Bir toplu sözleşme hikayesi…

1966 yılında, Yetkili Hesap Uzmanı Muavini olarak, Hesap Uzmanları Kurulu İzmir Grubu’nda görevlendirildim.

– Çocukluğumdan beri, sık sık İzmir’e gelmiştik. Zira (Hepsinin mekanı cennet olsun) anne annem, Ahmet ve Mustafa dayım, Abdullah ağabeyim İzmir’de yaşıyorlardı. Bir çok akrabamız da vardı. (Vardaroğlu, Yenice, Kitapçı soyadını taşıyanlar. Altınordu kaptanı milli basketçi Yılmaz Vardaroğlu, Çorbacı İsmet Yenice, Dr. Baha Kitapçı gibi.)

– Ama o güne kadar İzmir’in önde gelen kişilerini tanımam mümkün olmazdı. Grup Başkanımız (Rahmetli) Osman Baki Levent, gerçek bir ağabey gibi bize yol gösterdi. (Fevkalade dürüst, vergi mevzuatına tam anlamıyla hakim, vatanperver, işinin hastası, çevresi çok geniş, fevkalade mütevazi, çok çalışkan bir insandı.) Ev kiralamadan tutun, her konuda yardımcı oldu. En önemlisi de bana çok dürüst, güvenilir, dostlukları istismar etmeyen, yardımsever, hiçbir zaman hukuka ve ahlaka aykırı talebi olmayan kaliteli insanları (Nuri Sevil, Ahmet Tatari, Mazhar Zorlu, Raşit Özsaruhan, Bahattin Tatış, Fevzi Kaya, İsmail Sivri, 7. Noter Tufan, Bonjour Restoranın sahibi Orhan Bey, Özakat Ailesi, Moris Bencuya vb.) tanıttı.

–              Yıllar içinde, hepsi ile tanışmak, dost olmak imkânım oldu. Ve belki ağabeyimin ne kadar haklı olduğunu gördüm. Ne güzel ki bu kişilerin evlatları da aynı kalitede çıktı, güzel insanlar oldular.

–              Rahmetli Raşit Özsaruhan’ı, bir toplu sözleşme çalışması sebebiyle daha yakından tanıma imkânım oldu:

1)            12 Eylül’den, bir veya iki yıl önceydi. İzmir’in gerçekten gözbebeği kuruluşlarından olan METAŞ’ta, sözleşme müzakerelerinde anlaşmazlık oldu. Türk Metal İzmir Şubesi, beni tarafsız hakem olarak tayin etti. Rahmetli Prof. Fikret Sönmez de işverenin hakemi idi. Toplantılara MESS (Madeni Eşya İşverenleri Sendikası) temsilcisi de katılıyordu. MESS’in başında da Merhum Turgut Özal vardı.

2)            Karışık bir dönemde yaşamaktaydık. DİSK tam anlamı ile ideolojik saplantılar içindeydi. TÜRK-İŞ de uçuk taleplerde bulunuyor, durumu istismar ediyordu. Ancak METAŞ’ta hiçbir saygısızlık, işveren aleyhine sloganlar, işyerine zarar verecek davranışlar sergilenmedi. Fırınların donmaması için tedbirler alındı. Aletler, avadanlıklar pırıl pırıl temizlenip bırakıldı. Devamlı olarak Raşit Bey’in lehine tezahüratlar yapıldı. (Kendisi gerçekten işçi babası idi.)

3)            Biz mevcut teamülün aksine; sadece seyyanen ve mantıksız zam talebi yerine “verimliliğe dayanan” bir sözleşme hazırladık. (Hasbelkader teşvikli ücret sistemleri konusunda yüksek lisans yapmıştım.)

4)            Son sözü, rahmetli Özal, söyleyecekti. Kendisinden randevu aldık. Değerli kardeşim, Sendikacı Mehmet Ali Acar ile gece otobüsü ile yola çıktık. Hava çok sıcaktı ve Ramazan ayı içinde idik. Gece mola verilen yerde, sahur yaptık. Ama klimasız araçta, hiç uyuyamadık.

5)            Rahmetli Özal, bizi gayet sıcak karşıladı. Kahvaltı teklif etti. Oruçlu olduğumuzu söyledik. Bize kızdı. “Seferisiniz, dinimizin verdiği kolaylığı neden uygulamadınız?” dedi. Bu arada benim ayakta sallandığımı gördü. Semra Hanım, beni salondaki bir koltuğa yatırdı. Daha başım yastığa değmeden uyumuşum. Birkaç saat sonra uyandım. O sürede M. Ali ile Özal mutabık kalmışlar. İş bitmiş.

6)            O sözleşme ile, hem METAŞ çok kâr etti hem de işçiler kazandı. Ama ne yazık ki; sendika ağaları hala aynı hatalarda ısrar ediyor, verimliliğe önem vermiyorlar. En kötüsü de işçileri işverene karşı saygısızlığa teşvik ediyorlar. İşi kavgaya döküyorlar. İşçi ve işverenin arasını bozuyorlar.

–              Ne yazık ki İzmir’in gururu METAŞ, bankaların acımasız, gözü doymaz, hukuk ve ahlak tanımaz politikaları yüzünden battı. Hem İzmir hem de ülke kaybetti.