Safiye Ayla, Gazi Paşa’sına hayrandı…

Safiye Ayla, kendisine bir aşık gibi bağlanan şövalye ruhlu “Turna Ragıp” ve çömezleri olan bendeniz Matbuat Kalemşörü Yaşar Efendi, ayrılmaz üçlü gibiydik. Safiye Ayla Hanımefendiye rahmet diliyor ve Çeşme sularına onun için bir tane gül bırakıyorum..

Safiye Ayla ile deniz motorları, kara motorları, lüks arabalarıyla birlikte Çeşme’de yaşayan “Turna Ragıp” ile Safiye’si, derin bir dostlukla birbirlerine kaynaşmışlardı. Vefa, sevda, nostalji, saygı ve hürmet, bu platonik aşkın en temel şerbetleriydi.

Safiye Ayla’nın genç kızlığında ilk aşkı ünlü gazeteci “Naci Sadullah” idi. Daha sonra hayatına birçok erkek girdi, Udi Şerif Muhittin Targan ile evlendi. Ama yaşamının son yıllarında, yaşı kendisinden ve ilk sevgilisi Naci Sadullah’tan tam 40 yaş küçük olan, üstelik bu ünlü yazarın yeğeni olan Turna Ragıp’a bağlanmıştı.. Bu garip aşk, Safiye’nin derin hatıralarından gelen nostaljik eski gençlik tutkuları ile Ragıp ağabeyin avare şövalyeliğine olan hayranlığında düğümlenen bir kışkırtıcı büyüden kaynaklanıyordu herhalde.. Bu aşk cinsel değil, derin bir platonik bağlılıktı…

Çok yakından şahidimdir.. Mağrur ve renk vermez Safiye Ayla’nın içi titrerdi, Ragıp’ına bakarken.. Şiş göbekli, kovboy-şövalye karışımı Turna Ragıp ise, “Safiye emret!.. Roma’yı yakayım!..” diye şatafatlı palavrasını patlatır, ardından gök gürültüsü gibi gümbür gümbür gülerdi!..

Turna Ragıp’ın, “Sana Ne” isimli Rus donanmasından arta kalmış eski gambot biçimi teknesindeyiz.. Tam denizin ortasında “Yaşasın deryalar, yaşasın Safiye Sultan’lar!..” deyip toplu tabancasını çekip rüzgara karşı kurşun sıkması olağan olaylardandı..

Safiye Ayla’nın hatıralarımda yaşayan dillere destan Çeşme günleri ve geceleri vardır. Safiye Hanım kocaman kelebek gözlükleri, kan kırmızısı tişörtü, incecik zarif siyah taytı ve altı yüksek süngerli şık ayakkabıları ile Çeşme İnkilap Caddesi’nden geçerken trafik bile bir anda dururdu. Safiye Ayla, “Delioğlan” ismini taktığı, için için belki sırılsıklam aşık bile olduğu Turna Ragıp ile Çeşme’de her buluşmalarında, hep yaverleri olarak bizzat yanlarındaydım.

Ragıp ağabeyin Şifne Apart sitesindeki dairesinde kalan Safiye Ayla, Çeşme masalarında özellikle benim Sakarya Sitesi’ndeki evimde geceleri tadına doyum olmaz sohbetler kaynatır, müthiş karizmasıyla bizleri büyülerdi.. Nice yat turlarımız, nice meşk alemli gecelerimiz, diğer dostlarımızla birlikte şıkır şıkır neşe ile demlenerek geçip gitmiştir Çeşme kıyılarında. Gambot ile Aya Yorgi Koyu’na girerken, Safiye Ayla ablam “Gemim gidiyor baştan.. Yelkenleri kumaştan.. Açılın denizlere.. Dolaşacağız baştan..” diye ünlü şarkısını tutturdu mu, coşkumuza diyecek olmazdı.

Bu arada Safiyanım, Turna’yı başka kadınlardan kıskanırdı. Bir akşam Sakarya Sitesi’ndeki evimde denize karşı şölen veriyorum. Masamızda İzmir’in iki tane ünlü jinekolog doktor hanımefendi, bir ressam bayan, iki tane de Alsancaklı dul bayan vardı. Kafalar çekildi.. Gecenin ilerleyen saatlerinde bayanlar, masanın karizmatik elemanı Turna Ragıp’a iltifatlar yağdırmaya başladılar. Safiyanım, hiç ses çıkarmadan bir süre bunları izledi. Sonra bir anda masaya yumruk vurup, devrilen şişe ve bardak şakırtıları içinde gürledi: “Ulan saçı uzunlar, benim yanımda adamıma mı asılıyorsunuz lan?.. Yakarım hepinizi, defolun burdaaan..”

Böylece Safiyanım benim evimden misafirlerimi kovdu. Hanımlar şaşkın, otoparktaki otomobillerine doğru dağınık bir gidişleri vardı ki, müthiş bir sahneydi.  Turna Ragıp ile gülmekten yerlere yatmıştık.

1992 yılında Çeşme eski Kilise’de gerçekleştirdiğim fotoğraf sergimi, Başkan Faik Tütüncüoğlu ile eski Başkan Nuri Ertan’ı iki yanına alan Safiye Ayla, alkışlar ve kahkahalar içinde açarken, kordelayı bir mini kahkaha eşliğinde kesmişti, birleştirici tavrı ile takdir toplamıştı. O gün sergi defterime, benim için “Maziyi yaşatan maziden gelen adam..” diye yazmış.. Vallahi pes doğrusu!..

1994 yılı Ocak ayı başında Ragıp abi, Safiye Ayla’yı Hatay Poligon’daki evinden alıp, birlikte Antalya’ya keyif çatmaya götürdü. Bir süre sonra Safiye Hanım’ın ısrarı üzerine gaza basarak İstanbul’daki geri evine götüren Ragıp abi, o akşamın sabahı yine gaza basarak tek başına Çeşme’ye döndü. Beni arayıp birlikte geçirdikleri güzelim günleri anlattı, “Sana bilet alacağım hemen Paris’e uçacağız” dedi. O gece 21 Ocak 1994’te Şifne’deki evinde kalp krizi geçirerek, duvardaki Türk bayrağını da can havliyle çekip kendi üzerini örttükten sonra öldü ve beni öksüz bıraktı.

Cenazesini Alsancak Hocazade Camii’nden başta “Hızlı Bülent” olmak üzere motosiklet tutkunu arkadaşları ile birlikte kaldırdık. Cami kaldırımına yanaşan bir limuzine çağrıldım. Arka siyah cam aşağı indi. Siyah gözlük takmış bir kadın bana doğru eğilerek “Ragıp’ımı, şanına yaraşır gömün, eyi mi evladım?” dedi. Arabanın içindeki Safiye Ayla ağlıyordu. Ben de az sonra Kokluca Kabristanı’nda, Turna Ragıp’ı, dedesi İzmir’in İlk Belediye Başkanı Ragıp Paşa’nın yanına gömdükten sonra, toprak yığınının üzerinde yaptığım konuşma ile tüm cemaati ağlattım.

Safiye Hanım, 14 Ocak 1998’de vefat etti. Cenazesine, elimdeki “Turna Ragıp” yazılı çelenk ile katıldım.. Gani gani rahmetler yağsın üzerlerine!.. Turna Ragıp, şövalye ruhlu bir İzmirliydi; Osmanlı Aristokrasisinden gelen köklü bir Göztepe –  İzmir sülalesinden gelen “Ragıp Akatürk”, Göztepe sahillerinde yüzücülüğü ve körfez vapurların kıçından yüksekten denize güm diye atlaması sebebiyle “Turna” ismini almıştı.

Paşa soylu olduğundan, “Paşazade” derlerdi. Koyu İzmir fanatiği idi..

Akatürk soyadını, ailesine Atatürk vermişti. Annesi ile babasın nişan yüzüklerini Atatürk takmıştı.

İzmir’in ilk belediye başkanlarından Ragıp Paşa’nın torunuydu.

Atatürk’ün silah arkadaşı, Çanakkale Harp Malulü, ilk Türk savaş pilotlarından Binbaşı Ali Rıza Akatürk’ün oğluydu.

Cennet mekan, Türk hanımefendisi, şopenist Talia Hanım’ın hiç büyümeyen bızdık evladıydı. Melda, Senay, Suna isimli üç kızkardeşi vardı..

Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın ailesi ile yakın akraba idiler. Kuzendiler..

Hızlı muhalif-solcu gazeteci Naci Sadullah’ın yeğeniydi.

En önemlisi 2020 yılında Türk okuru iye buluşturduğum Atatürk’ün Casusu Gavur Mümin’in yeğeniydi..

Hem Safiye Ayla, hem Turna Ragıp, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın çok yakın dostlarıydı.. Turna abim, Halikarnas Balıkçısı’na baygındı… Motorunun arkasında Halikarnas’ı alır gezdirirdi. İkisin de kafası kıyak, bir gece arkasındaki yaşlı Balıkçı’yı Varyant Yokuşu’nda geri düşürdü. Hatay sırtlarına kadar habersiz gitti, arkasının boş olduğunu görünce geri döndü ve Balıkçı’yı düşürdüğü yerde sapasağlam buldu.

Hiç evlenmedi, hiç işte çalışmadı. Çifter Amerikan arabaları, çifter yatları, çifter motosikletleriyle bohem ve hızlı yaşayan bir aristokrat şövalye idi. Aynı zamanda sevimli bir halk adamıydı. Çizmeli, kovboy şapkalı, egsantrik giysileri ile hem silahşor, hem kovboy, hem korsan, hem pilot emeklisi tadında bir film kahramanı gibiydi.

Gladyatör filmlerinin yıldızı Victor Mature ile Orson Welles karışımı bir garip sinemasal karakterdi. Sovyetler Birliği yıkıldıkta sonra, Kırım’a gidip elden düşme bir Rus savaş gambotu satın aldı. Gambotu Karadeniz’den, İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçirip, Ege denizinden dosdoğru Çeşme’ye, Şifne koyuna getirdi.

Gambotun gönderinden korsan bayrağı sallayıp, Aya Yorgi Koyu’na süzülürken, tüm yabancı yatlardan bizi filme çekerlerdi. Gambotun kıçına, “Sana Ne” ismini yazmıştı.”Güneydoğu’ya çarpışmaya gideceğiz, ordumuz yardım bekliyor” diyerek şevrole arabasıyla beni bir gün Çeşme’de evden gece yarısı kaldırdı. Arabasının arkası cephanelik gibiydi. Vazgeçirinceye kadar anam ağladı. Gidip, Balıklıova girişindeki tümsekten denize doğru revolver patlatıp, hızımızı kestik!

Biz gecenin karanlığında silahları patlatırken, Balıklıova kırsalında ne kadar çakal, tilki, horoz, keçi, öküz, baykuş, ağustos böceği varsa hepsi bizim silah seslerine kendi orkestralarıyla eşlik ettiler. Balıklıova o gece yarısı, harp meydanı gibi olmuştu. Sonra hemen Karaburun’a doğru kaçmıştık.

İşte Safiye Ayla, son aşkında bu adama vurulmuştu..

Her ikisine ve ikisinin de bir evliya gibi sevdikleri Halikarnas Balıkçısı’na rahmet diliyorum…

Atatürk’ten hatıralar

Burada esas vurgulamak istediğim şey, Safiye Ayla bizim masalarda gecenin ileri saatlerinde şarkı söylemeye başlamadan önce mutlaka kadehini kaldırır: “Büyük kahraman, ebedi şef Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz ruhuna sevgilerimle, saygılarımla, bütün benliğimle” diye bağırırdı. Buna defalarca şahit olmuştum.

İşte böyle bir akşam, bir yandan teybimi çalıştırırken, öte yandan çalakalem yazarak Safiye Ayla’ya, Atatürk’ü sormuştum:

“Çocuk, bunları sana kaçıncı kez anlatacağım. Senin işin gücün yok mu?.. Hep hatırat topluyorsun. Bir gün gelecek bunları kimse okumayacak.

Herkes ne söylerse söylesin, benim tanıdığım Atatürk anlatılanlardan bambaşka bir kişiydi. Arkadaşlarıyla konuştuğu uzun gecelerdeki masalardan odasına çekildiğinde acıkırdı. Aşçıdan kuru fasulye ve pilav isterdi. Tıpkı askeriyede kışla veya cephe günlerinde olduğu gibi yatağının üstüne bağdaş kurarak yemeğini yerdi. Atatürk muhteşem sofralarda rakı kadehinden başka şeye elini sürmezdi. Etrafındaki tıkınan oburlara gülümseyerek bakar, sofrada bile hep ağır ağır düşünürdü.

Aslında hususi hayatında sakin ve saf bir insandı. Siyasi ve askerlik hayatında bambaşka bir insan olduğu muhakkaktır. Ama bence özel hayatında dertli bir insandı, ruhun derinliklerine mahzunluk vardı: Saray eğlencelerinden, köşk yaşamlarından aslında hoşlanmazdı. Ama yeni kurulan devletin başkanı olarak heybetli ve haşmetli görünerek düşmanlara aman vermemek için saraylarda yaşardı. Bir köyde daha mutlu olacağına inanırım.

Fakir günlerden, yıllardan kopup gelmişti, ama o eski günlerin inat zengin bir ihtirası elini tersi ile itti. Tüm parasını pulunu vasiyetine göre kimlere bıraktığını biliyoruz.

Hayat, Gazi Paşa için kuru bir kestaneydi.

Bak çocuk bunu sana anlatacağım. Bir gün Dolmabahçe Sarayı’nda idik, çocukluk ve okul arkadaşı ama aslında sırdaşı Nuri Conker’e döndü, kadehini kaldırdı, “Nuri, hayat bir kuru kestanedir be yahu..” dedi. Conker, bu sözlerin ne manaya geldiğini şöyle anlatmıştı. İlk demirleri takarak okuldan mezun olmuşlar. Bir gazinoya gidip efkar dağıtmak istemişler. Fakat  ceplerindeki para epey kısıtlı. Ceplerini boşatmışlar ancak bir küçük karafaki içebilecek kadar paraları çıkmış, yanında biraz meze, meyve filan yiyecek para yok. Rakı ayran, çay, şerbet değil ki, tek başına içilsin. Ama Nuri Conker’in cebinden bir kurumuş kestane çıkmış. Kestaneyi ufak ufak bölerek meze yapmışlar.

Çocuk sen şimdi Atatürk’ün beni çirkin bulduğunu, ben şarkı söyler iken perde arkasında durduğumu söylemek istiyorsun değil mi?.. Hepsi yalan, uydurma, kıskanç heriflerin karıların söyledikleri aslı astarı olmayan laflar.

Atatürk ile biz birbirimize çok saygılı üstelik sevgi dolu idik. Atatürk’ün beni gudubet bulduğunu bu yüzden şarkımı dinlerken yüzümü görmek istemediğine hiç ihtimal vermem. Öyle olsa bu düşüncesini benim yüzüme karşı da söylerdi, lafını hiç esirgemeyen bir insandı.

Aslında Atatürk kaba olmayan centilmen bir kişiydi. Entelektüel bir zarif beyefendi idi. Balolarda düğünlerde, resmi eşli toplantılarda onu görmeliydiniz. Hanımlara karşı çok nazikti, onları ayakta karşılardı. Selam dururdu.

Bir gün Talimhane’de Gevrekyan Apartmanındaki evimi ziyaret edeceğini söyledi. Üzülerek, evimin onu karşılayacak kadar mükemmel olmadığın çok basit eşyalarım olduğunu söyledim. Bir süre sonra mobilyacı Kalaidis beni aradı, Gazi’nin emri üzerine evimi evi döşeyeceğini belirtti.. Tüm mobilyalarım baştan aşağı değişti. Gazi’yi heyecanla beklemeye başladım.

Ama hastalanmıştı. Bir türlü gelemedi. Artık onu göremeyecektim. Ardından öldü. Evime gelme arzusunu ona yaşatamadığım için hep ağlarım çocuk.

Atatürk ölünce Dolmabahçe Sarayı’nda son görevim yapar iken başına dikildim hıçkıra hıçkıra ağladım, Fatihalar okudum.”