Facebook ta paylaştweet le
Ana Sayfa / 

Murat Kışlalı: “Kılıçdaroğlu’nun sertleşmesi, Erdoğan’ı erken seçime zorlama taktiği...”

5.3.2021
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündemindeki olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İnadına yapacağız” dediği Kanal İstanbul, MHP’nin “HDP’nin kapatılması konusunu gündemde tutmasını”, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “Ghandi” pasifizminden vazgeçerek “şahinliği” seçmesini ve yeni açıklanan “İnsan Hakları Eylem Planı” konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri...

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İnadına yapacağız” dediği Kanal İstanbul’un yapımı için Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanlığı’nın raporları “projenin gerçekleşmesi için ortaya çıkan özellikle maliyet ve koordinasyon konularında yetersizlikler olduğunu” ortaya koydu. Gazetelerdeki haberlere göre, Raporlarda “Dünya’yı saran Pandemi ve ekonomik daralmadan, ulaştırma ve lojistik sektörlerinin de büyük ölçüde etkilendiği” belirtilerek “Yatırımcıların projeye karşı çekingenlik duyması ile dünya genelindeki ekonomik daralmanın kur kaynaklı maliyet değişikliklerine yol açması, performans hedefini olumsuz yönde etkiledi. Bunların ortadan kaldırılması için yeni bir yasal mevzuat düzenlemesi yapılması gerekiyor” denildi. Ne diyorsunuz?

K –Kanal İstanbul Projesi Cumhurbaşkanı Erdoğan için artık bir, tabiri caizse “namus” meselesi haline geldi. Son olarak partisinin İstanbul Kongresi’nde de bu projeyi “inadına” yapacaklarını bildirdi. Ben burada kendi adına iki amaç görüyorum. Birincisi, tabii diğer pek çok projede de olduğu gibi bu proje de büyük bir rant yaratacak. Sanırım bu rantın paylaştırılması da kısmen başladığı için bundan geri adım atılması kendisi açısından mümkün görülmüyor. Ayrıca Erdoğan Kanal İstanbul’un engellenmesi olasılığını, Türkiye’yi yönetme iddiasına karşı, iktidarına dönük bir meydan okuma olarak görüyor. Bu projeden vazgeçilmesi Erdoğan’ın seçmen kitlesi nezdinde ciddi bir prestij kaybına, “Acaba mı?” sorularının oluşmasına neden olacak. En azından kendi algısının bu olduğunu düşünüyorum ki, tüm, elde olan bilgiler ışığında görülen fizibilite “imkânsızlığı”na karşın, bu projenin yapılması için elinden gelen herşeyi yapacağını düşünüyorum. Dediğim gibi bu devasa bir rant projesi, verilmiş sözler, yapılmış hesaplar vardır. Ama bunun da ötesinde kendisi için bir “iktidar” meselesi.

GÖZLEM –Kulislerde MHP Genel Başkanı Bahçeli ve yöneticilerinin “HDP’nin kapatılması konusunu gündemde tutmasının sebebi” olarak, “Hedeflerinin, doğrudan HDP olmadığı, asıl hedeflerinin fezlekelerin de Meclis’e getirildiği bir dönemde Millet İttifakı olduğu” öne sürülüyor. “Hedefleri doğrudan HDP olsaydı, Yargıtay Başsavcılığı’na müracaatla, ‘Anayasa Mahkemesi’nde kapatılma davası açması’ istenirdi. Bu hak Meclis’te grubu olan partilere verilmişti. Onların derdi, İYİ parti ile CHP’yi fezleke olayında karşı karşıya getirmek. İyi Parti “Evet”, CHP “Hayır’ derse, Millet İttifakı içinde tedirginlik başlayacaktı. İYİ Parti de “Evet” derse, bu defa MHP, ‘tabanından İYİ Parti’ye kayışı durduracak bir ‘milliyetçilik silahını’ ele geçirmiş olacaktı. Görüşünüz?

