Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş
Ana Sayfa / 

Murat Kışlalı: ''Bekçiler ordusu hangi ihtiyaca hizmet edecek?''

5.6.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ''Dünya ve Ülke'' gündemindeki gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. İşte görüşleri…

GÖZLEM– Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, kamuoyu araştırma şirketlerinin yaptığı anketlerle ilgili bir tweet attı ve dedi ki; “Kamuoyu sahte ve hileli anketlerle yanlış yönlendirilerek zihinlerimizi işgal etmeye ve toplumumuza istikamet çizmeye çalışan odaklara karşı vatandaşlarımızı hakikatle buluşturmak için tüm gücümüzle çalışacağız. Her zaman hakikatin sözcüsü olacağız” dedi ve “Güvenilir anket nasıl olur” dersi veren bir çizelge yayınladı. Muhalefet parti temsilcileri ve Kamuoyu Araştırma Şirketleri Altun’un görüşüne tepki gösterdiler. Sizin görüşünüz?

K– Son dönemde bazı araştırmacılardan anketleri twitter’da büyük etki yarattı. Sonuçta Fahrettin Altun’un görevi, Cumhurbaşkanı’nın “İletişim Başkanı” olarak zaten görevi kamuoyu oluşturmak ya da oluşturulmasına yardımcı olmak. Bir konu gündemde, yani basında veya sosyal medyada dikkat çekici bir hâle geldiğinde, bu konuyla ilgili algı yaratmak için emrindeki ekibiyle beraber çalışmalar yapıyor. Sosyal medyada paylaşılan son dönemdeki anketlerde kararsızların oylarının artmış olduğu yer aldı ve buna ilişkin çok paylaşımlar yapıldı. Altun da ekibine “güvenilir anketlerin nasıl olması gerektiğiyle” ilgili bir çalışma yaptırdı. Sonuçta Altun, bu tür algı faaliyetlerini, Cumhurbaşkanı aynı zamanda AKP’nin Genel Başkanı olduğu için “taraf” olarak yürüten bir yönetici. Bu durumda bazı kamuoyu anketlerini “sahte ve hileli” olarak ilan ettiğinde, aslında konunun tarafı olduğu için muhalefetin tepkisine maruz kalması normal. Kamuoyu araştırma şirketleri tarafından eleştirilmesi ise, ileri sürdüğü güvenilir anket şartları ve kıstaslarının ne derecede “bilimsel (!)” olduğunu göstermesi açısından çarpıcı buluyorum. Sanırım kimse Altun’dan, Cumhurbaşkanı’nın İletişim Başkanı olarak “tarafsız ve hakkaniyetli” olmasını beklemiyordur. Öte yandan Fahrettin Altun’un arasının Berat Albayrak ekibiyle çok iyi olduğu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, bırakın bakanları, sözcüsü İbrahim Kalın ile beraber en yakın iki kişiden biri olduğu, hatta Kalın’dan bile daha yakın olduğu ifade ediliyor. Bu açıdan faaliyetlerini ve ifadelerini direkt Cumhurbaşkanı’nın görüşleri olarak algılamak doğru olur.

GÖZLEM– CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel “Kamuoyu araştırmalarında CHP’nin oyu yüzde 32’lere yükseldi” diyor. Ayrıca anketlerde “İYİ Parti ile HDP’nin barajı geçeceği, MHP’nin baraja takılabileceği” yönünde sonuçlar görülüyor. Dahası Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın kurdukları iki partinin de “yüzde 1’lerde, 2’lerde kalmayacağını” gösteren sonuçlar var. Siz “Ankara’dan” durumu nasıl görüyorsunuz; AKP yüzde 35’lere düşmüş olabilir mi?

K– Açıkçası bu rakamları ben muhalefet açısından biraz fazla “iyimser” buluyorum. Halkın büyük çoğunluğunun hâlâ ekonomik sıkıntıları ile iktidarı ilişkilendirmediğine dair göstergeler var. Ayrıca yine önemli bir kesimde iktidarın salgın sürecini başarılı yönettiği algısı mevcut. Evet AKP’nin oyları düşmüş olabilir, ancak AKP’den kaçan oyların en başta MHP’ye gittiği, sahayı yakından izleyen uzmanlarca ifade ediliyor. Dolayısıyla MHP’nin barajı geçemeyeceği ile ilgili değerlendirmeler de açıkçası bana gerçekçi gelmiyor. Davutoğlu ve Babacan’a gidecek oylar ise genel seçimlerde dikkate alınır seviyede olmaktan ziyade, cumhurbaşkanlığı seçiminde belirleyici olabilecek olması açısından önemli. Kimse iş seçim noktasına gelince, yüzde 1 alacak bir partiye oy vermek istemiyor. Dolayısıyla CHP’nin, Babacan ve Davutoğlu’nu Millet İttifakı’na doğrudan olmasa da, uydusu olarak alacak bir düzenleme oluşturması, bu oyların boşa gitmemesi için şart.

GÖZLEM– MHP’nin “siyasi partiler ve seçim kanununda değişiklik istemi” gündemde iken, AKP sözcüsü Ömer Çelik, AKP MYK toplantısı sonrası açıklamalarda bulundu. Çelik, “Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu'nda yapılacak değişiklikleri MYK'mız değerlendirmeye almıştır” dedi. Değişikliklerin “DEVA ve GELECEK Partilerini seçime sokmama yönünde yapılacağı” öne sürülüyor. Bu konuda Ankara kulislerinde neler var?

K– Meclis açıldı ve hafta içinde öncelikle bekçilerle ilgili tasarı görüşüldü. Aslında bu tasarı da çok önemli. Mevcut 30 bin bekçi var. Bunlara daha ne kadarı eklenecek belli değil ama yapılacak imtihanda 50 alanlar mülakata davet edilecek. Mülakatta valilikler ve İçişleri Bakanlığı karar verecek. Bunlar göreve alındıktan sonra da silahlandırılacak. İnsanlar, “Acaba, AKP kendi milis kuvvetini mi yaratıyor” diye düşünüyorlar. Zira, tamamen iktidar tarafından belirlenip, seçilen ve silahlandırılan bekçiler ordusu hangi ihtiyaca hizmet edecek? Öte yandan sorunuza gelince, iktidarın Deva ve Gelecek partilerini engellemek amacıyla yapmayı düşündüğü düzenlemeler Anayasa açısından problem yaratıyor. Bunun önüne geçecek bir yöntem arıyorlar. Bu nedenle de önceden Meclis açılır açılmaz gündeme geleceği ifade edilen teklif henüz şekillenmedi. Muhalefetin ve bazı uzmanların beklentisi bu düzenlemelerin eylül, ekime kalacağı yönünde. Edindiğim bilgilere göre, MYK içinde Avrupa’daki modeller inceleniyor. Oradaki modellerden birisi Meclis’te seçimler sonrası bir defa gruplar kurulunca, seçime kadar bir daha grup değiştirilmemesi. Ama bunun için de yine seçim yasasının değiştirmek gerekecek. Öyle olunca da, bu tür yasal düzenlemeler bir yıldan önce yapılacak seçimlerde yürürlüğe giremeyeceği için olası bir erken seçimde uygulanamayacak.

GÖZLEM– Coronavirüs savaşında Türkiye “hızlı bir normalleşme süreci” yaşıyor. Alınan ve uygulanan kararlar bakımından “doğrular, eksikler ve hatalar” sizce nelerdir?

K– Ortaya çıkan birkaç eğilim var. İlk çeyrek rakamlarının büyüme göstermesine karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan bile ikinci üç aylık dönemde bir daralma yaşanacağını açıkladı, kabul etti. Bu nedenle ekonominin bir an önce canlanması adına AVM’lerin, restoran, otel gibi eğlence yerlerinin açılması, hafta sonu sokağa çıkış yasaklarının kalkması ve seyahatlerin kolaylaştırılması, ayrıca toplu taşımdaki yolcu sayısı kısıtlamasının kalkması, tüm bu gelişmeler, salgında ikinci bir dalganın kaçınılmaz olacağına işaret ediyor. Bu hususu, günlük koronavirüsten ölen sayısının 20’lerde süregelmesi ve vaka sayılarının ciddi anlamda düşüş göstermemesi de destekliyor. Ayrıca özellikle 65 yaşın üstündeki yurttaşlara dönük yasaklamalar (ki buna sesini çok çıkartamayan 18 yaş altına dönük yasaklamalar da eklenebilir) artık faydadan çok zarar getirecek bir noktaya ulaştı. Evet, Türk insanı, otoriteye bağlı olmasının verdiği bir sağduyuyla sosyal mesafeye, kişisel hijyene ve maskeye gerekli önemi verdi. Bunun üzerine sağlık çalışanlarının da başarılı çabaları eklenince, Türkiye’de salgının yarattığı etkiler, diğer pek çok ülkede olan olağanüstü seviyelerdeki yıkımın yanında çok düşük kaldı. Ancak ekonominin canlandırılması adına yukarıda bahsettiğim önlemlerin yarım yanlış alınması ve/veya kaldırılması, ikinci bir dalganın geleceğini ve salgının da bir süre daha gündemdeki önemini koruyacağını gösteriyor. Koronavirüs salgınından ölen sayısının sıfıra inmediği bir noktada ben “Buna da şükür” diyebilecek bir rahatlamayı hissedemiyorum.

GÖZLEM– ABD’deki “Pandemi’nin ağır tablosunu” geride bırakan “Siyahi bir kişinin ‘8 Haziranda ikinci derece cinayetten yargılanacak’ bir polis tarafından boynuna basılarak öldürülmesi” ile başlayan ve hemen hemen bütün ülkeyi saran ve Trump yönetimini sarsan olaylar hakkındaki görüşünüz?

K– Amerika özelinde, tabii yıllardan beri devam eden ve bir türlü kökü kazınamayan ırkçılığın ve bu ırkçılığa olan tepkinin sonuçları görülüyor. George Floyd bir beyaz olsaydı olaylar bu kadar yayılır mıydı, bilemiyorum. Daha genelden bakıldığında ise, dünya “vahşi kapitalizm”in olumsuz sonuçlarının patlamasını yaşıyor gibi görünüyor. “Korunan” ile “korunmayan”, “haklı” ile “haksız” arasındaki çarpıcı farklılığın ve bunun yarattığı kişisel tepkilerin, sosyal medyanın sık kullanılması gibi yeni teknolojiler sayesinde bir anda çok büyük kitlelere yayılmasıyla ortaya çıkan bir patlama bu. Nihayetinde daha korumacı bir devletler düzenine, yeni tür bir “sosyalizm”e evrilecek bir süreçten geçiyoruz. ABD Başkanı Trump ise bu süreçte bu “eşitsizliğin, taraflılığın, adaletsizliğin” bir temsilcisi, adresi olarak görüntüye girdi. Belki kendi açısından bahtsız bir gelişme oldu ama Amerikan seçimlerine nasıl bir etki yaratacağını kestiremiyorum. Çünkü her etkinin bir de tepkisi oluyor. Kendi oylarını konsolide edebilir.

GÖZLEM– Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan, yazısında “isim vermeden” çok ağır sözlerle “birilerini” itham ve “gazetesini de tiraj lideri” olarak ilan etti. Bu yazıyı Sabah’ta Hıncal Uluç ağır şekilde eleştirdi, Habertürk’te Fatih Altaylı ise tam anlamıyla karşı taarruza geçti. Basındaki “bu üst düzey” kapışma için ne diyorsunuz; sebebi ne olabilir?

K– Medya Radar internet sitesinin 27-31 Mayıs tarihli son raporuna göre Türkiye’de ilk üç tiraja sahip gazeteler sırasıyla Sabah (189.517), Hürriyet (178.330) ve Sözcü (175.627). Açıkçası Sabah ve Hürriyet’in rakamlarının, arkalarındaki sermaye gücünden dolayı, biraz şişirme olduğunu, Sözcü’nün ise doğruyu yansıttığını düşünüyorum. Buna göre gazete tirajları son dönemde özellikle pandemi nedeniyle ciddi biçimde düştü. Bu düşüş aslında pandemi öncesinde de uzun süredir devam eden bir eğilime işaret ediyor. Yazılı basın hakikaten ciddi biçimde kan kaybediyor. 50 yıl önce insanlar haberi yazılı basından alırken, şimdi araya televizyon, internet, sosyal medya girdi. Gazetelerin işlevi haber vermekten ziyade (ki gazeteler de, yaptıkları özel haberler ile hâlâ bu işlevlerini de, az da olsa yerine getiriyorlar) bu haberlerin ne anlama geldiğini kendi çizgilerinde olan okurlarına aktarmaya, onları bilgilendirmeye ve hatta çoğunlukla yönledirmeye dönüştü. Ahmet Hakan’ın yazısının, kısmen bu tiraj düşüşünü gerekçelendirmeye çalışırken, kısmen de Hıncal Uluç’un yazısında belirttiği gibi, Ahmet Hakan’ın kendisinin “pandemi döneminde getirilen önlemlerin kalıcı olacağı”na dönük ifadelerinin sosyal medyada “Hürriyet yazılı yayından vazgeçip dijitale dönecek” şeklinde çarpıtılmasına yanıt amacıyla kaleme alındığı anlaşılıyor. Burada iki bilgiyi paylaşmak isterim. Birincisi Demirören Grubu Ahmet Hakan yönetimindeki Hürriyet’ten memnun. İkincisi, pandemi sonrası sadece basın yayın kuruluşlarında değil, tüm özel sektörde de “Demek ki ofis hayatı ve beraberindeki maliyetleri o kadar da zorunlu değilmiş ve demek ki aslında bu kadar çok çalışana da ihtiyaç yokmuş” çizgisinde bir “aydınlanma!” yaşanıyor. Bu iki husus beraber alındığında Ahmet Hakan’ın, biraz da suçluluk duygusuyla açıklama şeklinde bir yazı kaleme aldığı, buradaki açıklarının da usta kalemler tarafından eleştirilmesine yol verdiği anlaşılıyor. Benim kişisel tahminim, Hürriyet’te yakın bir zamanda, yine maliyetlerin düşürülmesi adına ancak başka gerekçelerle “çeşitli” önlemler alınacağı yönünde.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test