Facebook ta paylaştweet le
Ana Sayfa / 

Darbe yapacak olan bir bildiri ile açıklar mı?

9.4.2021
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in Türkiye gündeminde olan olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, amiraller bildirisi, darbe iması, bildiri konusunda Yargıtay ve Danıştay gibi “yüksek yargı organlarının yayınladıkları bildirilerle soruşturmayı ve mahkemeleri etkileyecekleri ve bunun açık açık “ihsas- ı rey olduğu” eleştirileri, Doğu Akdeniz’deki gerilim ve mültecilerin durumuyla ilgili açıklamalarda bulundu.

 

İşte görüşleri…

 

GÖZLEM – Amiraller Bildirisinden “Darbe” çıkar mı? Gelişen olaylar hakkındaki görüşünüz?

K – Her şey bir tarafa emekli amiraller nasıl darbe yapacaklar? Bir yorumda söylendiği gibi oltalarıyla mı? Varsa, ellerinde sadece beylik silahları vardır. Soruşturmalarında halen görevde olan muazzaf subaylarla bir irtibatları olmadığı anlaşılıyor, ancak bir irtibatları ola da bilirdi. Sonuçta alt üst ilişkisi içinde hâlâ orduda görevli astlarıyla bir temasları, görüşmeleri olabilir. Bir araya gelebilirler. Ama bu darbe planladıkları anlamına gelmez. Ayrıca eğer hakikaten darbe yapma niyetiniz olsa, bunu bir bildiriyle açık mı edersiniz? Yoksa bildiriyi, yapabilirseniz darbeyi yaptıktan sonra mı yayımlarsınız? Emekli amirallerin ülkenin hayati konularıyla ilgili görüş bildirmelerine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Madem bazı konularda düşünce ve itirazları var. 106 partiden birine katılarak sabahtan akşama kadar ahkam kesip laf salatası yapmalarının önünde esasen bir engel olmayacaktır” diye karşı çıkıyor. Hatta İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener bile “Siyaset siyasetçi tarafından yapılır. Görüşlerini siyasi partilerde paylaşabilirler” diyebildi. Bu emekli amiraller hayatlarını bu konulara harcamışlar. Bu camiada geçirmişler. Bu konularda ve bu camiayla ilgili bir fikirleri olmayacak mı? Konuşamayacaklar mı? Türkiye’de, hele uzmanlığı olduğu bir konuda bir açıklama yapmaları, görüş bildirmeleri için insanların illa bir parti mi kurmaları, bir partiye üye mi olmaları gerekiyor? Deyin ki öyle, o zaman da bu emekli amiralleri niçin CHP’ye üye oldukları gerekçesiyle suçluyorsunuz? Hani bir açıklama yapmak için siyasete girmeleri, bir partiye üye olmaları gerekiyordu? O zaman aralarından bazılarının veya ailesinden bazı fertlerinin CHP üyesi olmasına niye laf ediyorsunuz? CHP üyesi olmak suç mu? CHP ile beraber mi darbe yapacaklar? CHP’nin silahı mı var? Neresinden baksanız tutulacak bir yanı olmayan, iktidarın bitmek tükenmez bir “mağduriyet”i için kullandığı bir konu. İktidarın bunu bir “darbe çağrışımı” gibi sunması son derece zorlama ve buradan bir suç çıkacağına ihtimal vermiyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “...geçmişi darbeler ve bildirilerle dolu bir ülkede, bir gece yarısı 104 emekli amiralin böyle bir girişimde bulunması asla kabul edilemez. Bunun adına ifade özgürlüğü diyemeyiz. İfade özgürlüğü ‘aksi halde’ diyerek başlayan ve ülkenin seçilmiş yönetimini darbeyle tehdit eden cümleleri kapsamaz” sözlerinden, bildirinin gece yarısı yayımlanmasından ve bildiride yer alan “Aksi takdirde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde örnekleri olan, bunalımlı ve bekası için en tehlikeli olayları yaşama riski ve tehdidi ile karşılaşabilecektir” ifadesinden “darbe çağrışımı” çıkardığı anlaşılıyor. Oysa bildirinin gece yarısı yayımlanması eğer öncesinde, eskiden olduğu gibi bir darbe girişimi, başlangıcı olmuş olsaydı, bir darbenin habercisi olabilirdi. Darbe olmadan bildirinin gece yarısı yayımlanmasının ne önemi olabilir? Öte yandan cımbızla çekilen “Aksi takdirde” ile başlayan bu cümlenin öncesine bakılsa, açıklamadaki niyet açık seçik ortaya çıkacak. Açıklamada Montrö konusundaki değerlendirmelerin ardından, basına yansıyan çarıklı amiral görüntülerine atfen “Diğer taraftan; son günlerde basında ve sosyal medyada yer alan kabul edilemez nitelikteki bazı görüntüler, haber ve tartışmalar ömrünü bu mesleğe adamış bizler için çok derin üzüntü kaynağı olmuştur” denildikten sonra esas tehlikeye işaret ediliyor ve darbe çağrışımı yaptığı iddia edilen ifadenin bambaşka bir anlamı olduğu ortaya çıkıyor: “TSK ve özellikle Deniz Kuvvetlerimiz son yıllarda; çok bilinçli bir FETÖ saldırısı yaşamış ve çok değerli kadrolarını bu hain kumpaslara kurban vermiştir. Bu kumpaslardan çıkarılacak en önemli ders; TSK’nin, anayasanın değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez temel değerlerini titizlikle sürdürmesi zaruretidir. Aksi takdirde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde örnekleri olan, bunalımlı ve bekası için en tehlikeli olayları yaşama riski ve tehdidi ile karşılaşabilecektir”. Yani amiraller “Eğer TSK’ya irticai kişileri alırsanız, bunlar sonunda kumpas, darbe teşebbüsü gibi örneklerde görüldüğü üzere yasadışı yollara başvurabilirler” diyor. Dolayısıyla bu ifadeden de amirallerin kasıtlarının kumpaslar, 15 Temmuz gibi kalkışmalar olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla burada birilerini darbeye teşvik etme veya bir darbe çağrışımı yapma amacı olmadığı açık ve seçik. Ancak tüm bu tartışmalardan ve iktidarın yaklaşımından benim anladığım diğer bir konu “Odada bir fil olduğu ve bundan kimsenin bahsedemediğidir” Odadaki o fil de, tüm yaşananlara, iktidarın gücü tek başına bu kadar orantısız bir şekilde ele geçirmiş olmasına karşın emeklilerden gelsin, sokaktan olsun, hâlâ bir “darbe” korkusu içinde olması halidir. Bunca baskıya, güce, orantısızlığa karşın hâlâ böyle bir “korku” içinde olmak, bence ayarın ne kadar kaçırıldığının bir göstergesidir.