K –Katılıyorum. Hafta içinde Adalet Bakanı Abdülhamit Gül Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada Siyasi Partiler Yasası’nda değişikliğe ihtiyaç olduğunu söyleyerek “Daha siyasal katılım öngören, katılımcı bir Siyasal Partiler Kanunu’na, Seçim Kanunu’na ihtiyaç var. Artık şu anda baraja ihtiyaç var mı?” diye konuştu. Baraja ihtiyaç kimin için yok? En başta artık tüm kamuoyu yoklamalarında baraj altında kaldığı görülen MHP için. Bir de olur da, HDP’ye karşı muhafazakâr Kürt tabana hitap eden bir parti kurulacak olursa, onun için. Belki Cumhur İttifakı’na çekilmesi amacı ve şartıyla Saadet Partisi için. Böyle bir kurguda da HDP’li milletvekillerine dönük fezlekeler yoluyla hem CHP ile İyi Parti’nin ve diğer muhalif muhazakâr milliyetçi partilerin ayrıştırılması ve bu şekilde Millet İttifakı’nın parçalanmasa bile ciddi bir darbe görmesi, hem de CHP’nin de ötekileştirilerek bir cendereye sokulması planlanıyor. Ancak HDP’nin kapatılmak istenmemesinin, iktidarın bunun bir çözüm olmayacağını görmesinin haricinde, bir başka nedeni de parti kapatma davalarının artık hukuki olarak bir işe yaramadığı gerçeği olabilir. Anayasa’da yapılan değişiklik sonrası, bir parti, kendisine karşı açılan kapatma davası sonuçlanmadan kendisini feshederse, kapatılma davası düşeceği için o partinin yöneticileri ertesi gün aynı partiyi tekrar kurabiliyorlar. Bunu eski Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu şöyle anlatmıştı: “Anayasa’da şu hüküm var. Anayasa Mahkemesi tarafından temelli kapatılmasına karar verilen herhangi bir parti tekrar kurulamaz. Ama kapatma gerçekleşmeden parti yönetimi partiyi kapatırsa, dava düşeceği için, ertesi gün o siyasi parti yeniden açılabilir. O yüzden ... Türkiye’de bir siyasi partinin, Anayasamızda belirtilen eylemlerin odağı olduğu kabul edilse, kapatılması için dava açılsa bile kapatılmasına imkân yok.”

GÖZLEM –CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu nihayet “Ghandi pasifizminden vazgeçti ve Şahinliği seçti. Kamuoyu yoklamalarında Ghandicilikte yüzde 21 – 22 bantlarında görünen CHP’nin, Şahinlikte yüzde 25’in üzerine çıktığını” gösteriyor. Bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz?

K –“Şahinliği” seçmesinde veya muhalefetinin ölçüsünü “biraz” arttırmasında Erdoğan’ı erken seçime zorlama taktiğinin de yönlendirdiği siyasi konjonktür ile beraber partinin Atatürkçü tabanının hassasiyetlerini dikkate alarak Memleket Hareketi’ni başlatan Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin ve hatta Mustafa Sarıgül’ün yeni oluşumunun da etkili olduğunu düşünüyorum. Bunun yanısıra Kılıçdaroğlu sadece “şahin” bir siyasete yönelmedi, ayrıca her zaman eleştirildiği bir noktada da stratejisini değiştirerek “sahalara”, halkın arasına inmeye karar verdi. Önce toplumun çeşitli kesimleriyle yaptığı sanal görüşmelere şimdi esnafla bir araraya geldiği il, ilçe ziyaretleri eklendi. İyi de yaptı çünkü hem kendisinin, hem de CHP’nin “halktan uzak” oldukları yönündeki algıyı bu şekilde değiştirmeyi “bir ölçüde de olsa” başarabileceğini tahmin ediyorum. Sanırım bu strateji değişikliğinde Meral Akşener’in sahada gösterdiği başarı da etkili olmuştur. İktidarın uygulamaları sonucunda Türkiye’de iç siyaset gittikçe “totaliterleşmeye”, hiç olmadığı kadar korku ve kutuplaşma üzerine kurgulanmaya doğru giderken mevcut kamuoyu yoklamalarının da gerçeği tam olarak yansıtmadığına, daha doğrusu seçmenlerin gerçek fikirlerini söylemektense gittikçe daha fazla “Kararsızım” yanıtı verdiklerine inanıyorum. Ekonomi gittikçe bozulurken ve kutuplaşma had safhadayken kararsızların oy oranlarının artmasını ancak bu şekilde açıklayabiliyorum. Kamuoyu yoklamalarında bir seçmen eğer AKP’ye oy vermeyi düşünüyorsa bunu ifade etmesinde bir sakınca olmayabilir. Ancak muhalefete oy vermeyi düşünen seçmenler “Neme lazım” düşüncesiyle bu düşüncelerini açıklamaktan çekinebilirler. Dolayısıyla bu süreçten sonra CHP’nin oy oranının yavaş yavaş artacağını beklemek çok yanlış olmaz. Ancak bunun yüzde 30’un üstüne çıkması da benim için büyük bir sürpriz olur. Esas olan hareketlilik kanımca hem MHP ağırlıklı Cumhur İttifakı’ndan, hem de kararsızlardan oy devşirecek İyi Parti’nin oylarında olacaktır. Tabii AKP’den oy devşirmesi muhtemel olan Deva ve Gelecek partilerini de dikkate almak gerekir. Mustafa Sarıgül’ün hareketini marjinal görüyorum. Muharrem İnce’nin partisi ise, eğer yapılırsa, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kilit partilerden birisi olacak.

GÖZLEM– Kılıçdaroğlu’nun şahinliği seçisi, uzun süreden beri hep “hücumda görünen” Erdoğan’ın “savunma konumuna geçmesine” yol açtı ve de “bu tablo, ‘5 kuruşluk dava açılmasına’ yol açan ağır hakaret sözcükleri ile” imzalandı. Ne diyorsunuz?

K –Erdoğan’ın savunmaya geçmekten ziyade, fezlekelerle birlikte değişecek iç siyasetin çehresinin alacağı görüntüyü beklediğini düşünüyorum. Fezlekelerle beraber HDP destekli geniş muhalefet cephesi çatırdayacak mı? Şu anda altyapısını oluşturduğu CHP’nin HDP ile ilişkilendirilmesi ve İyi Parti’nin CHP’den uzaklaşması stratejileri karşılık bulacak mı? Bunun sağlanması için nasıl bir algı politikası yürütecek, nasıl açıklamalar yapcak ve siyaseti ne ölçüde gerecek, bunları göreceğiz.

GÖZLEM –“Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ‘Anayasa ve kanunlar teminatı altındaki kararlarını bile uygulama zorunluluğuna karşı direnen bir görüşe sahip” Erdoğan’ın “birdenbire” ortaya attığı “İnsan hakları eylem planı ve hukuk reformu” konusunun, ABD’den ve AB’den “bu konularda gelen ağır baskıların ortadan kaldırılması amacını güttüğü” konusundaki görüşlere katılıyor musunuz? Bu adımın “gerçek anlamıyla atılacağına ve uygulanacağına dair” görüşünüz nedir?

K –Cumhurbaşkanı Erdoğan, hafta içinde 9 amaç grubu içinde 50 hedeften oluşan bir İnsan Hakları Eylem Planı açıkladı. Plan 11 ilkeye dayanıyor ve plandaki “temenni”lerin en geç 2 yıl içinde, ama münferiten daha da önce gerçekleştirileceği Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından iddia ediliyor. Sözkonusu ilke ve hedefler aslında Magna Carta’dan bu yana dillendirilmiş, sadece gelişmiş ülkelerde değil, bizim de Anayasa’mızda zaten yer alıyor. Yeni bir şey yok. Aslında Türkiye’de şu anki adaletsizliği giderecek, “insan hakları”nın önemli bir bölümünün temel anlamda tesisini hemen sağlayacak tek düzenleme, Erdoğan’ın muhalifler üzerinde uyguladığı, “tutukluluk süresini uzatmak yoluyla cezalandırma” işlemini ortadan kaldıracak bir düzenleme olacaktır. Öncelikle iddianame yazılmadan tutuklama uygulamasının yürürlükten kaldırılması, ayrıca mahkeme sürecinin uzamasının engellenmesi ve tutuklanma ile mahkemelerin karar vermesi arasında geçecek süreyi sınırlamaya dönük düzenleme yapılması bizim bugün Türkiye’de yaşadığımız mağduriyetleri büyük oranda giderecektir. Bunları da yapmak zor değil. “Gözaltına alınmış şüpheliler ancak haklarında bir iddianame yazıldıktan sonra tutuklanabilirler” şeklinde bir düzenleme ile Türkiye’de bugün muhaliflere dönük yaşattırılan en büyük adaletsizlik ortadan kalkar. Ayrıca açılan davaların tutuklamalardan sonra en çok ne kadar süreceğini tespit etmek üzere değişik kriterlere göre üst süre sınırları belirlenmesi de mağduriyetleri büyük ölçüde giderecektir. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül bile bu konuda “tutuklamanın çok önemli bir karar olduğunu” belirterek “Bu kararı verirken bir üst merciin de görmesi anlamında bir yaklaşımın söz konusu olduğu”nu, ancak buna ilişkin bir “Kanun değişikliğinin gerektiğini” bildirdi. Her ne kadar bir üst merciin görmesi de bu sorunu çözmeyecek olmasına karşın, -çünkü mevcut mahkemede de tutuklama yapılmamasına yönelik bir karar alınabilir, mesele uygulamanın yukarıdan gelecek baskıya açık olması- eğer hakikaten bu konuda bir adım atılacak olsa, bu kanun değişikliğini yapmak anlık bir karar. Derhal yapılabilir. Beklemek niye? Söylediğim gibi iktidarın amacı uzun süreli tutukluluklardaki mağduriyetin giderilmesi mi? Sanmıyorum. Öyle olsaydı Adalet Bakanı’nın da söylediği gibi hemen bir kanun değişikliğine gidilirdi. Tam tersine iktidar, muhalifleri hapishanelerde bir mahkumiyet kararı ve hatta bir iddianame dahi olmadan cezalandırma ve yıldırma amaçlı tutmak istediği için böyle bir düzenlemenin geçirilmek istenmediğini anlıyoruz. Bu nedenle de iktidarın, bu tarz elle tutulur düzenlemelerin etrafından dolaşacak bol amaçlı, bol ilkeli, hepsi bildik, genel geçer “temenni”leri dile getirip, iki yıl gibi de bir süre vererek gündemi oyalamayı, meşgul etmeyi istediği anlaşılıyor. Bu durum da muhalif siyasetçiler ve hukukçular tarafından tespit edilmiş durumda zaten. İnsan Hakları Eylem Planı’na ilişkin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Ülkeyi yöneten parti 19 yıldan sonra ‘Ben İnsan Hakları Eylem Planı açıklıyorum’ diyorsa, o ülkede insan hakları yok demektir. Bu bir itiraftır” dedi. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kastederek “Dün şiirden hapis yatanlar vardı, bugün tweet’ten yatanlar var. Erdoğan’ı insan hakları kavramını keşfettiği için tebrik ediyorum” diye konuştu. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Mollaoğlu “Siz kanunları yapabilirsiniz, uymadıktan sonra neye yarar? İnsan hakları ile ilgili istediğiniz düzenlemeleri yapın tavrınız değişmedikçe olmaz” dedi. CHP’li Muharrem Erkek “Anayasa Mahkemesi’ni, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni tanımıyorsunuz. Bu zihniyet reform yapabilir mi? Tamamen bir makyaj” değerlendirmesinde bulundu. Benzer bir değerlendirmeyi de Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan yaptı: “Sayın Erdoğan’dan ‘Hükümet yargıya telefon açmaktan, talimat vermekten vazgeçiyor’ cümlesini duydunuz mu? ... İnsanlık bunları bin sene önce halletti. Bu ilkeler uluslararası sözleşmelerde anayasamızda da yazıyor. Bunun için reforma gerek yok zaten Anayasa var. Ancak kendisini anayasaya bağlı görmüyor”. İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu da işin teknik tarafıyla ilgili “Üç kez hazırlanmış yargı reformu strateji taslağı, iki kez hazırlanmış insan hakları eylem planı var. Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan cümlelerin hiçbirine karşı olmak mümkün değil ama bizim sıkıntımız o ki, bunların hiçbiri uygulamaya yansımıyor” dedi. Ona katılan Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan da “Belge değil, günlük yaşantımızda bunu görüp hissetmek istiyoruz” diye konuştu. Dolayısıyla bu söylenenlere katılmamak elde değil. Ama tabii işin esası, dediğim gibi, muhalefeti yıldırmayı ve cezalandırmayı amaçlayan iddianame hazır olmadan yapılan uzun süreli tutuklulukların ve bir mahkumiyet kararı verilinceye kadar mahkeme sürecinin uzatılmasının sona erdirilmesine dönük bir düzenleme yapılması. Erdoğan’ın tabii bu planla ilgili esas amacı da, sizin bahsettiğiniz gibi, yabancı yatırımın tekrar ülkeye giriş yapmasının sağlanmasıydı. Bunu, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de hafta içinde “yatırımcıların hukuk güvenliğinin olduğu yere gittiğini” söylemesinden de anlıyoruz. Ben Erdoğan’ın samimi olarak, böyle bir plan açıkladığında, yabancıların buna güvenerek ülkeye yatırım yapmaya yeniden yöneleceklerine inandığını düşünüyorum. Böyle “basit, saf” bir yaklaşımı var hakikaten. Bu da biraz acıklı bir durum. İstediği zaman parasını geri çekemeyeceğini düşünen, oyunun kurallarının sonradan değişebileceğini gören sofistike yabancı yatırımcılar milyarlarca dolarını Türkiye’ye bağlar mı? Ancak çok kısa süreli, sıcak para dediğimiz, giriş çıkışlarla riskini minimumda tutarak hiç bir ülkenin doğru düzgün pozitif faiz vermediği bir ortamda yüzde 17 faizin getirisini elde etmek isteyebilir. O da işte Amerika’da faizler yüzde 1,6’ya çıktığı anda, geçen hafta içinde görüldüğü gibi, doların 7 liradan 7,5 liraya fırlamasıyla buharlaşıp gidiverebilir. Dolayısıyla ben bu paketten veya daha sonra gelecek Anayasa paketinden Türkiye’nin demokratikleşmesi, adaletsizliklerin giderilmesi adına büyük bir beklenti içinde değilim. Aslında kendilerinin de bu reformlardan bir beklentileri olmadığını Adalet Bakanı’nın ağzından anlıyoruz: “Bu bir kanun metni değil, bu bir niyet belgesi. Tüm faaliyetler iki yıl içerisinde tamamlanmış olacak.” Dünyanın bin yıl önce kabul ettiği, etmeye başladığı bizim de Anayasa’mızda zaten olan ilkeleri bir “niyet belgesi” olarak değerlendirmek, bunların ne ölçüde uygulamaya döneceğine dair bir işaret olsa gerek.

GÖZLEM –TÜİK’teki genel müdür değişikliklerinin süreklilik kazanmasına rağmen, “nedense(!) Enflasyon’daki artış durdurulamıyor. Nerede kaldı, emeklilere, dul ve yetimlere yapılan “kuruşluk” derecesinde “ince hesaplı” artışın hayattaki geçerliliği? Ne diyorsunuz?

K –Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin İstanbul Kongresi’nde, Kanal İstanbul projesini “inatla” gerçekleştireceklerini söyledi. Kanal İstanbul Projesi bir rant projesi. Ekonominin çöktüğü, neredeyse bir buhran içine gireceği, pandemi nedeniyle de sıkıntıların katlandığı bir dönemde, eğer elinizde böyle bir kaynak varsa, ki olduğu anlaşılıyor, bunu memura, emekliye, kadro bekleyen öğretmenlere değil de bir rant projesine ayırmak iktidarın “tercihini” gösteriyor. Bu basit bir karar. Bu tercihe dönük gösterebileceğiniz tek tepki, seçimlerde vereceğiniz oy ile olabilir. Sözcü Gazetesi’nin hesaplamasına göre 2021’in ilk iki ayındaki yüzde 2,6’lık enflasyon oranıyla, memura verilen yüzde 3’lük zammın yüzde 87’si şimdiden geri alınmış oldu. Üstelik iktidarın elindeki kaynağın kullanılmasına ilişkin bu tercihinin yakın zamanda da değişmeyeceği anlaşılıyor. Meclis’e sunulan bir yasa teklifine göre bundan böyle otoyol ve demiryolu yapmak için kurgulanacak yap-işlet-devret projelerinde yurt dışı kredilerini de Karayolları Genel Müdürlüğü ve TCDD’nin ödemelerinde aksaklık olma ihtimaline karşın Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın üstlenmesi sağlanıyor. Buna göre elde para olmasa da bu projeler yapılmaya devam edilecek ve bu projelerin ödemelerinde bakanlığa bağlı Karayolları ile TCDD’nin sıkıntı çekmesi durumunda bakanlık devreye girecek. Burada önemli olan dış kreditörlerin bu bakanlığa bağlı kurumların yapılarını yeterli görmemelerine karşın, iktidarın bu projelere devam etme ısrarı. İşte bu ısrarın diğer yüzü de “olmayan” bu kaynakların dar gelirli kesime aktarılmamasına ilişkin yapılan tercihte yatıyor.

GÖZLEM –TÜİK rakamlarına göre “ülkede istihdam azalır, işsizlik artarken, büyüme de artıyor”; bu çelişki nasıl açıklanabilir?

K –TÜİK’in geçen yıl Türkiye’nin yüzde 1,8 büyüdüğüne ilişkin istatistiğinin iki yönü var. Birincisi TÜİK’in rakamlarına güven yok. Bu hesaplamalarda çeşitli “oyunlar” oynandığı, Berat Albayrak dönemindeki 2. ve 3. çeyrek büyüme rakamlarının, hafta içi açıklanan rakamlarla, iki ayrı dönem için de yüzde 0,4er oranında düşürülerek revize edilmesinden de belli. Evet TÜİK eskiden de revizyonlara giderdi, ancak üstüste iki döneme ilişkin “aynı” oranlardaki revizyonlar çok düşündürücü. Hatta bunlardan ilki –2. çeyrekteki yüzde 9,9’da kalan daralmaya ilişkin rakamın yüzde 10,3 daralmaya revize edilmesi- özellikle ilginç çünkü o dönemde TÜİK’in, iktidarın baskısıyla “algı yönetimi” amacıyla daralma rakamını özel olarak yüzde 10’un altında bıraktığı iddiası ciddi biçimde gündemde tartışılmıştı. Büyüme rakamına ilişkin ikinci konu ise, eğer Türkiye’de geçen yıl bir büyüme yaşandıysa bu da sorunuzda bahsettiğiniz gibi istihdam ve üretim artışından değil bilakis pandemi sonrası kredi musluklarının açılmasıyla üçüncü çeyrekte yaşanan ithalat ve tüketim nedenli yüksek büyümeden kaynaklandı. Ekonominin çok bozuk olduğu, insanların ciddi borca battığı bir dönemde eğer çok düşük maliyetli kredi musluğunu sonuna kadar açarsanız, bu kredilerin bir kısmı hiç şüphesiz mevcut borcu çevirmeye, ötelemeye, diğer önemli bir kısmı da tüketime gidecektir. Nitekim de öyle oldu. O dönemdeki büyümenin cefasını, eğer yeni bir öteleme olmazsa bu kredilerin geri ödemelerinin geleceği Haziran aylarından itibaren çekmeye başlayacağız. Üstelik borçlanan sadece yurttaşlar değil. Merkezi Yönetim’in toplam borcu da 2020 Ocak ile 2021 Ocak arasında 501 milyar lira artarak 1 trilyon 838 milyar liraya çıktı. 2020 Ocağına göre devletin borcu yüzde 37,5 arttı.

GÖZLEM –Gaziantep’in Araban ilçe belediyesi 31 Mart yerel seçimlerinde CHP’li Hasan Doğru’nun kazanmasının ardından yönetimi ve işletmesi Araban Belediyesi’nde olan Ardıl Barajı, DSİ’ye verilmişti. Partisinden istifa eden Hasan Doğru’nun AKP’ye geçmesinin ardından Ardıl Barajı’nın işletmesi yeniden Araban Belediyesi’ne devredildi. Ne dersiniz?

K –Partizanlığın son noktası. Kamu gücünün partiye göre kullanıldığı, siyasette adaletsizliğin geldiği uç noktalardan birisi. Muhalif belediyelere yapılan haksızlıklar ve tüm bu haksızlıklara karşın bu belediyelerin halkın gözünde değer kazandığı, iktidar belediyelerinin ise doğru uygulamalarına karşı halktan önceden gördükleri ilgiyi göremedikleri ve kendilerine olan inançlarını sorguladıkları bir dönemden geçiliyor.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar