Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Türk-Çin ilişkileri, nasıl dengeye oturtulabilir?

13.12.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Çin ile ABD arasındaki ticaret, teknoloji, döviz savaşlarını, jeopolitik gerginlikleri, enerji ve kaynak savaşlarını 21inci yüzyılın vizyoner “Kuşak ve Yol” girişimini saha kenarında oturan seyirciler gibi izleyemeyiz. Biz de çoktan önümüzdeki on yılları şekillendirecek, ancak henüz yerli yerine oturmamış olan bu “yeni büyük oyun”un bir parçasıyız. Dinamikleri içinden yaşıyor, etkileniyoruz, mütevazı ölçülerde de etkilemeye çalışıyoruz.

“Kızıl” kapitalist Çin, bu değişimin ve yeni oyunun en önemli aktörlerinden birisi. Serbest piyasa, serbest ticaret, serbest sermaye amentüsünün en ateşli savunucusu konumuna kayarken, ABD, AB ve Japonya sermaye akımlarının, ticaretin kontrolü, himayecilik, ekonomik milliyetçilik, vergi cennetlerinin ortadan kaldırılması, insanların serbest dolaşımının kısıtlanması gibi yelpazenin diğer ucundaki küreselleşme karşıtı adımları atıyor, politikalar benimsiyor.

 

Amerika’nın Bretton Woods’dan bu yana ele geçirdiği küresel ekonominin geleneksel liderliği artık emin ellerde değil. Donald Trump, ülkesinin rolünün dünyada liderlik yapmaktan ziyade “Önce Amerika” prensibi etrafında gelişeceğini berrak şekilde ortaya koyuyor.

Tarih bize göstermiştir ki, küresel düzenin lideri kendisini geriye doğru çektiğinde yerini boşluğa, istikrarsızlığa, belirsizliğe ve kaosa bırakabilir. Nitekim hatırlarsanız, Büyük Depresyon, uluslararası ekonomik sistemi istikrara kavuşturmada sorumluluk üstlenmede İngiltere’nin muktedir ve ABD’nin ise istekli olmaması nedeniyle çok genişledi, derinleşti ve uzun sürdü.

Trump’ın Kuzey Amerika ve Asya Pasifik için öngördüğü serbest ticaret antlaşmalarını bozma, Çin ile ticaret savaşları başlatma niyeti hiç kuşkusuz beraberinde siyasal denklem değişikliğini de getirecektir. Rusya’yı ikincil rakip olarak gören Trump yönetimi jeopolitik radarının tam merkezine Çin’i oturtmakta, bu ülkeyi küresel ekonomik ve finansal piyasalarda sıkıştıracak bir dizi önlem getirmeye çalışıyor.

Bu adımlar tabii ki sadece ekonomik araçlar ile sınırlı değil. Güney Çin Denizi’nde egemenlik iddiaları, Tayvan ile ilişkiler, Çin-Japonya gerginliği, “Malakka İkilemi”, Hindistan’ı “karşı ağırlık” olarak sahaya sürme, ASEAN’ı “kalkan” olarak kullanma, “yumuşak karın” olarak gördüğü Tibet ve Sincan-Uygur Özerk Yönetim Bölgesi’ni daha da kaşıma ve “Kuşak ve Yol” girişimini tökezletme, enerji ve emtia akisini sekteye uğratma gibi geniş çaplı jeopolitik hesaplar gündeme gelebilir.

Bu gelişmeler, “ABD’nin bırakması halinde küresel ekonominin liderliğini Çin üstlenir mi?” gibi bir dizi yanıtı berrak olmayan soruları akla getiriyor.

 

Taa MÖ 500’de doğmuş, “savaş sanatı” eserinin yazarı Çinli general ve askeri stratejist Sun Tzu bugün bile hâlâ bize ilham veriyor. Uzun vadeli, sabırlı planlama ve stratejik satranç oyunu deyince Çinlilerin bileğini bükecek çok az ulus var.

“Sun Hanedanı” döneminde dünya nüfusu 310 milyon civarındaydı, Çin’in nüfusu da o zaman 100 milyon civarında. Yani dünyadaki her üç kişiden birisi Çinli idi. Bugün ise her beş kişiden birisi Çinli. 1000’li yılların ortalarına geldiğimiz zaman Çin’in silahlı kuvvetleri yaklaşık 1 milyon 250 bin kişiydi. Bugün de 120 milyar dolar harcıyorlar her yıl askeri harcamalarına.

Matbaayı “Gütenberg”den 400 yıl önce getirdi Çin. Kâğıtta, demir dökümde hep öndeydi. Yani, bu dev ülkenin teknolojik birikimi, insan sermayesi sadece bugünün işi değil. O dönemde de Çin dünyanın ekonomik süper gücüydü. Onun için Çin bugün yükselmiyor, yeni ekonomik süper güç haline gelmiyor. Çin aşağı yukarı 19’ncü Yüzyılın başına kadar öyleydi zaten. Biz bununla ilgili OECD’de bir çalışma yapmıştık. Maddison Angus kaleme aldı. Şimdi Çin tekrar dünyadaki ağırlık merkezinin değişmesiyle birlikte yeni bir evrim içinde, bunu görmemiz gerekiyor.

Eskinin tek tip “Mao” kıyafetli Çinlileri de gitti. Dolayısıyla, günümüz yeni nesli Çin’i bizim gördüğümüzden daha farklı görmeye başladı. Bir de tabii ucuz emekle, ucuz girdilerle, düşük üretim maliyetiyle, düşük kalitede mal üreten bir ülke olarak da görürdük Çin’i. Süratle o da değişmeye başladı.

 

Bugün dünyada gayrisafi milli hâsılasının neredeyse yüzde 3’unu Ar-Ge’ye, teknolojiye harcayan bir ülkeyle karşı karşıyayız. 1994-2005 arasında çalıştığım “Zenginler Kulübü” OECD’nin üyelerinin ortalamasının bile üzerinde bir harcama bu.

Gittiğiniz zaman görüyorsunuz zaten, uzay teknolojisinde, güvenlik sistemlerinde, insan kromozomları, genleri konusundaki araştırmalarda, yapay zekâda Çinli firmaların önde olduğunu. Hatta elektrikli araçlarda, yenilenebilir enerjide dünya lideri oldu Çinli firmalar. Tesla’yı çoktan geride bıraktılar. Önümüzdeki dönemde hem yenilenebilir enerjide, hem de elektrikli araçlarda devrimin, maliyetleri aşağıya çeken teknolojik devrimin Çin’den geldiğini göreceğimizden kuşkunuz olmasın.

 

Tek Çin yok

Çin’in mevcut gelişmişlik düzeyi ve bölgeler arasındaki farklılık da aslında bize şunu gösteriyor: Ortada bir tane Çin yok. Çok sayıda, her biri farklı gelişmişlik düzeyinde Çin var. Yani, Guangzhou ile Fujian eyaletini, Hainan Adasını alıp Tibet ile Sichuan ile Harbin ile kıyaslayamazsınız. Her biri hem gelir düzeyi açısından, hem gelişmişlik olarak, hem de kültürel bakımdan birbirinden son derece farklı. Şanghay’da konuşulan diyalekt ile Pekin’de konuşulan Mandarin arasında çok büyük fark var. Ortak yazılı dil olmasa birbiriyle anlaşamayacaklar bile.

Çin’de çok büyük bir felaket yaşanmazsa, önü alınmazsa, ciddi bir iç istikrarsızlık, bölünme yaşanmazsa, 2045’e kadar öngörülen süreç çok kısalacak ve önümüzdeki dönemde Amerika’nın önüne geçecek Çin dünya ekonomisinde. Tabii ki bu GSMH büyüklüğü olarak, kişi başına gayrisafi milli hâsılada hâlâ kat edeceği çok büyük bir mesafe var. Bugün Çin’in etkin olduğu Hong Kong ve Tayvan’ı da denkleme katarsanız fiilen dünyanın en büyük gücü olduğunu söylemek mümkün. Bir de denizaşırı Çinlilerin yaşadığı, ekonominin kaymak tabakasını oluşturduğu Tayland’ı, Malezya’yı, Endonezya’yı katın bu işin içine, Çin hükümran bir güç olarak hem bölgede, hem de dünyada sivrilecektir.

2050 yılına dönük çok uzun erimli, sürekli gözden geçirilen, bizdeki 2023 vizyonu gibi planlar değil, sabırla uygulanan bir stratejik anlayış var ve bunu “barışçıl yükseliş” dediği, komşularıyla iyi ilişkiler içerisinde olan, mümkün olduğu kadar içeride de istikrarı, sosyal istikrarı özellikle koruyan bir yaklaşımla gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

 

 

İlişkilerimiz değişiyor ama dosya aynı

1989-1992 arasında Pekin’de diplomat olarak görev yaptığım dönemden bu yana köprünün altından çok sular aktı. Bugüne gelindiğinde yüzler değişti iki tarafta da, rakamlar değişti, ama ilişkiler dosyası pek değişmedi. Üç aşağı beş yukarı hâlâ aynı dosya üzerinden çalışıyoruz Çin konusunda.

İlişkilerin ilerlemesi için çok şey yapıldı tabii ki, bunu inkâr etmemek lâzım. Emeği geçenleri de şükranla anmalıyız. Ancak benim gözlemim, yapıldığı söylenen şeylerin çoğu ne yazık ki kağıt üzerinde ve retorik düzeyde kalıyor. Çin, çok sabırlı ve uzun soluklu çalışma gerektiren bir ülke, öyle gelip geçici bir vaka değil.

Türkiye-Çin ilişkilerinde öncelik siyasi yakınlaşma ve karşılıklı güvenin arttırılması olarak görülmeli. Bu sağlandıktan sonra diğer alanlarda ilerleme sağlamak zor olmaz.

Tarihi olarak Türk-Cin savaşları, entrikalar yasandı. Kore Savası sırasında Kuzey Kore’den ziyade askerlerimiz Halk Kurtuluş Ordusu ile göğüs göğse savaştı. Eski adı Sovyet yapımı Varyag olan Çin’in ilk uçak gemisi Liaoning, 1998'de Ukrayna'dan satın alınmış, ama Boğazlardan geçerken ciddi güçlüklerle karşılaşmıştı. Görüştüğüm Cinli siyasiler, bunu unutmadıklarını soyluyorlar. 4 milyar dolarlık uzun menzilli füze ihalesinin iptalini de unutmadıkları aşikâr. Sanghay İşbirliği Teşkilatı’na üyelik talebimizin Pekin’den onay alamadığı da belirtiliyor. İki ülke arasındaki ticaret açığı yaklaşık 20 milyar dolar Türkiye aleyhine.

 

Uygur meselesi

Hepsinden daha önemlisi, Çin’in kuzeydoğusundaki Sincan-Uygur özerk bölgesinde yasayan Uygurlara karşı Pekin’in adımlarının ve Ankara’nın buna tepkisinin, Türkiye’de yasayan ayrılıkçı Uygurlara karşı önlem alınmadığına dair şikâyetlerin gündemin on sıralarına tırmanması. Bir yandan Türkiye'deki aşırılıkları kontrol edilerek, diğer yandan Çin'deki Uygurların daha rahat yaşamaları için kapalı kapılar ardında adımlar atılması, böylece “Uygur Meselesi”nin iki ülke ilişkilerindeki bir numaralı konu olmaktan çıkarılması için ciddi enerji harcanıyor ama bunu başarmak o kadar kolay değil.

Uygurların yaşadığı insanlık dramı Türkiye'yi zor bir ikilem karşısında bıraktı: Bir yandan soydaşları, öbür yandan geleceğin yeni süper gücü ile yeni yeni ısınmaya başlayan ilişkilerin akıbeti.

Çin'in toprak bütünlüğü, iç istikrar ve güvenlik konularındaki hassasiyeti, gerekirse bunların zedelenmesi durumunda en sert önlemlere başvurma iradesi hem Tayvan'a yönelik "iki sistem tek ülke" politikası, hem de demokrasi yanlısı öğrencilere Tiananmen olayları sırasında uyguladığı sert muamele ile kafalara kazındı. Çin Halk Kurtuluş Ordusu ve Komünist Partisi'nin bu konulardaki hoşgörüsünün sıfır düzeyde olduğu tartışmasız bir gerçek.

Dolayısıyla, Çin'in Sincan-Uygur Özerk Yönetim Bölgesi'ne bakışını, etnik gerilimi nasıl karşıladığını ve son yaşanılan dramı bu gözlükten tahlil etmek, bu temel tespitlere uygun sonuçlar çıkartmak ve çıkış yolu aramak gerekiyor. Türkiye, tarihi kökeni ve özellikleri farklı da olsa,  ayrılıkçı bir hareketin yarattığı toplumsal ve ekonomik yıkıntıyı yaşayan bir ülke olarak başka bir ülkedeki ayrılıkçı hareketi desteklemez. Bundan hiç bir menfaati de yoktur. Tam aksine Pekin ile önümüzdeki 50 yıla uzanan bir stratejik ortaklığın temel taşlarını döşemeye çalışması, güçlü ilişkiler içinde iken Uygurların hak ve özgürlüklerini daha iyi koruması daha rasyonel bir yaklaşım.

Bölgeye bizim ilgimizin nedeni basit: Singapur ya da Malezya’daki denizaşırı Çinliler Pekin için ne anlam ifade ediyorsa Çin’deki Uygurlar da bizim için aynı anlamı taşıyorlar. Aynı dili, etnik kökeni, mutfağı, müziği paylaştığımız insanlar. Onların yaşadıkları ülkede barış içinde, müreffeh şekilde, uluslararası sınırlara ve ülke yasalarına riayet ederek yaşamaları, katliamlarla kırılmamaları Türkiye’nin menfaatine. Pekin de, uygun şekilde uzatılacak, ayrılıkçılığa ve içişlerine müdahaleye taviz vermeyecek dost bir yardımcı eli geri çevirmeyebilir.

 

Kuşak Yol Projesi

Bu girişimin fikir babası ve şimdi en etkili icracısı aslında Xi Jinping. İlk ilan edildiğinde ismi biliyorsunuz “Tek Kuşak, Tek Yol” idi. Orta Asya üzerinden başlayıp Kafkaslara, Türkiye üzerinden Rotterdam’a kadar uzanan bir ulaşım, iletişim ve ticaret güzergâhı. Çin’i dünyanın en büyük pazarı olan Avrupa ile birbirine kara, demir, deniz yollarıyla, boru hatlarıyla, iletişim ve fiber hatlarıyla bağlamayı hedefleyen bir proje. Zaman içerisinde öyle bir gelişti ki ahtapot gibi oldu. Her yöne bir kol uzanıyor, 7 bölgeyle bağlanıyor.

En önemlisi de bence Pakistan ile yaratılan 55 milyar dolarlık ekonomik koridor. Bunun neredeyse 52 milyar doları harcandı; yollar yapıldı, limanlar yapıldı, özellikle Gwadar Limanı (ki hemen Körfez’in çıkışında derin su limanı), oradan Çin’in Huncerab Geçidi’nden Sincar-Uygur Özerk Yönetim Bölgesine giren bir hat oluşturuldu. Bu güzergâh sayesinde Malakka Boğazından geçip 7’nci filonun tehditlerine maruz kalmayacak bir yaklaşım geliştirdiler. St Petersburg’a kadar uzanıyor.

Bunlara biraz kuşkuyla da bakmak lâzım; pembe bir gözlükle bakarsanız tabii ki her şey muazzam, kağıt üzerinde de öyle. Ama Çin’in 85 ülkeyi kapsayan, yılda 700-800 milyar dolar harcanacak böyle muazzam bir girişimi yönetme deneyimi yok. Çin’e karşı kuşkuların, kaygıların olduğu, Güney Çin Denizindeki olaylardan dolayı ve Orta Asya’da Hitayların yarattığı malum tarihi husumetler işler zor. Ortaya konulan para da, Marshall Yardımı’ndan yaklaşık 16 kat daha fazla.

Benim şahsi kanaatim, tüm zorluklarına karşın bu girişim biraz ağır aksak da olsa yürüyecek, deneme yanılmaları olacak, özellikle devletin işin içine girdiği yerlerde aksayacaktır.  Ben aynı zamanda bu girişimin uluslararası danışma kurulunda da eşbaşkanlık yapıyorum. Önümüze yüzlerce proje geliyor, hangisi öncelikli yapılacak, siyasi müdahaleler, özel sektörün durumu karmaşık bir iş. Ama hiç kuşkusuz şu anda gösterimde olan dünyanın en önemli projesi bu.

 

Türkiye bu girişimden nasıl istifade eder?

Kuşak Yol girişiminin önemli güzergâh ülkelerinden birisi Türkiye. Çinli stratejistlerin gözünde önemi geçmişe kıyasla daha da arttı. Alt yapı, ulaştırma, enerji, sağlık, eğitim, gıda ve teknoloji alanındaki yatırımlar, Türkiye’yi gayri safi yurt içi hasılasına göre dünyada en fazla yatırım yapan ülkeler sıralamasında ilk üçe çıkardı.        

Yine son 10 yılda dünyadaki 10 mega projenin 6'sı Türkiye tarafından gerçekleştirildi. İstanbul Yeni Havalimanı ile Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Marmaray, Avrasya Tüneli, Yüksek Hızlı Tren hatları, şehir hastaneleri, okul yatırımları ve enerji alanında yürüyen projeler Türkiye'nin yurtdışından finansman ihtiyacını da arttırdı.

Dahası, dünya ekonomi, teknoloji, güvenlik ve jeopolitiğindeki değişmekte olan dinamikler Türkiye dâhil birçok yükselen ekonomiyi dünya düzenindeki konumlarını yeniden tanımlamaya zorluyor. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Çin, yeni ekonomik süper güç ve bölgesel hükümran olarak Türkiye’nin radarında belirgin şekilde yer almak zorunda.

Pekin, uzun vadeli bakış açısıyla Türkiye’yi gerçekçi bir konuma oturtmuştur stratejik denkleminde ve bu yönde çalışmaya, ilişkileri geliştirmeye devam etmektedir. Türkiye’nin Batı’dan tedricen uzaklaşması, Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na ilgi duyması da memnuniyet verici görülmektedir.

Türkiye ise Çin’e daha fırsatçı ve kısa-orta vadeli pencereden bakıyor. Yıllardır konuşulan, ilk defa bizim ortaya attığımız en az çeyrek yüzyıla yayılacak “stratejik ortaklık”  ne yazık ki arzu edilen düzeye Ankara bakımından ulaşamadı.

Çin’i anlamak, tanımak, sosyal, siyasi ve ekonomik yapısını algılamak veya öğrenmek, Çin’de 30 yıldan fazla bir zamandır yaşanan değişimi, göçü, yaşlanmayı, iç dinamikleri, endüstrileşmeyi, modernizasyonu, siyasi hassasiyetleri özümsemek için tek taraflı Batılı gözlükleri değil doğrudan etkileşimi, kaynakları kullanmak önem taşıyor.

Ticarette hala en fazla açık verdiğimiz ülke Çin. Ülkemizdeki doğrudan Çin yatırımları küresel ölçekte önemsiz bir yüzdeyi temsil ediyor. Enerji, liman, demiryolu ve benzeri altyapı projelerine kabaran bir ilgi var. Savunma işbirliği, hava savunma sistemi alımı krizinden sonra duruldu; yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. Çinli turistler krizdeki sektör için can suyu olabilirler. Her iki ülke de teknolojide bir üst kümeye sıçramak istediği için ortak AR-GE projeleri geliştirilebilir. Bu ülke ile, AB, Rusya, Orta Asya ve Ortadoğu/Körfez’de şimdiye kadar ortak işbirliği fırsatı yaratılmadı; eğilmekte yarar var.

Çin ile terörizm ve aşırılık karşısında - masum Uygur soydaşlarımızın hak ve hukukunu kollamaktan taviz vermeyen - yeni bir işbirliği anlayışı geliştirilmesi gerekiyor. Bu konuda Türkiye’nin çok samimi, şeffaf, açık bir şekilde Çin ile iyi bir diyalog kurması o bölgedeki karışıklığa da yeni sorunlar yaratan değil de çözücü, yapıcı bir yaklaşım benimsemesi gerekiyor. Bu dosya iyi yönetilmezse Ankara ve Pekin ile gerginlik yaratma, hatta ilişkileri kopartma riskini taşıyor.

Turizmde hedef 1 milyon turist. Uçuş sayısı arttırılır ve ülkemizde Çinlilerin aradığı altyapı hazırlanabilirse zor değil bunu başarmak.

Savunma sanayinde Çinliler çok istekliler, Batının bize satmak istemediği silah sistemlerini, nükleer enerji teknolojisini satmak istiyorlar, uydularımızı fırlatmak istiyorlar. Ciddi bir sermaye girişimi olmadı henüz Çin’den Türkiye’ye. Bakmayın öyle liman alındı falan ama Çin’in yıllık yaklaşık 160 milyar dolarlık dışarıya yabancı sermaye akışında Türkiye’nin rolü çok düşük, ticaretinde de çok düşük olduğu gibi.

 

Başka neler yapılabilir?

Türkiye acaba Çin’in üretim üssü olabilir mi? Bu da aslında ironik bir şey; Çin ucuz üretimden yüksek teknolojiye geçerken Avrupa’ya yakın olduğu için üretim merkezini Türkiye’ye kaydırabilir mi deniliyor? Biz geçmişte, acaba Yunanistan’ın, Kıbrıs’ın, Rum kesiminin aldığı lojistik merkezi Türkiye’ye çekebilir miyiz diyorduk.

Ticareti daha da geliştirmek çok zor, Çin’e satacak fazla bir şeyimiz yok ve rakibiz birçok alanda, onun için daha yaratıcı düşünmek lâzım, daha fazla teknoloji yoğun, üçüncü ülkelerde çalışılacak projeler. Afrika’da rakibiz büyük ölçüde, Orta Asya’ya farklı bakıyoruz.

Çin’in önümüzdeki çeyrek yüzyılda hangi istikamette evrileceğini, Batı ve Rusya ile ilişkilerinin gelişim mecrasını çok yakından ve doğrudan izlemek, ortak menfaat alanlarımızı çeşitlendirmek zorundayız.

İçi boş, mürekkebi kurumadan unutulan gereksiz rakamsal hedefler koymak yerine Çince bilen, bu ülkeyi içinden yaşayıp tanıyan, “guanxi”ler geliştirmekte becerikli insanlarımızın sayısını ve kalitesini arttırmak yapılacak işlerin başında geliyor. Tayyip Erdoğan ve Xi Jinping düzeyinde siyasi liderlik iki tarafta da hep Türk-Çin ilişkileri dosyasını ve ivmeyi canlı tutmak zorundadır gerçek anlamda ilerleme bekliyorsak.

Özel sektör girişimcilerimiz de şayet karşılıklı menfaatlere hizmet edecek iş yapmak istiyorlarsa “vur-kaç” taktiği yerine Çin'de kalıcı mevcudiyetin dışında hiçbir seçeneği olmadığını kafalarına nakşetmelidirler.

Çin ile dost ve ortak olmak, onu karşılık güven ve yarar esasına göre sürdürülebilir kılmak, “nalıncı keseri” gibi ilişkinin – bugün olduğu gibi - sadece bir tarafın menfaatlerini yontmasına izin vermemek hiç kolay bir uğraş değil. Üzerinde aralıksız, sabırla çalışılması gereken bir dosya.

Türkiye, bulunduğu konum itibariyle hem Batı hem Rusya ve Avrasya’nın geri kalanı, hem Çin, hem de Ortadoğu/Körfez ile dengeli, kendi menfaatini azamiye çıkartacak, güvenilir, dengeli ve güçlü bir ortak olmayı hedeflemek zorundadır. Rüzgâra göre yön değiştiren, fırsatçı hareket eden bir ülke olarak ne uluslararası saygınlık görür ne de hedeflediği ulusal amaçlarına ulaşabilir.

Çin, Türkiye için, gelmekte olan yeni “Büyük Oyun” denkleminde son derece önemli bir ortak ve destek olabilir, şayet bugünden başlayarak ortak menfaat alanlarını dantel gibi işler, güveni yaratır, proaktif şekilde inisiyatif alırsak.

Devlet başkanı düzeyinde görüşmeler iyi. Sonuç yaratmadıktan sonra ziyaret trafiğini arttırmak bir başarı ölçüsü olarak kabul edilemez. Çinceyi bilen, Çin’i anlayan, kafa yapısını anlayan, birlikte iş yapabilecek insan sermayemizi güçlendirmemiz, sahaya sürmemiz gerekiyor.

Çin’de “guanxi” denilen çok önemli bir konsept var. Türkçeye nasıl tercüme edersiniz bilmiyorum ama “şebeke”  denilebilir. O şebekenin içine giremezseniz ciddi iş yapamazsınız.

 

İlişkileri nasıl ilerlemeli?

İlerliyor zaten. Bizim amacımız, bu ilişkiler nasıl hızlandırılabilir, geleceğe donuk sağlam, karşılıklı yararlara hizmet eden temellere oturtulabilir. Türkiye'nin Çin politikası önemli ölçüde Cumhurbaşkanlığı'nın himayesinde belirlenip uygulanıyor. Dışişleri Bakanlığı, günlük işlerin yürütülmesinde belli ölçüde etkinliğini koruyor ama kritik konulardaki etkinliği azalıyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Emin Önen'in Pekin’e Büyükelçi olarak gönderilmesi bu yaklaşımı yansıtıyor. Bu yaklaşımın çok önemli olduğunu düşünüyor, destekliyorum.

Sonuçta, evet dünyanın ağırlık merkezi bir kez daha değişiyor, bu değişimde Çin Amerika ile aynı ölçüde önemli bir ülke, ama şu anda Türkiye açısından Batı’nın yerini alabilecek bir ülke değil. Türkiye, hem Batı ile hem komşuluk, akrabalık ilişkileri içinde olduğu Orta Asya ve Orta Doğu ile hem de Çin ile tarihi bağları bulunan bir ülke olarak akıllı, dengeli bir strateji izlemek zorunda. Siyah-beyaz bir ayrıma gitmek zorunda değil, Batı ile bu bölgeyle iyi bağlanmış bir Türkiye, istikrarlı bir Türkiye, Çin’in de işine gelecektir.

Yıllardır hep şunu tavsiye ediyorum: Çinlilerden ve Türklerden oluşan, içinde askerlerin, diplomatların, iş adamlarının, akademisyenlerin olacağı bir akıl adamlar grubunun toplanıp bu önümüzdeki 5 yıl için neler yapılabileceğini net ortaya koyması ve bunun icrasının takip edilmesi lâzım.

Çin’de yeni bir nesil var, tek çocuk nesli, tehlikeli bir nesil. Türkiye’de de yeni bir nesil oluşmaya başladı. Belki önyargıları yıkıp yeni yaklaşımları bu yeni nesillerin öncülüğünde gerçekleştirebiliriz diye düşünüyorum.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Yazarlar

Günlük Burç Yorumları Aşk 31 Mart 2020 Salı. Astroloji tüm burçlar ve yükselenleri.

Günlük Burç Yorumları Aşk 30 Mart 2020 Pazartesi. Astroloji tüm burçlar ve yükselenleri.

Gazeteci Murat Kışlalı, Ankara kulislerinde konuşulan ve tartışılan konularda GÖZLEM’in sorularını cevapladı. İşte görüşleri…

Yazarlar
Website Security Test