 

GÖZLEM – Kulislerde ve sosyal medyada Meral Akşener’in bildiri için “zevzeklik” demesinin kendisine prestij kaybettirdiği vurgulanıyor, siz ne düşünüyorsunuz; kamuoyu yoklamalarında “yukarıya doğru hızlı bir yükseliş gösteren” bir partinin Genel Başkanı’nın “bu hatayı neden ve nasıl yaptığı” tartışılıyor; görüşünüz?

K – Meral Akşener, amirallerin bildirisine karşı “Emekli amirallerin canı sıkılmış bildiri yayınlamışlar. Bu bir zevzekliktir. Herkes görevini başındayken yapmalıydı. Yunanistan ve adalar konusunda bir tavır göremedik. Bilgilerini elbette kamuoyuyla paylaşabilirler, siyasi parti kurup onun üzerinden yürüyebilirler. Darbe çağrısı oluşturacak bir duruma neden olamazlar” dedi. Bir defa bu amiraller görevlerini yapmışlar ki bu zamana kadar Montrö tartışma konusu olmamıştı. Eminiz Yunanistan ve adalar konusunda da görevleri kapsamında gerekli uyarıları yapmışlardır ancak Yunanistan’a en büyük ödünler; Lozan’a göre silahsız olmaları gereken adaların silahlanmasına, bizim olan adaların işgaline müsaade edilmesi ve en sonunda da, şimdi Doğu Akdeniz’de arama yapma faaliyetlerinden vazgeçilmesi gibi tavizler hep AKP iktidarı döneminde verildi. Önceden de söylediğim gibi bir konuda uzman olan, hayatlarını bu konuya adamış insanlar bu konuda konuşmak için veya herhangi bir konuda konuşmak için illa bir partiye mi üye olmak zorundalar? Montrö konusunda sadece siyasetçiler mi konuşabilecek? Sadece Sayın Akşener mi konuşacak? Bu insanların da ifade özgürlükleri yok mu? Ülkeyle ilgili bu kadar önemli bir konuda konuşamazlar mı? “Zevzeklik” etmek demek boş konuşmak demektir. Uzmanlığı askeri konular, özellikle denizlerle ilgili konular olan bu amiraller Montrö ile ilgili nasıl boş konuşurlar? Bildiride ne demişler? “Montrö sözleşmesinin tartışmaya açılması endişe ile karşılanmaktadır. ...Montrö... Lozan Barış Anlaşmasını tamamlayan büyük bir diplomasi zaferidir. ... Bu ve benzeri nedenlerle, Türkiye’nin bekasında önemli bir yer tutan Montrö Sözleşmesi’nin tartışma konusu yapılmasına, masaya gelmesine neden olabilecek her türlü söylem ve eylemden kaçınılması gerektiği kanaatindeyiz”. Sayın Akşener ne dedi Montrö konusunun tartışmaya açılmasını eleştirirken: “Şimdiden uyarıyorum; Aklınızdan bile geçirmeyin. Ege’deki adalarımıza çöken Yunanistan karşısındaki ezikliğinizi gizlemek için Lozan’a, Kanal İstanbul saçmalığınıza kılıf uydurmak için de Montrö’ye göz dikmeyin. Ne tarih ne de kahraman ecdadımız sizi affetmez”. Şimdi aynı şeyleri söylüyorlarsa nasıl oluyorlar da askerler zevzeklik etmiş oluyor?

 

GÖZLEM – Bildiri konusunda Yargıtay ve Danıştay gibi “yüksek yargı organlarının yayınladıkları bildirilerle soruşturmayı ve mahkemeleri etkileyecekleri ve bunun açık açık “ihsas- ı rey olduğu” eleştirileri var. Siz ne diyorsunuz?

K – Yargıtay ve Danıştay önüne gelebilecek, taraf olacakları bir konuyla ilgili görüş bildirdiğinde bu “ifade özgürlüğü” oluyor. Aslında mesele sadece bir “çıkar çatışması” meselesi değil. Bildiriyi imzalayan amirallerin ve ailelerinin CHP üyesi olduğu ile ilgili bilginin sadece Yargıtay’da olduğu ifade ediliyor. O zaman bu bilgilerin, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun da ifade ettiği gibi “kapsamlı bir çalışmayla bir gecede, birkaç saat içinde” çıkartılmasının da yasalara aykırı olduğu anlaşılıyor.

 

GÖZLEM – Montrö / Kanal İstanbul / Amiraller Bildirisi tartışmaları gündemimizin başına yerleşmişken Rusya’nın Ankara Büyükelçisi de “Montrö Sözleşmesi değiştirilemez” anlamına gelen bir açıklama ile tartışma masasına oturdu, görüşünüz?

K – Montrö’nün başından beri değiştirilmesini isteyen, bu anlaşmaya taraf olmayan ABD. ABD Karadeniz’i Rusya’ya karşı bir kuşatma alanı haline getirmek ve enerjiyle ilgili diğer çıkarlarında kullanmak üzere Montrö’yü delmek istiyor. İktidarın da ABD’ye karşı içinde düştüğü zor durumda Montrö konusunu bir koz olarak masada tutmak istediği anlaşılıyor. Erdoğan bu konuda hafta içinde Meclis’te “Montrö Sözleşmesi’nden çıkma ile ilgili halihazırda ne bir çalışmamız ne de böyle bir niyetimiz vardır ama gelecekte bu ihtiyaç ortaya çıkarsa ülkemizi daha iyisine kavuşturmak üzere her sözleşmeyi gözden geçirmekten de çekinmeyiz. Bunları da uluslararası anlaşmaya veyahut da tartışmaya açarız” dedi. İktidar bu konuya Kanal İstanbul’u da eklemlendirmek istiyor. Rusya da tam bu sırada konuya müdahil olarak kırmızı çizgilerini açıkladı ve ne Kanal İstanbul’un Montrö’nün şartlarını değiştiremeyeceğinin altını şu ifadelerle çizdi: “Kanal İstanbul inşa edilirse bu Montrö Sözleşmesi’nin yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. Boğaz’dan geçiş konusundaki yükümlülükler için getirdiği, kıyıdaş olmayan ülkelerin Karadeniz’de bulunan savaş gemilerinin toplam tonajına ve sözleşmede yer verilen daha birçok hususa ilişkin kısıtlamaları hiçbir şekilde değiştirmez”. Rus Büyükelçi’nin esas mesajının ABD’ye olduğu ve Montrö’nün delinmesine ilişkin önlem aldığı anlaşılıyor.

 

GÖZLEM – 1926 yılında “Türkiye’nin deniz, göl ve akarsularında sadece TC vatandaşlarının sahibi olduğu gemilerin ticaret yapmasına ve buralarda sadece TC vatandaşlarının çalışabileceğine dair” bir kanun çıkarılmış ve bu kanunla “1 Temmuz, ‘Kabotaj bayramı’ olarak” kutlanmaya başlamıştı. Bu kanunu delen bir kanun teklifi AKP ve MHP milletvekillerinin oyları ile kabul edildi ve “200 – 400 bin lira harç veren 39 metreden büyük boyuttaki yabancı yatlara Türk sularında ticaret yapma” izni verildi. Böylece Kabotaj Bayramı da büyük yara aldı. Montrö Sözleşmesi tartışmalarının pik yaptığı bir süreçte, bu kanun “bir kapitülasyon örneği” olmadı mı?

K – Bu yasanın yabancı yatlara Türkiye’de mavi yolculuk tarzı faaliyet göstermesine olanak sağladığı anlaşılıyor. Bu yasayla Türk şirketlerine karşı bir rekabet yaratılmış oluyor. Karşılığında devlete bir gelir elde edilmesinin hedeflendiği anlaşılıyor. Ancak aynı hakların Türk yatlarına örneğin Yunanistan’da verilmediğini biliyoruz. Ekonomik olarak zayıfladıkça en küçük bir ekonomik kazanım için ciddi ödünler verildiğinin bir başka örneği.

 

GÖZLEM – Doğu Akdeniz’deki gerilim ve mültecilerin durumu nedeniyle son yıllarda AB ile Türkiye ilişkileri sorunlu bir hâl alırken, Ankara’ya gelen Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmelerinin başında bir “protokol skandalı” yaşandı. Erdoğan ve Michel iki koltuğa oturdular, Ursula von der Legen ayakta kaldı. Kadın lider, “tepki veren” bir “hımlamadan” sonra 3’lük koltuğa oturdu. Ona bir koltuk konmamış, “iki koltuğa iki erkek” oturmuştu. Bu sahne Avrupa basınında büyük şekilde yer aldı, eleştirildi; yorumunuz?

K – Öncelikle böyle bir “hata”nın yapılmamış olması gerekirdi. Üç liderin bir araya geleceği belli olan bir toplantıda niçin üç adet tek kişilik koltuk konulmamıştı? Ancak ikinci kez düşünüldüğünde acaba burada bir “hata” mı var yoksa verilmek istenen bir mesaj mı? Şayet bu basit bir “hata” idiyse, normal olarak ev sahibi liderden kendi yerini kadın lider von der Layen’e vermesi ve bir üçüncü koltuğun gelmesini ayakta beklemesi beklenirdi. Tabii böyle bir durumda diğer liderlerin de nezaketen ayağa kalkmaları gerekirdi. Ancak söz konusu ev sahibi lider Cumhurbaşkanı Erdoğan olunca işler değişiyor. İyimser bir tahminle kendisinin ayakta beklediği bir “görüntü”nün algı açısından yanlış olacağını düşünmüş olduğunu, daha az “iyimser” bir tahminle de gayri ihtiyari, doğası gereği “kadını erkekten sonra gören”, örneğin İstanbul Antlaşması’nı iptal etmekte bir sakınca bulmayan bir yaklaşımla bulduğu koltuğa oturduğunu tahmin ediyorum. Eğer rahmetli Bekir Coşkun hayatta olsaydı, eminim bu tablodan çok esprili bir “iskemle kapmaca” oyunu tarifi çıkarırdı. Öte yandan Erdoğan, kendini büyük gördüğü için veya fıtratı gereği otururken, Avrupalı Konsey Başkanı Michel’in, nezaketen de olsa ayağa kalkmamış olmamasını da ilgiyle karşılıyorum. Böyle “gelişmiş” bir Avrupalı’dan böyle bir davranış beklenir mi? Acaba von der Leyen ile Michel arasında bir “çekişme” mi var? Konuyu yakından izleyen Ankara’dan bir uzmanın değerlendirmesi şöyle: “Her iki başkan da biri Konsey, diğeri Komisyon olarak protokolde eşit düzeyde olmasına karşın Michel her haliyle kendisini en tepede görüyor. Normalde 3’lü oturma düzeni olmalıydı. Ancak bizimkiler Devlet’in başkanı Erdoğan’ın tam karşıtı olarak Konsey başkanını görmüşler. Michel’in ayakta kalan kadın başkan için kılını kıpırdatmaması da hem sinir bozucu, hem de olayın en eleştirilen noktalarından birisi olmuş.” Öte yandan toplantının içeriğine gelecek olursak, Türkiye olarak AB ile çok “küçük düşürücü” bir dönemden geçildiği anlaşılıyor. İktidar, içerde zaten ekonomik ve siyasi olarak çok zorda olunan bir dönemden geçerken, dışarıdan, AB veya ABD’den müdahale olmama adına en düşük profilli siyasetini güdüyor. AB yetkililerinin ziyaretinden önce “uluslararası ajanslara konuşan bir AB yetkilisi” aracılığıyla Türkiye’ye verilen mesaj şuydu: “AB’nin Türkiye’ye dönük atacağı her adımın ‘kademeli, orantılı ve geri alınabilecek’ nitelikte olacağı” ve “Ankara’nın eski politikalarına dönmesi halinde AB’nin sert yaptırımlar uygulama kararı alabileceği”. Ayrıca “Erdoğan’ın işbirliği yapacağını göstermemesi durumunda her şeyin engelleneceği”. Bu nasıl bir tehdit? Nasıl bir ortaklık? Türkiye bu kadar aşağılanmayı hakketmek için ne yaptı? Burada “eski politikalar”dan başta Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hakkı olan aramalara tekrar başlaması olmak üzere Yunanistan’a dönük adımların kastedildiği anlaşılıyor. AB’nin alacağı önlemlerin “kademeli, orantılı ve geri alınabilir” olması da, AB’nin Türkiye’yi küçük görmesinin bir başka işareti. AB ile ilişkilerinde Türkiye’nin hiç bu kadar küçük düştüğü bir dönemi hatırlamıyorum.

 

GÖZLEM – Çin Ankara Büyükelçisi’nin Akşener ve Mansur Yavaş hakkındaki “tehdit imaları taşıyan” açıklaması, Dışişleri Bakanlığı’na çağrılması ülke gündemine giren bir başka gelişme oldu. Büyükelçiye “bu çirkin müdahale cesaretini” kimler veriyor?

K – Türkiye’de bu tür yetki ve cesaretlendirmeleri kim verebilirse bence o. Bakın Çin aslında özellikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de sıkışmış dış siyasetinde ve diğer pek çok alanda Batı’ya alternatif olarak kullanılabilecek bir ülke. Ancak Çin’in Türkiye’ye yönelik etkinliği son dönemde ticaretten ziyade finansman alanında ortaya çıkıyor. Türkiye’de pek çok projeyi finanse eden Çin’in şimdiki en büyük yeni hedefi Kanal İstanbul. Sözcü’den Serpil Yılmaz’a göre 75 milyar liralık “Kanal İstanbul’un finansmanı Çin Bankası ICBC Turkey Bank ve Hong Kong merkezli İngiliz Bankası HSBC’ye adresleniyor”. HSBC’nin Türkiye Genel Müdürü’ne göre bu proje Rusya’yı da Çin’in modern dönem İpek Yolu projesi olan Kuşak ve Yol Projesi’ne ekleyecek! Yani bir taşla üç kuş: Kanal İstanbul ile hem Çin, hem Rusya, hem de ABD’ye mavi boncuk dağıtılacak. Yılmaz “Çin’in Kanal İstanbul projesi için büyük emelleri var. Bu projenin kendilerine verilmesi karşılığında Türkiye’ye 30 milyar dolar teklif ettikleri dile getirilmiş, toplamda Türkiye’ye 65 milyar dolar yatırım vaadinde bulundukları ileri sürülmüştü. Bütün bu iddialar, Çin’in 2013 yılında ilan ettiği ‘Kuşak ve Yol Girişimi’ ile birlikte okunduğunda ihtimal dışı kalmıyor. Yaklaşık 70 ülkeyi kapsayan 21 trilyon dolarlık Çin ticaret yolunun altyapı yatırımları denizlere taştı. Deniz İpek Yolu’na yatırım yapan Cosco, China Merchants ve SIPG gibi üç ana Çinli firmanın yaklaşık 40 denizaşırı limana yönelik ilgisi sürüyor” diyor.

 

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar