Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Tarikat ve şeyhlerle nereye kadar?

22.11.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Başlık size çok iddialı gelmiş olabilir. Ama bir okuyun isterseniz…

28 Temmuz 1402 tarihinde başımıza çok büyük bir felaket gelmişti. Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt, Moğol Hükümdarı Timur’a yenildi.

Bu yenilgi sonrasında Osmanlı Devleti Fetret dönemine girdi. Anadolu’daki Türk birliği dağıldı, Osmanlı devleti yıkıldı.

Belki bugün de benzer bir tehlike ile karşı karşıyayız.

Yıkılan Osmanlıyı 5’inci Padişah, Çelebi Mehmet yeniden kurmuştur.

5’inci padişahımız 1’inci Mehmet’in Çelebiliği nereden geliyor, günümüze ışık tutması açısından konuyu biraz açayım.

Osmanlı Devleti, 1400’lü yılların başında Balkanlarda hâkimiyetini sağlamış, fakat Anadolu’ya daha tam hâkim olamamıştı. Anadolu’da Selçuklu döneminde ortaya çıkan, aşiret ve tarikatlar Moğol Hükümdarı Timur’dan güç alarak bağımsızlıklarını devam ettirmek istiyordu.

Sonuç itibariyle Yıldırım Beyazıt ile Timur arasında savaş kaçınılmaz oldu. Savaş Ankara’nın Çubuk ve Mürtet Ovalarında cereyan etti.

***

Beyazıt’a ihanet ettiler

Savaş başladıktan bir müddet sonra Yıldırım Beyazıt’ın yanında yer alan Anadolu beyliklerinden bazıları saf değiştirip Timur’un yanına geçti ve Osmanlı ordusunu arkadan vurdu.

Osmanlı ordusu büyük bir bozguna uğradı.

Bu acı olaydan sonra bizi arkadan vuran beyliklerin bulunduğu bölgeye “dinden dönen”, “dönek” anlamına gelen Mürted ismi verilmişti.

15 Temmuz Fetö kalkışmasında ana merkez olarak kullanılan Mürted Hava Üssü adı oradan gelmektedir. 

Osmanlı parçalandı, kardeşler arasında taht kavgalarının yaşandığı “fetret” dönemine girildi.

Bu kardeş kavgası tam 11 yıl sürdü. 1413 yılında Çelebi Mehmet kardeşlerini yenilgiye uğratarak Osmanlı tahtına tek başına oturdu.

***

İlk yaptığı iş

Peki, Çelebi Mehmet tahta oturunca ne yaptı dersiniz?

İşte kilit nokta burası!.. Olayın günümüzle bağlantısına geliyoruz.

Çelebi Mehmet Ankara savaşında şunu görmüştü: Muharebe meydanındaki askerin devletten başka bir sahibi daha vardı. Aşiret ve tarikat bağlantıları devlet bağından çok daha güçlüydü. Bey, askerine “Timur’a değil Beyazıt’a saldıracaksın” dediğinde, asker hiç tereddütsüz kendi padişahını arkadan vurmuştu.

Elinde silah tutan asker ve devlet işlerini yürüten memurların, devlet dışında paralel yapılanmalara dâhil olması, devletin birliğini sağlamanın önündeki en büyük engeldi.

***

Devşirme Sistemi

Çelebi Mehmet’in bulduğu yöntem aslında çok basitti. Devşirme sistemiyle 13-15 yaş arasındaki sağlıklı çocuklar toplanıyor ve devlet tarafından eğitiliyordu. Bunların bir kısmı yeniçeri ocağında yetiştirilip asker ve komutan yapılıyor, bir kısmı ise Enderun’da okutulup devlet memuru, bürokrat yapılıyordu.

Bu çocuklar devleti baba bilen yeni bir aidiyet duygusuyla devlete bağlanıyorlardı.

Tek sahipleri devletti.

***

Ve çöküş başladı

Osmanlı Devleti Tarikat ve Cemaatlerin tekrar kontrolüne ne zaman girdi? Son dönemlerinde.

Çünkü Devşirme sistemi zamanla bozuldu. Devşirmelerin merkezi olan Yeniçeri Ocağı yozlaştığı için 1826’da kaldırıldı. Bu ocağın kaldırılmasıyla birlikte tarikat ve cemaatler yeniden yavaş yavaş devlete sızmaya başladı.

Sızmanın doruk noktası II. Abdülhamit dönemidir. Abdülhamit’in akıl hocaları Nakşibendi şeyhleriydi. O yüzden bugün bazıları II. Abdülhamit’i çok sever, yere göğe sığdıramazlar. Aslına bakarsanız Abdülhamit, Osmanlının belki de en başarısız padişahıdır. Bu günkü Türkiye’nin tam iki katı toprak kaybetmiş ve bu toprak kayıplarının çoğu savaşmadan olmuştur.

Düyun-u Umumiye Abdülhamit döneminde gelmiştir. Abdülhamit sürekli dış borç alarak iktidarını uzatmış ama aldığı borçlar devletin ömrünü kısaltmıştır.

***

Tek hakimi oldular

Devlet teşvikini arkasına alan tarikat ve cemaatler zaman içinde Osmanlının bütün bürokrasisini ele geçirdi. Yüksek eğitim kurumları olan medreselerden tutun da adalet dağıtan yargı organı kadılıklara kadar aklınıza gelen her kilit nokta tarikat ve cemaatlerin elindeydi.

Bu paralel yapılanmalar, ele geçirdikleri her mevkiden siyasi ve ekonomik güç devşirdiklerinden, her noktaya kendi adamlarının hâkim olmasını sağladılar.

Zamanla iyi olan değil, biat eden ve tarikatına hizmet edenler muteber oldu.

Liyakat sistemi çökünce bürokrasi kısa sürede yozlaştı, devlet yürümez oldu. Devlet kurumlarının yozlaşması Osmanlı’nın yıkılma sebeplerinden belki de en önemlisidir.

***

Atatürk kurtardı

Yıkılan Osmanlı’yı, Çelebi Mehmet’in yaptığı gibi bu sefer Mustafa Kemal Atatürk kurtardı. Yaptığı iş, Çelebi Mehmet’inkinden farklı değildi. Atatürk de devlet memurları ve askerlerin aşiret, tarikat ve cemaatlerle olan bağlantısını kesti.

1922’de saltanatı kaldırdı, 1923’te Cumhuriyeti ilan etti. 1924’te halifeliği kaldırdı, şeriat mahkemelerini kapattı. Aynı yıl, Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ile medreseler de kapatıldı. Yerlerine üniversiteler açıldı. Bir sene sonra 1925’te mürit üreten tekke ve zaviyelerin kapısına kilit vuruldu. 1928’de ezan Türkçeleştirildi. 1932’de ibadet Türkçe yapılmaya başlandı.

Atatürk, bu uygulamalarla devleti tarikat ve cemaatlerin elinden aldı. Devletin emir komuta sistemini bu paralel yapılanmalardan temizledi. Tarikat ve cemaatlerin Atatürk düşmanlığı işte bu yüzdendir. Din ile inanç ile kesinlikle ilgisi yoktur. Tamamen siyasi ve ekonomik temellidir.

***

Kazanmaya çalışıyorlar

Bu tarikat ve cemaatler, 1924 yılından beri kaybettikleri gücü tekrar kazanmak için çalışıyorlar. Menderes ile başlayan tarikat ve cemaatlerin güç kazanma dönemi, bugün ne yazık ki zirveye ulaştı.

Bugün devlet tekrar onların eline geçti-geçecek hale geldi.

Üstelik bugünkü tarikat ve cemaatler, Osmanlı dönemindekilerden çok çok daha tehlikeli. FETÖ son örneğidir.

***

Büyük bir tehlike

Menderes döneminde başlayan komünizmle mücadele kampanyası ile maalesef yabancı istihbarat, Türk İslam inancının içine sızmayı başarmıştır.

1960’lı yıllarda yabacı istihbaratın seçtiği Müslüman Kardeşler’in ideologları Hasan el Benna, Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi isimlerin kitapları Türkçeye çevrildi. Bu kitaplar zamanla bizim Osmanlı döneminden kalma kitaplarımızın yerini aldı. Kendisini Osmanlı zanneden bu nesil aslına bakarsanız yabancı istihbaratın Arap Selefi-Vahhabi çizgisiyle aşılamış olduğu hibrit bir nesildir.

Son yıllarda ülkemize Suriye ve Irak gibi ülkelerden gelen 5 milyon Arap nüfusun yarattığı demografik değişikliği göz önüne aldığınızda Türkiye’de yeşeren Selefi-Vahhabi akımların ne kadar büyük bir tehlike yaratacağını bilmem tahmin edebiliyor musunuz?

***

Bugünden bir örnek 

Bakın bir örnek vereyim. Hem de mahkemeye yansıyan bir davanın medyaya düşen yansımalarından. Bursa’daki bir Nakşibendi şeyhi, kadın-erkek demeden bütün müritleriyle sevabına cinsel ilişkiye (Badeleme-Tabi Olma-Cezbeleme) girmiş. Dini inancı gereği, sır odasında arkasını dönüp kendisini şeyhe teslim eden adam aynı zamanda karısını da şeyhe ikram etmiş, üstelik bunu cinsel haz duyduğu için değil, inancı gereği yapmış!..

Bu bir tarikatın müridi kendine bağlama gücünün göstergesidir.

Bu  yeni bir fetret döneminin işaretidir. İşin kötüsü bu tarikat ve cemaatlerin bazılarının dış bağlantıları vardır. FETÖ ve Adnan Hoca’da olduğu gibi.

Bugün geldiğimiz nokta içler acısıdır. Devlet kadrolarında ilerlemek isteyen bir yargıç, bir komiser açıktan açığa “ben hak yolcuyum”, “ben közcüyüm”, ben şucuyum ben bucuyum diye bağırarak bakın benim bir sahibim var demekten çekinmemektedir.

Bu yöntemi kullanarak FETÖ de varlığı devam ettirmektedir.

Oysa devlet memurunun sahibi olmaz. Özellikle istihbarat, yargı, silahlı kuvvetler ve emniyet mensuplarının sahibi kesinlikle olmaz; onlar birer kapı kuludur.

Oktay Sinanoğlu’nun önemli bir sözü var; “bir millet her nesilde yeniden doğar” diye. Son 17 yılda camilerimiz, İmam hatip okulları, kuran kursları, yurtlar vs. aynı tekke ve zaviyeler gibi tarikat ve cemaatlere mürit yetiştiren kurumlar haline geldi.

Bu müritlerden vatana millete ne hayır gelecek?

Aralarından bir tane bilim adamı çıkma ihtimali var mıdır?

Dindar adamdan kimseye zarar gelmez ama dini siyasete alet edenden, dini kullanarak güç ve menfaat devşirenden, dindar insan değil mürit yetiştiren güç odaklarından devlete, millete, herkese büyük zarar gelir.

Ülkemizi  tarikat ve cemaatlerin devletten kökünü kazıyarak tarihe Çelebi olarak geçecek bir lidere ihtiyacımız var. Yeni bir “fetret” dönemine girmemek için bu şart.

Yoksa, Şeyhine eğilen adamlarla varılacak nokta bellidir…

*Kaynak: Osman Başıbüyük.

 

**********************

 

Tuttuğunuz “altın” olsun

Kimi üzücü, kimi sevindiricidir.

Düşünürseniz, okul sıralarında yaşanan en üzücü olaylar bile bugün anımsandığında komiktir.

Eğlenmek için anlatılır.

Yapılan haşarılıklar, alınan sıfırlar, öğretmenden ufak yollu cetvelle yenilen dayaklar, çekilen kulaklar övünç kaynağı olarak dillendirilir.

İlkokuldan-lise bitinceye kadar; sırasıyla Duatepe İlkokulu, Karataş Ortaokulu, Atatürk/Namık Kemal Lisesi’nde “kötü” diyebileceğim tek öğretmenim bile olmadı.

Zaten hiç bir öğretmen kötü olmaz, olamaz.

Aralarında tek-tük çürük olanlar da zaten öğretmen değillerdir.

Hele; o tonton ilkokul öğretmenim Suphiye Hocamı unutmam mümkün değil.

Bize okumayı-yazmayı, çarpım tablosunu, toplama-çıkartma, bölmeyi öğretmek için verdiği çabaları anımsıyorum da; nur içinde yatsın, mekanı cennet olsun demekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Teyzeler için “anne yarısı” derler.

Ama, 60’lı yıllarda ilkokul öğretmenleri “anne yarısı” gibiydiler.

Yeme-içme, adap-oturup-kalkma-sağlık-temizlik-arkadaşlık-paylaşma-eğitim, dinimiz, Atatürk-Cumhuriyet; 7 ile 12 yaş arasında bir çocuk için ne gerekiyorsa, öğretmenlerin; benim içinse Suphiye Hanım’ın yetişmemde rahmetli annemden daha çok emeği geçmiştir.

Hocalarımın lakapları

Biz yaştakiler  öğretmenlerimize çeşitli lakaplar takardık.

Haberleri var mıydı bilemiyorum ama, biz soyadları yerine lakaplarıyla tanımlardık.

Unutamadığım öğretmenlerimden biri tarihçi Garra Sarmat’tır.

Tarihçi olmasına rağmen Karataş Ortaokul birinci sınıfta, kadının bir çocuğa nasıl hamile kaldığını ve nasıl doğurduğunu anlatarak, bizleri “leylek masalından” uyandıran hocamız olmuştur.

Direk Hilmi, Kroş, beden öğretmenlerimiz; Muzo ve meşhur Kiling, felsefecimiz; “Freud”, Arap Dürdane, Katır Edibe, geometri hocamız; evde kalmış Remziye, İngilizcecimiz İngiliz Şükran, edebiyat hocamız Mehmet Emin Şakar, yine İngilizce hocamız Toma, askerlik dersi hocamız, kız Nihat ve matematiği bana sevdiren hocamız Cemal Tanaç...

İkmale bırakmıştı

Hepsiyle onlarca anı yaşadım.

Kısaca ikisini paylaşmak istiyorum:

Edebiyat hocamız Mehmet Emin Şakar, Namık Kemal 2’de beni ikmale bıraktı. Neymiş efendim, iyi kompozisyon yazamıyormuşum!

Herkes denize girerken benim yaz sıcağında çalışmaktan anam gevremişti. Neyse zar-zor geçtik.

Yıllar sonra Yeni Asır Gazetesi’nde haber müdürüyüm ve günlük köşe yazıyorum. Beni ikmale bırakan edebiyat hocam Mehmet Emin Şakar’ın geldiğini ve görüşmek istediğini söylediler.

Bekletmeden yanıma aldım, çayını söyledim. Hal-hatırdan sonra, bana ne dese beğenirsiniz;

“Hamdi Bey evladım, ben zaten senin ileride çok iyi bir gazeteci-yazar olacağını biliyordum. Çok kabiliyetliydin, çok güzel yazar-çizerdin. Türkçen mükemmeldi...”

Ne diyeceğimi bilemedim ama o kadar şirin, o kadar candan-içtendi ki, beni dilbilgim rezalet diye ikmale bıraktığını söyleyemedim.

Kantim borcumu ödedim

Dedim ya; geometri-trigonometri dersleriyle aram hoş değildi.

Evde kalmış Remziye Hoca; geometri dersinde tahtaya dalmış, çiziyor, mıy-mıy anlatıyordu.

Öyle sıkıldım öyle sıkıldım ki, ders zilinin çalmasına 15 dakika kala, sıramdan kalkıp tahtaya gittim, Remziye Hoca’nın kulağına fısıltı halinde bir şeyler söyledim.

Döndü, gözlüklerinin üzerinden bana öyle bir baktı ki, yaprak gibi titremeye başladım.

“Defol çık git terbiyesiz çocuk...” diye sınıfı inletti.

Kuyruğunu kıstırmış kedi gibi çıkıp gittim.

Zil çaldığında kantinde gevreğimi kemirirken bütün sınıf başıma doluştu.

Kimi; “evlenme mi teklif ettin (çünkü Remziye Hocamız hiç evlenmemiş, kızoğlan kızdı).”

Kimi; “yemeğe mi çıkalım dedin”-”eve mi davet ettin”-”yatma mı teklif ettin” sorularıyla topa tutuldum.

Bizimkiler sordukça keyiften dört köşe, pişmiş kelle gibi sırıtıyordum.

Sonunda bir haftalık kantim borcumu karşılayacak bağışı topladıktan sonra Remziye Hoca’yı çıldırtan teklifimi açıkladım. Şöyle demiştim:

“Hocam, çok sıkıştım. İhtiyaç gidermezsem donuma yapacağım. Yani çok çişim geldi...”

***

Sevgili öğretmenlerim...

Önünüzde saygı ile eğiliyor, öğrettiğiniz her satır için gönülden teşekkür ediyorum.

Ne isteğiniz ne dileğiniz varsa yerine gelsin; tuttuğunuz altın olsun inşallah...

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 1 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Emre C.

23.11.2019 - 10:45
Adnan Oktar ile ne alakasi var Fetö'nün? Biraz daha arastirarak ve bilgi icerikli yazmanizi tavsiye ederim. Dunya capinda bazi insanlara yapilan karalama ve itibarsizlastirma calismalarini arastirin bence... Kullanilan medya mensubu olmsk yerine, ortaya bir karakter koyun ve durust olun.. Saglicakla,
Yazarlar
Website Security Test