Adeta “ben yaptım, gelin yakalayın” diyor

13 Kasım Pazar günü; İstiklal Caddesinde gerçekleştirilen, 6 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, 81 vatandaşımızın da yaralandığı terör saldırısı vatan ve millet sevgisiyle dolu insanlarda derin üzüntü yarattı. Pek çoğumuzda nefret, korku, endişe ve güvensizlik duygusu oluştu. Olayın gerçekleştirildiği saatten bu yana konuyla ilgili haber ve yorumları dikkatle takip ediyorum. Gördüğüm kadarıyla; yetkililerin, basınımızın ve yorumcuların bir bölümü; olay her yönüyle, eksiksiz bir şekilde aydınlatılmış gibi açıklamalar yaparken, macera filmi anlatır gibi teröristin her hareketini, saldırının bütün aşamasını ayrıntılarıyla aktarırken, bazıları; yapılan açıklamaları ve olayın cereyan tarzını tutarsız bulmakta, cevaplanması gereken sorular sormaktadır. Bence asıl üzerinde durulması gereken saldırının nasıl yapıldığı değil, karşımızdaki tehlike ve kimin nasıl bir mesaj vermeye çalıştığı olmalıdır.

Açıklamalara göre; saldırının faili olan Suriye uyruklu Ahlam Albashir isimli kadın, 4 ay önce Suriye’nin Afrin bölgesinden kaçak yollarla ülkemize girmiş, İstanbul’a kadar gelmiş, kocası olduğunu söylediği birisiyle bir eve yerleşmiş (komşularının ifadesine göre bir yıldır bu adreste kalıyormuş), bir tekstil atölyesinde çalışmış, büyük bir rahatlıkla halkımızın arasına karışmış, eyleminin planlayıcıları ve azmettiricileriyle irtibat içinde olmuş, bombalı paketi teslim almış, hedefine yerleştirmiş, paketle birlikte 40 dakika soğukkanlılıkla vakit geçirmiş, işareti alınca da bombayı patlatmış.

Açıklama böyle ayrıntılı olunca insanların aklına; sınırımızdan kaçak yollarla, hiçbir engelle karşılaşmadan, rahatça girebilen birisinin, sahte kocasıyla bunca zaman nasıl olup da şüphe çekmeden İstanbul’da barınabildiği, nasıl olup da bir işe girip çalışabildiği, bizzat İçişleri Bakanı tarafından; kesin rakamla kaç tane olduğu ilan edilen, ayakkabı numaralarına kadar bilindiği, adım adım takip edildikleri söylenen teröristlerin nasıl olup da birbirleriyle rahatlıkla irtibat kurabildikleri ve İstanbul’un en hassas bölgesinde bomba alışverişi yaparak böyle bir eylemi gerçekleştirebildikleri soruları geliyor.

Eylemin gerçekleştirilmesinin ardından 1200 kamera incelenmiş, terörist adım adım takip edilmiş ve eylemden 10 buçuk saat sonra kaldığı evde kıskıvrak yakalanmış. Buna karşılık kadının esnaf olan bir komşusu saldırıdan bir-iki saat sonra polislerin eve baskın yaptığını söylemiş. Açıklama ve komşuların ifadeleri böyle olunca akıllara bu kadar kısa sürede muhtemelen pek çoğu işyerlerine ait olan 1200 adet kameranın nasıl incelenebildiği, resmî açıklama ile esnaf vatandaşın beyanı arasındaki çelişkinin nereden kaynaklandığı soruları geliyor.

 Adı geçen kadın teröriste, PKK tarafından “özel istihbarat eğitimi” verildiği söylenmişti. Böyle yetiştirilmiş birisi; olay mahallinden dikkatleri üzerine çekecek şekilde koşarak kaçıyor, kaçarken tam cepheden, boy hizasında bir fotoğrafı çekiliyor (bunun bir güvenlik kamerası görüntüsü olmadığı, birisi tarafından çekildiği çok açık olarak belli oluyor). Sonra evine gidiyor, eşyalarını alıyor, birisiyle buluşup bir başka eve geçiyor. Olayda giydiği kıyafetleri ve diğer delilleri yok etme gereği bile duymuyor. Adeta “ben yaptım, gelin yakalayın” diyor. Kadın yakalandıktan sonra çok kısa sürede çözülüyor ve kendisiyle irtibatlı olan 49 kişinin daha yakalanmasını sağlıyor. Yani hücreyi çökertiyor. Her nasılsa sadece bombayı teslim eden şahıs kaçmayı başarıyor. Oysa böyle yapılanmalarda bir hücre elemanının (özellikle yakalanması ihtimali kuvvetli olan bir eylemcinin) hücrenin tamamını tanıması mümkün değildir. Bu durumda bu kadar kısa sürede bu 49 kişinin kadın teröristle irtibatının nasıl tespit edildiği sorusu akıllara geliyor. Ayrıca kadının emniyetteki korku ve panik hali de dikkat çekici. Özel eğitim almış eylemcilere, yakalandıklarında kendilerini ve hücrelerini nasıl koruyacakları da özel tekniklerle öğretilir. Bu terörist özel eğitim aldığını itiraf etmiş ama sorgulayanları nasıl inandırmış anlaşılamıyor. Nitekim savcılık sorgusunda bu konulardan bahsedilmiyor, kullanıldığı yönünde ifade veriyor.

Bir de bu kadının bir siyasi partinin Şırnak’ın Güçlükonak İlçe Başkanıyla iki kere telefon görüşmesi yaptığı iddiası var. Önce PKK’nın kendisine oyun oynadığını söyleyen ilçe başkanı, sonradan kendisinden habersiz adına telefon hattı alındığını söylüyor. İfadedeki bu farklılık da kafalarda başka soru işaretlerinin oluşmasına neden oluyor. Savcılık sorgusunda bu konuya değinilmemesi, değinildiyse açıklamalara yansımaması da dikkat çekiyor.

Bunların yanında PKK terör örgütü, eylemi kendisinin yapmadığını söylüyor. Eylemi üslenen başka bir terör örgütü de yok. Oysa bu tür eylemler terör örgütleri tarafından “silahlı propaganda” olarak adlandırılırlar, abartılı söylemlerle reklamını yaparlar ve eylemcileri kahramanlaştırırlar. Böyle bir durum da yok.

Sorular daha da çoğaltılabilir. Böyle bir eylemin planlanması ve hazırlığı uzun bir süre gerektirir. Bu süre içinde hiçbir istihbarat alınamamış mıdır? ABD’nin kontrolündeki Kobani’den, ABD’nin güdümündeki PYD/PKK tarafından talimatlandırıldığı söylenen böyle bir eylemden ABD’nin habersiz olması ihtimali son derece zayıftır. ABD ile istihbarat paylaşımı yapılamamakta mıdır? Eylemden bir süre önce İngiltere’nin Türkiye’de bazı metropollerde gelişebilecek olaylara karşı vatandaşlarını uyardığı haberleri çıkmıştır. Bu haberler doğru mudur? Doğru olup olmadığı İngiltere makamlarından teyit edilmiş midir?

Masum insanları hayattan koparan bu eylem alçakça bir terör saldırısıdır. Bundan kuşku duyulmamalıdır. Ama bence henüz örgüt bağlantısı yönünden faili meçhul bir saldırı gibi görünmektedir. Her terör saldırısı bir mesaj içerir. Terör örgütleri masum insanları hedef alırlar ama mesajın muhatabı yöneticilerdir. Bu eylemle kim ne mesaj vermektedir?

Sorumlu örgütün; hiçbir kuşkuya ve yanıltıcı algıya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkarılması, tekrarının önlenmesi açısından çok önemlidir. Bunun için de sorumlu makamlarda olanlar; terörle mücadelede ne kadar başarılı oldukları algısı yaratmak için abartılı açıklamalar yapmak yerine, topluma bilmesi gerektiği kadar bilgi vermeli, kuşkuya yol açacak ayrıntıya girmekten kaçınmalıdırlar. Abartılı ve iddialı açıklamalar sonrasında amacına ulaşan eylemler, terör örgütlerinin kendilerini olduğundan güçlü göstermelerine katkı sağlamakta, “alınan bütün önlemlere rağmen devletimizin kendileriyle baş edemediği” propagandasına hizmet etmektedir.

Ülkemiz, bölücü emperyalist projenin hedefindedir ve terör örgütleri bu emperyalist projenin maşalarıdır. ABD’nin PKK/PYD’ye açıkça verdiği destek bunun kanıtıdır. Bu durum ülkemiz açısından hassasiyet yaratmaktadır. Ülkemizin hassasiyetlerini istismar edebilecek her türlü yasa dışı odak (terör örgütleri, kaçakçılar, kara para aklayıcıları, uyuşturucu şebekeleri v.b.) fırsat kollamakta, durumdan yararlanmaya çalışmaktadır. Suriye başta olmak üzere Asya ve Afrika ülkelerinden gelerek ülkemize yerleşen milyonlarca düzensiz göçmen hassasiyetimizi daha da artırmaktadır. Anlaşılan o ki; ülkemize yerleşen bu insanlar, olması gerektiği şekilde kontrol edilememektedir. Terör örgütlerinin ve diğer yasa dışı odakların bu durumdan yararlanması kaçınılmazdır. Bu kontrolsüz göçün demografik yapımıza, huzur ve güvenliğimize etkileri yıllardır tartışma konusudur. Buna rağmen bugüne kadar gereken önlemlerin neden alınmadığı anlaşılamamaktadır.

Bunların yanında bazı “güvenlik uzmanları” televizyon ekranlarından halkımıza güvenlik önlemleri tavsiye etmekte; çarşıda, pazarda elinde paket, çanta taşıyan şüpheli şahısları ihbar etmelerini söylemektedirler. Bu nasıl bir güvenlik önlemidir? Siyasetçilerin halkımızı gerdiği, kutuplaştırdığı, ayrıştırdığı, halkın korku ve endişe içinde olduğu, karanlık odakların fırsat kolladığı bir ortamda; bu önerilerin nasıl bir kaosa neden olabileceğini tahmin etmek için güvenlik uzmanı olmaya gerek olmadığı kanaatindeyim.

Ülkemizde sorumlu makamda olanlar, yaşanan her felaketten sonra nasıl çalıştıklarını kanıtlama çabası içindedir. Deprem olur; enkaz altında kalanların ne kadar kısa sürede çıkarıldığı, maden patlar; cenazelere ne kadar kısa sürede ulaşıldığı, terör saldırısı olur; olayın nasıl da hızlı aydınlatıldığı anlatılır. Oysa olması gereken halkımızın huzur ve güvenliğini tehdit eden bu olaylar gerçekleşmeden önce gereken bütün önlemlerin eksiksiz alınmasıdır.

Her olumsuz olay gibi bu terör saldırısı da iç siyasi malzeme haline getirilmektedir. Sorgulayan, zafiyetlere dikkat çeken, eleştiren, yol göstermeye çalışan herkes “terör sevici” olarak suçlanmakta, bir gazetede; ana muhalefet partisigenel başkanının kasım ayında gerçekleşeceğini söylediği bir olaydan, bu terör saldırısını kastettiği bile iddia edilebilmektedir.Halkımızın bir bölümü de bu iddialara inanmaktadır. Bu yaklaşımlarla, bu şekilde kutuplaştırmayla teröre ve daha başka pek çok yasa dışı faaliyetekarşı hassasiyetimizin giderilmesi mümkün değildir. Sorumsuz ve gereksiz her söylem ve davranış terör örgütlerine, terörden çıkar sağlamaya çalışan yasa dışı odaklara ve emperyalist güçlerin karanlık projelerine hizmet edecektir.