliği üstlendiği, sosyal sorumluluklarını ihmal etmediği, serbest - fakat "fanatik" olmayan -- piyasaya dayalı bir ekonomik sistem başlıca hedef olmalıdır.

Döviz kuru, faiz, İMKB endeksi izlemekten başını kaldırarak uzun süreli ve sürdürülebilir dünya çapında rekabet gücünü hangi sektörlerde gerçekleştirebileceği ortaya net şekilde konulmalıdır. Dünyada bilgi ekonomisine doğru gidiş, hatta geçiş var. Yeni servetlerin, varlıkların çoğu bilgi üretmek, teknoloji geliştirmek, yeni teknolojileri uygulama yoluyla elde ediliyor. Bilgi ve teknolojiye sahip ülkeler, üretimlerini, varlıklarını, servetlerini, aynı düzeyde bilgi ve araçlara sahip olmayanlara göre çok daha hızlı arttırabiliyorlar. Ülkelerin zenginliklerini artık doğal kaynaklar değil, insan öğesi belirliyor. Kalkınma için bilgi üretmek, kullanmak, en azından dünyada üretilmiş bilgileri, geliştirilmiş teknolojileri uygulamak zorundayız. Türkiye artık insanını eğiterek yenilikçi, girişimci, yaratıcı insan yetiştirmek, bu gelişmeye ayak uydurmak ve bilgi odaklı ekonomi olmak zorundadır.

Birimleri uyumlu ve eşgüdüm içinde, açık, dürüst, demokratik, hızlı ve verimli çalışan bir devlet çarkı, sağlıklı bir ekonomik sistemin de teminatıdır. 21. yüzyıldaki konumumuz, uluslararası piyasalarda rekabet edebilme ve başarma gücümüze bağlıdır. Sanayileşmek ancak yaratılan sanayilerin dünya ölçeğinde rekabetçi olmasıyla ölçülebilir. Türkiye'nin karşılaştırmalı üstünlüğü bulunan tarım, turizm, tekstil/giyim, inşaat ve savunma sektörlerinde yeni bilgi sanayi ve teknolojileri hakim kılınmalıdır. Geleceğe dönük enerji arz-talep senaryosu, temiz, yenilenebilir ve maliyet açısından rekabeti aşındırmayacak enerji kaynakları esas alınarak geliştirilmelidir.

- Dış İlişkilerde "Balans Ayarı". Ülke içi siyasi istikrarın temini, insan sermayesine yatırım ve uluslararası ekonomik rekabet gücünün arttırılması, dünya jeopolitiğindeki konumumuzu daha da sağlamlaştıracaktır. Ekonomik kalkınmamızın ve acil ihtiyaç duyulan diğer iç reformların tamamlanması için bölgemizde mutlak barış ve istikrar kuşağı oluşturmamız gerekiyor. Bu stratejik hedef, komşu ülkelerle güven tazelemeyi ön planda tutan yeni bir işbirliği anlayışı geliştirmemizi, dünyanın geleneksel/yeni yükselmekte olan güçleri ile ilişkilerimizde Soğuk Savaş sonrası dönemin gerektirdiği ve hala mevcut politika/yapılara yansıtılamamış olan "balans ayarı"nı yapmamızı zorunlu kılıyor.

Nasıl savaş askerlere bırakılamayacak kadar önemli ise dış ilişkiler de sadece diplomatlara ve siyasilere bırakılamaz. Özel sektör, basın, diğer kamu kurumları, silahlı kuvvetler, sanatçılar ve diğer sivil toplum kuruluşlarının yaklaşımları da bunların ilgi ve menfaatleri ölçüsünde dış ilişkilere yansıtılmalıdır. Şovenist ve meydan okuyucu yaklaşımlardan ziyade yapıcı işbirliği ve diyalog kültürü vurgulanmalıdır. Küresel ekonomide barışsever ülkeler arası rekabet kalıcıdır. Nihai hedef, dünyada "en büyük" ya da "en güçlü" ekonomilerden, "en modern" silahlı kuvvetlerden birisini değil, dünyanın "en mutlu" ve "en müreffeh" insanlarının ülkesini inşa etmek olmalıdır.

 

Son Söz

Özlediğimiz kapsamlı ulusal ortak vizyonun saç ayakları, masa başı çalışmaları ile değil, ancak bu tür katılımcı bir yaklaşımla belirlenebilir. Yaratılacak karşılıklı menfaat bağları bu hedeflerin uygulanma aşamasında kıskançlıkla sahiplenilmesini, denetlenmesini de temin edecektir. Unutmayalım ki, sahiplenilmeyen bir vizyon, gündemi kısa süre işgal ettikten sonra tozlu raflarda yerini alır.

Bugünden yarına gerçekleştirilecek hedefler değil bunlar.

Kimileri çok süratle kimileri zamana yayılarak icra edilebilir. Önemli olan toplumun en geniş kesimlerinin bunlar üzerinde mutabakata varıp iktidarı baskı altına alması, kalitenin vitrine çekilmesinin sağlanmasıdır. Aslında sekiz yıla yayılacak iki iktidar dönemi Türkiye'nin çehresini değiştirecek nitelikte köklü başarılara imza atılması için yeterli bir süredir.

Ancak büyük hayalleri, rüyaları olanlar büyük başarılara imza atabilirler. Unutmayalım ki, Atatürk zamanının tüm olumsuz koşullarına ve yetersizliklerine karşın 1923-1938 zaman diliminde, yani sadece 15 yılda, Osmanlı'nın küllerinden dipdiri bir Cumhuriyet kurmayı başarmıştı. Düşünürseniz bu sürat ve bilgi çağında 10 yıllık bir süre olan 2020-2030 arasında neler neler yapılabileceğini ve yapamadığımızı. Ve de önümüzdeki bu zaman diliminde bizleri bekleyen çetin meydan okumaları.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test