Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Zhongguo, Orta Krallık, Hitay; Bizim bildiğimiz adı ile: ÇİN!..

6.12.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Çin, hiç kuşkusuz, dünya sahnesinde yaklaşık beş bin yıldır gösterimden inmeyen görkemli bir ülke.

1970’li yılların gözde kitaplarından Edgar Show’un dünyaya kıta Çin’ini ilk defa takdim ettiği meşhur Çin Üzerindeki Kızıl Yıldız’ını çoğumuz hatırlarız.
O zamandan beri hep sorulagelmiştir. “Acaba Çin ne zaman uyanacak?” Daha gerilere gidersek, “Orada uyuyan bir dev var” diye başlıyordu Napolyon’un Çin’e ilişkin meşhur sözü ve arkasından uyarıyordu: “Bırakın uyusun; zira uyandığında bu dev dünyayı sarsacaktır. ”

Evet, bu ve benzeri sözler tarih oldu. Çinliler, çoktan uyandılar. Dünyada kendileri olmadan kurulmuş dengeleri, hesapları sorguluyor, sarsıyorlar.
Şimdilik ortalığa fazla korku salmadan yapmaya çalışıyorlar bunu. 2050’ye kadar “barış içinde yükselme” siyasetini uygulamayı tasarlıyorlar ama beş on yıla bile kalmayabilir bu siyasetlerini değiştirmeleri, yeni düzene damgalarını sert şekilde vurmaları.

Zaten şimdiden Çin ile baş etmenin, çalışmanın, iş yapmanın ne denli güçleşeceğinin ilk işaretlerini görüyoruz.
“Tek çocuk” politikasının ürünü olan yeni nesil iktidara geldiğinde işimiz daha da zorlaşacak. Eskinin mütevazı, alttan alan, güler yüzlü köylü sosyalistleri yerini süper güç realitesinin farkında, pazılarını şişirmekten hoşlanan, eskisi kadar sabırlı olmayan, paylaşma kültürünü tatmamış yeni bir nesle bırakıyor.
Çin, artık zamanının geldiğine inanıyor. En azından yeni nesil gençleri öyle düşünüyor.

Pekin’de Red Capital Club’da yemek sırasında bu tespitimi paylaştığım Dışişleri Bakan eski Yardımcısı dostum Hua Liming, yeni neslin sabırsızlığı, uzun vadeli hedeflerin tutturulmasını beklemek yerine süratle sonuç alma arzusu nedeniyle Pekin’in basının belaya girebileceğinden kaygılıydı. Komünist Partisi eski kuşak yöneticileri daha mütevazı davranmaya teşvik etmek için, gençlerle sohbet üzere Hua ve onun neslinin şimdi emekli olmuş kaymak tabakasını üniversitelere gönderiyor, televizyon programlarına çıkartıyormuş.
Benzeri eski-yeni nesil uyuşmazlık hikâyelerini Vietnam, Myanmar, Kamboçya ve Tayland’da da çok dinledim. Her şey çabucak olsun bitsin, güçlerini gösterebilsinler fazla beklemeden diye sabırsızlanan yeni nesil hikâyeleri. Bizde de aynı olgu yaşanıyor.

Batı’nın üstünlüğünü sarsıyor

Finansal gücü, teknolojik hamleleri, ticaret ve yatırım patronluğu, iklim değişikliği çabalarında liderliği ve de 21inci yüzyılın vizyoner projesi “Kuşak ve Yol” girişimi ile Çin, gücün Batı’dan Doğu’ya kaydığının en güçlü örneği.
Pekin, son yıllara kadar hem komşularını hem de Amerika’nın İkinci Dünya savaşı sonunda “Artık sizin babanız benim” diyerek altına imzasını attığı Bretton Woods düzenini kuranları gereksiz yere rahatsız etmemek için nispeten sessiz ve düşük profilli hareket etmeye çalışıyordu.

Ancak, ülkenin önümüzdeki dönemine damgasını vuracak olan yeni kuşak lideri Xi Jinping döneminde tedricen pazılarını kullanmaya başlayacağının işaretlerini görüyoruz. Farklı tarihi koşullarda olsa da Xi’nin, Mao Zedong ve Deng Xiaoping’den daha güçlü bir lider olduğunu düşünenler var.
Bu ülkenin nüfus artış hızındaki yavaşlama, iyileşen sağlık hizmetleri yaşlı nüfusun artması sonucunu doğuracak (dünyadaki 60 yaş üzerindeki nüfusun yüzde 15'i Çin'de yaşıyor) ve sosyal güvenlik sistemi öyle görünüyor ki daha da içinden çıkılmaz hale gelecek.

Çin’in başını çektiği gelişmeleri ne küçümsemeli ne de abartmalı. Batı hâlâ belli alanlarda nisbi üstünlüğünü sürdürmeye devam ediyor. Birden sahneden çekilip yerini Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya’nın oluşturduğu BRİCS grubuna devretmeyecek tabii ki.

Yapılan değerlendirmelerde Çin’i tek başına incelemek doğru değil. Çoğunluğunu Çinlilerin oluşturduğu Hong Kong, Tayvan ve Singapur’u, hatta ekonomi ve finans dünyası Çinlilerin elinde olan Tayland, Filipinler, Malezya ve Endonezya’yı da bu geniş Çin denkleminin içinde görmek gerekiyor. Dahası, Afrika’nın en ücra köşelerinden San Francisco’ya, Kuveyt’ten Polonya’ya kadar dünyanın dört bir köşesinde küçük koloniler kurmuş 85 milyonluk denizaşırı Çinliyi de.
Çin, gelişme yolundaki ülkelere yönelik yabancı yatırımın yarısından fazlasını tek başına cezbediyor. İnsanlığın beşte birini sefalet ve geri kalmışlıktan kurtarma çabaları durmak bilmiyor. Ve bunu büyük ölçüde bir kuşağın ömründen daha kısa sürede gerçekleştirmeye çalışıyor.

Çin, bugüne kadar, Afyon Savaşı’ndan Kültür Devrimi’ne, Açık Kapı politikasına kadar hep “Çinli” kalmayı başararak nasıl çağdaşlaşılabileceği, istikrar içinde köklü dönüşümlerin nasıl gerçekleştirilebileceği sorularına yanıt aradı, hâlâ da arıyor. “Çin’e özgü sosyalizm”, yerini süratle “Çin’e özgü kapitalizme” terk ediyor. Mekanik bir kopyalamadan kaçınarak başarılı deneyimleri kendi bünyesine uydurmaya çalışıyor.
Tozpembe bir tablo çizmek doğru değil. Madalyonun öbür tarafında Çin’in zafiyetleri görülmeli. Sözgelimi, Çin’in toplam borcu GSMH’sının yüzde 237’sı düzeyinde. Finansal bunalım riski ve büyüme hızının uzun süreler yavaşlaması anlamına gelebilir bu. İşsizlik artıyor büyümenin azalması, teknolojinin imalat sanayine enjekte edilmesi, kırsal nüfusun kentlere göçmesi nedeniyle.

Devletin küçültülmesiyle piyasa güçlerine dayanan kalkınma anlayışını öngören 'Washington Konsensüsü'nün cenderesi artık geçer akçe olmaktan çıkıyor. Çin’in yaklaşık 70 yıllık gecikmeyle dünya liderliğine doğru yürümekte olduğunu söylemek abartı olmaz. Aslında, 1949 devrimi gelmeseydi çoktan küresel düzendeki yerini alırdı; hatta, bugün belki de ABD yerine hegemon güç olarak Çin’i görebilirdik.

Tek sorun, Çinliler küresel düzende patronluk yapacak sosyal, diplomatik, askeri ve duygusal yetenek ve kaslara henüz sahip değiller. ABD’nin küresel alanda Pekin ile istişare halinde liderlik yapmasından da pek sıkâyetçi görünmüyor.
Komünizm baskısından sıyrılıp küresel sistemle bütünleşme sürecini henüz tamamlayamamış olsa da, cin lambadan çıktı ve tekrar eskiye dönülemeyeceği hususunda mutabakat var. Önümüzdeki dönemde hem Çin dünyaya, hem de dünya Çin'e uyum sağlamak zorunda. Bu da istesek de istemesek de geleceğin süper gücü Çin ile yaşamayı, iş yapmayı öğrenmeyi gerektiriyor.

Tabii ki, yeni güçlerin bu yükselişi, ABD’nin tek kutuplu düzenini sona erdirmesi, mutlaka kanlı bir güç hesaplaşması yaşanacağı ya da Batı sisteminin tamamen devrileceği anlamına gelmiyor. ABD öncülüğündeki uluslararası düzen çok daha güçlü bir Çin’i, hatta Hindistan’ı sisteme dahil ederken dahi başat kalmaya devam edebilir. Tabii böyle bir düzeni onlarla beraber kurgular, Pekin ve Delhi’ye gücü ve hedefleriyle orantılı yer açmaya başlarsa.
Normal koşullar altında Çin’in çok daha güçlenmesi ve ABD’nin pozisyonunun aşınması durumunda iki olasılık var:
- Çin, artan nüfuzunu uluslararası sistemin kurum ve kurallarını kendi menfaatlerini de dikkate alacak şekilde yeniden yapılandırmada kullanmaya çalışacak, ya da
- başta gücü azalan hegemon olmak üzere, sistemdeki diğer devletler Çin’i artan ölçüde bir tehdit olarak görmeye başlayacak.
1949-1991 Soğuk Savaş döneminde yaşadığımızdan bile daha keskin bir düşmanlığın tohumlarının atıldığını düşünenler de eksik değil. ABD, şimdiden Çin’i çevreleme, önünü alma konusunda elindeki tüm araçları kullanıyor. Asia Pivot (“Önce Asya”) stratejisiyle geleceğin bölgesi Asya-Pasifik’e tüm gücüyle yükleniyor. Hindistan, ASEAN ülkeleri, Japonya, Kore ve Tayvan üzerinden Çin’i çevrelemeye çalışıyor. Japonya-Çin-Tayvan ve ASEAN-Çin çekişmesi, Hindistan-Pakistan, Orta Asya-

Çin-Rusya gerilimi hızlanıyor.
Halihazırda Pekin ile Moskova, birbirlerinden pek hoşnut olmasalar da, Batı’ya karşı “anlaşmalı evlilik” içinde hareket ediyorlar. Hem Sibirya’daki kaçak Çinli işçiler, hem Orta Asya’da Rusya aleyhine gelişmekte olan Pekin nüfuzunun güçlenmesi, hem enerji, yatırım ve ticaret ihtilafları er ya da geç bu iki dev ülkeyi gelecekte karşı karşıya getirecek bence.

DÜN VE BUGÜN ARASINDA MUAZZAM FARK!..

Son Çin ziyaretim sırasında Devlet Milli Kalkınma ve Reform Komisyonu’ndan sadece Pekin trafiğine günde 1.900 araç katıldığını öğrendim. Bunun enerji talebi, çevre kirliliği ve iklim değişikliği üzerine etkisini de. Büyükelçilikte görevli olduğum dönemde her yer yüzbinlerce bisiklet ile doluydu. Tek tük arabaya rastlıyordunuz. Askeri araç ya da parti/hükümet üst düzey yöneticilerinin arabaları. Bir de bizim diplomatik plakalı arabalarımız.
1998’de tüm ülkede bir ay içinde 88,416 araç katılırken trafiğe sadece geçen yıl 24 milyon 600 bin araba satıldı ülke çapında. Bu sayı, ABD’de 17 milyon 200 bin. Türkiye’de ise son bir yılda 1 milyon 272 bin 589 yeni taşıtın trafiğe kaydı yapılarak, toplamda 20 milyona ulaşıldı, yani Çin’de bir yılda satılandan daha az.

Enerjide güçlenen konumu

Çin’in Paris Büyükelçisi Zhai Jun, tanıdığım en parlak Çinli diplomatlardan birisiydi. Sekizinci arondizman’da Avenue George V boyunca yürüyüp büyükelçiliğe vardığımda elinde Çin’in enerji güvenliğine dair yazılmış ve 2000’de Uluslararası Enerji Ajansı’nın yayımladığı, o zamanın bu alandaki ilk eseri olan China’s Quest for Energy Security Worldwide (“Çin’in Dünya Çapında Enerji Güvenliği Arayışı”) adli kitabım vardı.
Davetimi kabul etti, Seine Nehri’ni tepeden seyreden ofisimizde kitabın kamuoyuna tanıtımını birlikte yapmak için anlaştık. Yalnız küçük bir sorun vardı. Çin’in (halihazırda 7,2 milyon varil olan) ham petrol ithal talebinin 2030’a kadar günlük 13 milyon varile ulaşacağına, kömürün enerji tüketimindeki payının yüzde 62’den 2020’de yüzde 58’e düşürüleceğine, kurulu rüzgar enerjisinin 210 GW, güneş enerjisinin ise 110 GW’a çıkacağına dair projeksiyonumuza itiraz ediyordu.
Bunun, Batı’nın kastı olarak Çin’i uluslararası enerji piyasasını alt üst edecek bir güç olarak gösterme çabasının bir parçası olduğunu söylüyordu. Bir “orta yol”u bulduk o zaman Pekin’i karşımıza almamak için, ama aradan geçen süre bizim haklı, hatta öngörülerde muhafazakâr, öldüğümüzü ortaya koydu.
Nitekim, BP Energy Outlook, Çin’in Avrupa’nın da ötesine geçerek 2035’e kadar dünyanın en büyük enerji ithalatçısı olacağını hesaplıyor. ABD’nin kayagazi ve petrol sayesinde enerjide kendi kendine yeterliliği ve ithalatını azaltması sayesinde Çin şu anda dünyanın en fazla ham petrol ithal eden ülkesi konumuna yükseldi.

Ancak, petrolün, Çin’in enerji tüketiminde sadece yüzde 18 olan yerini abartmayalım. Doğalgazın payının 2020’ye dek yüzde 10’a yükseleceği tahmin ediliyor. Şayet muazzam kayagazi rezervleri gerekli teknoloji, şu ve yeraltı mülkiyeti sorunları aşılıp üretime geçilebilirse (mevcut tüketim hızıyla) ülkenin 230 yıllık gaz tüketimini karşılayabilir. Konvansiyonel gaz üretimine ilaveten 102 milyar metreküp civarında gazın Orta Asya, Rusya, Myanmar üzerinden ve LNG ıthalatı olarak gelmesi de bekleniyor.
Öyle görünüyor ki, sınırlı iç kaynakları ve üretimi nedeniyle sürekli büyüme ihtiyacında olan Çin’in dış enerji kaynaklarına bağımlılığı mevcut yüzde 15 düzeyinden 2030’a kadar yüzde 23’e cikacak. Kişi başına enerji tüketimi hala düşük düzeyde olduğu için talep artışı önümüzdeki dönemde patlama kaydedebilir. Özellikle de ulaşım sektöründe. O zamana dek enerji üretimi yüzde 47, tüketimi ise yüzde 60 artacak.

Çin’in, fosil yakıtlardan yeşil enerjiye geçişte dünyanın en başarılı ekonomilerinden birisi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Çin, son 10 yılda 400 milyar dolar akıttı rüzgâr ve güneşe. 2025’e kadar sadece rüzgâr enerjisi kapasitesinin muazzam sıçrama (2007’de 6 gigawatt’dan 2025’e kadar 347 gigawatt düzeyine) yapması bekleniyor. O dönemde dünya rüzgâr elektriği üretimi toplam 963 gigawatt olacak. Nükleer enerji Çin’in genişleyen enerji açığını kapatmada önemli bir yakıt olacak. 2020’ye kadar 58 gigawatt, 2030’a kadar ise 150 gigawatt nükleer elektrik santralı devreye alınmış olacak.

Ama unutmayalım ki Çin’in enerji ekonomisinin belkemiği kömür. Kömure sırt dönülmesi o kadar kolay değil. Yarattığı hava kirliliği ve uluslararası iklim değişikliği baskısı nedeniyle kömür kullanımının bundan sonra gerilemesi bekleniyor. Elektrik üretimi içindeki payı halen yüzde 65 civarında. Büyük hidroelektrik santralleri yüzde 15, temiz enerji yüzde 13 (yüzde 6 rüzgâr, yüzde 5 küçük hidro, yüzde 1 güneş ve biyokütle ve atık yüzde 1), doğalgaz yüzde 6, nükleer yüzde 1.

Malakka ikilemi 

Hem bölgenin istikrarsızlığı hem de Çin’in ithal petrolünün Amerikan Yedinci Filosu tarafından kontrol edilen ve her zaman kesintiye uğratılabilecek Malakka Boğazları’ndan geçmesi nedeniyle Ortadoğu’ya aşırı bağımlılık, Çin hükümeti tarafından çok büyük bir risk olarak değerlendiriliyor. Çin, enerji güvenliğini sağlama almak için öncelikle yerel kaynaklarını mümkün olan en yüksek seviyede geliştirme, enerjinin verimli kullanımını teşvik, stratejik rezervler kurma, uluslararası teknoloji ve yatırım çekme stratejisi izliyor.

Ayrıca kaynak ülkelere yatırım yapmayı ve güvenilir enerji ticaret kanalları yaratma stratejisi uygulamayı da ihmal etmiyor. Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in fikir babası olduğu ve modern İpek Yolu olarak bilinen “Tek Kuşak-Tek Yol” girişimiyle de gelecek enerji ve ticaret koridorlarını açmayı da hedef olarak ortaya koyuyor.

Enerji jeopolitiğinde şimdilik yeterince aktif olmamasına karşın yatırım, ticaret, teknoloji ve elverişli fonlar sayesinde yumuşak güç araçlarını enerji menfaatleri için akıllıca ve ustaca kullanan bir ülke. Önümüzdeki dönemde enerji ve diğer ekonomik menfaatlerini korumak, daha da ilerletmek ve Malakka Boğazı ve Orta Asya dahil ticaret akış koridorlarının güvenliğini temin etmek için özellikle de Güneydoğu Asya’da, Ortadoğu ve Afrika’da askeri pazularını da kullanmak zorunda kalabilir.

Geleceğin okyanuslarda ve uzayda olduğunun farkında olarak donanmasını, açık denizlere hükmedecek, denizaşırı müdahalelere imkân verecek şekilde, süratle modernize etmekte ve genişletmekte. Uydu fırlatıyor, insanlı ilk uzay aracını gönderiyor. Askeri teknolojide henüz ABD ile boy ölçüşecek düzeye ulaşamadı. Ekonomik ve askeri gücünü tam pekiştirmeden de ortaya atılıp tek kutuplu dünya sistemini sarsma, ABD, Rusya, Japonya ve diğer komşu ülkeleri ürkütme niyetinde değil. Ne istediğini, bu aşamada neyin mümkün olduğunu, neyin olamayacağını bilen, akılcı, tedrici ve sabırlı bir yaklaşım izliyor.

Orta Asya ve Afganistan ile sınırlarının güvenli olması, öncelikli dış politika amaçlarından birisi. “Şanghay Beşlisi” girişimine de bu nedenle on ayak oldu. Ancak ABD kuvvetlerinin Afganistan’a, sonrasında Özbekistan ve Kırgızistan’a konuşlandırılması, ardından Hindistan ile stratejik savunma ortaklığı için adımlar atılması, Pekin’deki liderlerin Washington’un Çin’i “çevreleme” stratejisini sürdürdüğü yönündeki kuşkularını güçlendirdi.
Tarihi husumeti bulunan Japonya ile ilişkilerin karşılıklı yarara hizmet edecek temelde tutulması, Rusya ile stratejik işbirliğinin geliştirilmesi, ASEAN ülkeleriyle serbest ticaret alanı kurulması gibi alanlarda, Pekin hariciyesinin -zaman zaman özellikle Japonya ve Rusya ile mini krizler çıksa da- genellikle ustaca bir diplomasi çizgisi izlediğini görüyoruz.
Başta ASEAN ülkeleri ve Hindistan olmak üzere komşuları Çin’in bölgedeki amaçları ve niyetleri konusunda her zaman kuşkulu. Dış politikasının çevresinde en azından 2040-2050 dönemine kadar sürdürülebilir kalkınmaya uygun bir barış kuşağı (ya da Çin siyasi literatüründeki deyimiyle “barışçıl yükseliş”) yaratmayı hedeflemesi komşularını şimdilik rahatlatmış görünüyor. Çin, özellikle Tayvan, Güney Çin Denizi, Orta Asya ile sınır ihtilafları, enerjiye artan ölçüde bağımlılığın yarattığı ikmal güvenliği kaygıları ve de Çin liderliğinin artan milliyetçi söylemleri nedeniyle, siyasi ve askeri bir tehdit olarak belki orta ve uzun vadede yeniden gündeme gelecektir.

Hem Doğu Çin hem de Güney Çin denizlerinde Çin ve komşuları altında çok zengin petrol ve gaz rezervleri bulunan adalar ve özel ekonomik alanlar üzerinde hak iddia ediyor. Bölge suları sürekli ısınıyor kıyıdas ülke donanmalarının, uçak filolarının zaman zaman çatışması, askeri manevraları nedeniyle.
Hatta Üçüncü Dünya Savaşı’nın bu bölgedeki kaynaklar üzerindeki mücadeleden çıkacağını ileri sürenler de var. Güney Çin Denizi’nde 23-30 milyar ton petrol ve 16 trilyon metre küp doğalgaz rezervi var. Bu da Çin’in toplam kaynaklarının neredeyse üçte biri kadar. Doğu ve Güney Çin Denizi, Çin’in, Amerika’nın bölgedeki en sıkı müttefikleri Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Tayvan’la egemenlik iddiaları nedeniyle karşı karşıya geldiği bir bölge. İrili ufaklı kayalıklar üzerindeki ihtilafın temeli balıkçılık ve enerji kaynakları açısından zenginlik.

Geçenlerde zamansız kaybettiğimiz Tom Clancy’yi oldum olası çok severim. Yazdığı casusluk ve askeri bilim ağırlıklı her kitabını okudum. Şimdiye kadar 17 kitabının 100 milyon nüshası satılmış. Bir kitabı var ki, The Bear and the Dragon (“Rus Ayısı ve Çin Ejderhası”) beni çok etkiledi. Romanında, daha önce çalıştığı Amerikan istihbarat kuruluşlarından edindiği bilgi ve değerlendirmeleri de kullandığı anlaşılıyor.
Temel mesajı şöyle: Rusya’nın Uzakdoğuşu zengin enerji ve doğal kaynaklara sahip ama yerel nüfus çok az ve seyrek. Önemli bir kaçak Çinli göçmen nüfusu var. Ve ülkede yönetimi ele geçiren Çin Kurtuluş Ordusu’ndan bir fraksiyon Çin’in acilen ihtiyaç duyduğu kaynaklara el koymak için Rusya’nın bu bölgesini işgale kalkışıyor. İçinde bulunduğumuz dönemde böyle bir senaryo hiç akla yatkın gelmiyor ama nüfusu ve gücü giderek aşinan Rusya ile her yıl 20 milyon nüfusu artan 1.3 milyarlık Çin arasında bundan 20-30 yıl sonra böyle bir gelişmenin yaşanmayacağını kimse söyleyemez.
Kıssadan hisse, Çin’in gelecek enerji güvenliği kaygıları, politikaları, yatırım ve ticaret kararları, iklim değişikliği mücadelesi, teknolojik buluşları hepimizin hayatını, geleceğini etkileme potansiyeline sahip ve enerjinin yumuşak karın olduğu bizim gibi ülkelerin, Çin’in seçimlerini yakından izlemesinde, dersler almasında büyük yarar var.

Çin-Rus ilişkileri sıcak

Stalin, Çin’e hiçbir zaman gitmedi, Kruşçev ise hakarete uğradığı gerekçesiyle, ziyaretini yediden üç güne indirdi. 1950’lerde Stalin, Mao ile “dişi kızıl, içi beyaz” diye dalga geçiyordu. Mao, Kruşçev’i hiç mi hiç sevmemişti. 1960’ta Sovyetler Birliği Çin’deki tüm danışmanlarını geri çekip yüzlerce fabrika enerji ve silah projesini yarım bırakmıştı. 1969’da iki ülke sınır uyuşmazlığından dolayı çatıştılar. Hatta o dönemde nükleer silahların kullanılabileceği korkusu tüm dünyayı sardı.

İlişkilerdeki gerginliği gidermek ve yeni bir başlangıç yapmak için Yeltsin ve Jiang Zemin’in iki yılda dört zirve toplantısı yapmaları gerekti. Sınır uyuşmazlıklarını çözümlediler. Enerji işbirliği ve ikili ticaret/yatırım bağları süratle geliştirildi.
Rusya’nın, AB pazarlarına aşırı bağımlılığı dengelemek için, Asya’ya yöneliminde ilk sırayı Çin’in aldığı kuşku götürmez berraklıkta görülüyor. Orta ve Güney Asya’da ortak menfaatler paylaşıyorlar. İdeolojinin ikili ilişkilerini engellemeyeceği, birbirinin güvenlik menfaatlerini tehlikeye atabilecek uluslararası gruplara katılmayacakları hususlarında karşılıklı söz verdiler. Barış çubuklarını tutturdüler. Uzun yıllardır ihtilaflı olan Rusya’nın Çin ile sınırının batı kesiminin demarkasyonu meselesi de sonuca bağlandı. Putin neredeyse yılda bir Pekin’e gidiyor.
Ee, kolay mı, 4,345 km’lik sınır paylaşırsanız, eliniz mahkûm iyi ilişkiler içinde olmaya. Batılı ülkeler, Çin ile Rusya arasındaki yakınlaşmayı dikkatle gözlüyorlar. Bunun silahların denetiminden insan haklarına, ticaret kısıtlamalarına kadar varan konulardaki Batı baskılarına ortaklaşa direnme konusunda işbirliğine dönüşmesinden endişeliler. Bu arada, iki ülkenin Orta Asya’da özellikle güvenlik, köktendinci İslami ve milliyetçi etnik hareketlerin önünün alınması konularında ortak menfaat paylaştıkları biliniyor.

Bununla birlikte, Çin-Rus bağlantısının olumsuz tarafını da sergilemek lazım. Pekin ile iyi ilişkiler içinde olması Moskova’nın Tokyo’yu ihmal etmesini ya da kötü ilişkiler içinde olmasını gerektirmiyor. Böyle bir durum, Rusya’yı Japonya ile hasmane bir pozisyona sokar ki bundan en fazla zararı Moskova görür. Çin, Asya-Pasifik ekonomilerine Japonya sayesinde açılımın sağlayacağı avantajların yerini dolduramaz. Çin-Rus ticaretinin aslında önemli bir bölümü takas şeklinde yürütülmektedir. Geçmişin acı deneyimlerini hafızasında taze tutan Çin’in, Rusya’nın ekonomik gücünün ve refahının artmasına gönülden katkı sağlaması zaten düşünülemez bile.
Şimdilik Batı’nın husumetine karşı birlikte çalışıyor, dayanışma gösteriyorlar. Ama uzun vadede Çin-Rus menfaatlerinin çatışması bence kuvvetle muhtemel.

******

GELECEK HAFTA: TÜRKİYE-ÇİN İLİŞKİLERİ

Önümüzdeki haftaki yazının konusu Asya’nın en doğusundaki Çin ile en batısındaki Türkiye arasındaki sürekli genişleyen siyasi, ticari ve askeri ilişkilerin gelecek seyrinin ne yönde gelişeceği.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Yazarlar

Günlük Burç Yorumları Aşk 27 Ocak 2020 Pazartesi. Astroloji tüm burçlar ve yükselenleri. 27 Ocak - 2 Şubat haftalık burç yorumları. Burçları yeni haftada neler bekliyor?

Günlük Burç Yorumları Aşk 26 Ocak 2020 Pazar hafta sonu. Astroloji tüm burçlar ve yükselenleri.

Yazarlar
Website Security Test