Şangay adımı samimi değil, gerçekleşemez

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündemindeki iç ve dış olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevaplandırdı. Kışlalı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Özbekistan’daki Şangay İşbirliği Örgütü zirvesinde, ” Hedefimiz Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyelik” açıklamasını; RTÜK’ün muhalif TV’lere verdiği para ve programları durdurma cezalarını; Erdoğan’ın, “ABD ve AB’de enflasyonu indirmek için yapılan faiz artırımları sonuç vermedi, enflasyon yükseliyor” sözlerini; Putin ile yapılan görüşmede alınan “mali kararları değerlendirdi. İşte görüşleri…

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı Erdoğan Özbekistan’daki Şangay İşbirliği Örgütü zirvesine katıldıktan sonra, “Türkiye’nin hedefinin bu örgütün tam üyeliği olduğunu” söyledi. Buradan New York’a giderken yaptığı bu açıklamayı nasıl yorumluyorsunuz?..

K – Fırsat bulmak olarak yorumluyorum. Türkiye’nin Batı’ya karşı alternatif seçenekler arayışında veya beraberliğinde olması kendi çıkarlarını ve bekasını korumasının gereği. Bu gerekli ve yapılmalı. Ama en son “Diyalog Ortağı” statüsünü elde ettiği 2012’deki katılımından sonra Cumhurbaşkanı’nın ilk olarak bu dönemde, tam 10 yıl sonra Şangay İşbirliği Örgütü’nün toplantısına katılması ve NATO ve Batı’ya karşı kurulmuş bir örgüte, NATO’ya rağmen üye olamayacağını bilmesine ve Rusya’nın da hemen bu yönde bir açıklama yapmasına karşın “Tam üyelik hedefinden” bahsetmesi, bu niyetinin “gerçek ve samimi” bir adımdan ziyade son dönemde iç ve dış politikadaki sıkışıklığını açmak amacıyla attığı taktik bir adım olduğunu düşünüyorum. Hakikaten Çin, Hindistan ve hatta Rusya ile mevcut durumdan daha yakın bir ilişki içine girmeyi hedefliyorduysa, bunu niye ABD’nin Türkiye’ye S-400 dayatmasında bulunduğu, Ege’de ve hatta Doğu Akdeniz’deki haklı “harita” tartışmalarında tüm gücüyle Yunanistan’ın yanında yer aldığı bir dönemde “ibreyi” Türkiye lehine çevirmek için yapmadı da, işlerin sarpa sardığı, Akdeniz’de ve Suriye’de neredeyse kıpırdayamaz hale geldiği bir dönemde gerçekleştirdi, bunu sorgulamak gerekir.

 

GÖZLEM – ABD ve AB ile NATO’da “bu adım” nasıl karşılanır; ABD, “böyle bir yakınlaşmayı” hazmedebilir mi?..

K – Hazmetmezler. Rusya zaten böyle bir “üyelik” durumunun mümkün olmadığını peşinen de açıkladığı için şu an için oralı da olmazlar. Ama iş biraz daha ciddiye binseydi, hiç şüphesiz son dönemlerde sık sık kullandıkları ve bu iktidarın Türkiye’yi ekonomide ve dış politikada iyice zora soktuğu bir dönemde Erdoğan’a “zor kullanarak” her zamanki gibi geri adım attırmayı başarırlardı. Şunu iyi anlamak lazım. Her ne kadar NATO üyesiysek ve AB’ye girme hedefimiz varsa da, Türkiye her zaman kendi çıkarlarını ilk sıraya koyacak politikaları izlemek zorunda. Bunun bir ayağını da düpedüz kör gözüm parmağına Batı yanlısı olmaktan geçmiyor. Bilakis Batı’nın Türkiye’ye karşı kendi çıkarını koruyan hamlelerini, bizzat ABD’nin kurguladığı iki kutuplu dünyada diğer kutupla dengeleyerek bertaraf etmek gerekiyor. Körü körüne Batı’nın yanında olmak, Türkiye’nin kendi çıkarlarını göz ardı etmesine neden olur. Bunu görmemek de, eğer niyet iyiyse, saflık veya aymazlığa girer.

 

GÖZLEM – RTÜK’ün “muhalif TV’lere verdiği “para ve programları durdurma cezaları” konusunda görüşünüz nedir; seçim öncesi muhalif basını susturma uygulamalarının sandığa tesiri olabilir mi?..

K – Muhakkak olur. Özellikle RTÜK’ün cezalarının, yazılı basına dönük cezalardan daha etkili olduğunu düşünüyorum. İki sebepten dolayı. Bir yazılı basını izleyenler nispeten entelektüel kapasitesi daha yüksek ve bu nedenle de daha bilinçli bir topluluk. Bunları muhalif yazılı basını sansürleyerek etkilemek daha zor. İkinci neden ise televizyonların çok daha geniş kitlelere hitap etmesi. Bu kitlelere dönük muhalif haberlerin cezalar nedeniyle kısmen de olsa ama gittikçe artacak şekilde kontrol altına alınması daha geniş kitleleri etkileyebilir. Ama bugünkü ekonomik ortamda bu etkinin var olduğunu kabul etmekle beraber iktidarın amacına dönük sonucu değiştirecek bir etkisi olacağını düşünmüyorum. Etkisi var mı? Var. Ama sonucu değiştirebilir mi? Sanmıyorum.

 

GÖZLEM – Erdoğan, “ABD ve AB’de enflasyonu indirmek için yapılan faiz artırımları sonuç vermedi, enflasyon yükseliyor” diyor; görüşünüz?..

K – Her zaman söylediğimiz gibi, kendi tabanına oynuyor. Mevcut oylarını kaybetmemeye çalışıyor. ABD ve AB’de enflasyon beklenenden de çok çıktığı için hem ABD, hem de AB para politikasını sıkılaştırdı. Faizleri daha da yükseltiyorlar. Bu şimdilik enflasyonu düşürmeye yetmediyse de, yetinceye kadar arttırmaya devam edecekler. ABD Merkez Bankası bu konuda başından beri çok sıkı bir politika izliyor. Enflasyon artışına taviz vermeyeceğini açıkladı. AB ise zayıf olan ülkelerden dolayı başta faiz artışına temkinli yaklaşıyordu. Şimdi onlar da şiddetli adımlar atmaya başladılar. Bu bölgelerde eninde sonunda yüksek faiz artışlarından dolayı enflasyon inecek. Ancak şu anda ara süreç, faiz artışının etkisi istenildiği gibi enflasyona yansımadı. Ama faizi enflasyon seviyesine hatta üzerine çıkardıklarında mecburen ekonomik faaliyetler yavaşlayıp fiyat artışlarında bir düşüş olacaktır. Erdoğan, aklınca bu ara süreci sanki “Faiz çıkartıldı, enflasyon yine de arttı” gibi bitmiş bir dönem gibi, bu çabalar bir sonuca ulaşmıyormuş gibi gösterip, kendi teorisinin doğru olduğuna kendi tabanını inandırmaya ve seçimlere kadar zaman kazanıp “ekonomi iyileşecekmiş” algısı yaratmaya çalışıyor.

 

GÖZLEM – Muhalefet yanlısı yazarların, konuşmacıların önemli bir bölümü “Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayının açıklanmamasının Cumhur İttifakı’na yaradığı ve 6’lı Masa’da anlaşmazlık olduğu görüntüsü verdiği” görüşünde… Sizce de “adayın açıklanmaması” Millet İttifakı’nın zararına mı?..

K- Bu son birkaç ayda iyice su yüzüne çıkan bir durum var. Daha önce de bahsetmiştik. Millet İttifakı’nın daha doğrusu Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi adaylığını Millet İttifakı’na dayatıp, kabul ettirip ortaya çıkmaması, sanki kendisinin bu konuda ne kadar “dirayetli” olduğunun sorgulanmasına, “ürkek” halinin bu yarışa da mı yansıyacağına dair şüpheleri arttırıyor. Evet adayın erken açıklanması Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın bu adayı yıpratması açısından dezavantaj olabilir. Ama bu dezavantajın zararı, “Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday gösterilirse bu yarışı kazanacak iradede, güçlü olmadığı algısı”nın zararına göre çok daha zayıf. Çünkü Kemal Bey aday olarak kendisi ortaya çıkmadıkça, oy potansiyeli artan İyi Parti dahil diğer partiler bu “şüpheyi”, “ikircikliği” bir fırsat veya gerçekten inandıkları bir olgu olarak görüp “Acaba başka bir yol izleyebilir miyiz?” yanılgısına düşüyorlar. Adeta “ayaklarını kapının arasına koyuyorlar”. Kemal Bey’in artık böyle bir “kapı aralığı” veya bir “fırsat penceresi” olmadığını göstermesi gerektiği noktaya gelindi. 2 Ekim’de de bu yönde bir karar alınacağı algısı en azından CHP tarafından yaratıldı. “Kemal Bey aday olur, olmaz, olmalı, olmamalı” tartışmasının kesildiği ve Kemal Bey’in adaylığını 6’lı Masa’ya kabul ettirmesinin gerektiği zamana gelindi. Çünkü bu şimdi yapılmazsa, yakında önceden hiç problem olmayan “Kemal Bey’in cumhurbaşkanlığı adaylığı” konusu 6’lı Masa’yı neredeyse devirecek bir konu haline gelecek. Büyüyecek. Mansur Yavaş Millet İttifakı’nın adayı olamaz, çünkü parlamenter sisteme geçiş dahil, önemli değişiklikler yapılmasını gerektirecek siyasi iradeyi gösterecek yapıda değil. Mansur Bey dengeleri gözeten bir Başkan. Belediye’de Kadın işlerinden sorumlu koltuğa eski bir Büyük Birlik Partiliyi oturtan, daha “belediyede karşı tarafı ürkütürüm” diye gerekli kadroları değiştiremeyen bir yapıda. Yanlış anlaşılmasın son derece dürüst, ilkeli ama işini dengeyle hatta iktidarla işbirliğiyle yürütmeye çalışan bir yapısı var. Cumhurbaşkanı olarak gerekli değişiklikleri yapamaz. Kaldı ki iş ikili seçime geldiğinde HDP’lilerin oylarının ne kadarını alacağı da çok şüpheli. Ekrem İmamoğlu ise çok toy, çok siyasi hata yaptı. Belki HDP’liler açısından olumlu bir isim ama CHP’nin öz tabanında ve hatta sağ kesimde tam bir güven telkin etmiyor. Her an büyük bir hata yapacağı “korkusu” var. Doğru, Kemal Kılıçdaroğlu özellikle sağ kesim tarafından “tipik bir sosyal demokrat, becerikli olmayan, iş bitiremeyecek” bir yönetici algısı taşıyor. Sağcıların, önceden örneğin bir Özal cephesine oy verenlerin bile oy verirken iki kez düşünecekleri bir aday. Ama seçim sürecinde yanına Meral Akşener’i ve diğer 6’lı Masa’nın liderlerini alarak sürdüreceği, yerine göre onları daha ön plana çıkacağı ve en nihayetinde HDP’lilerin oylarını alacağı bir kampanyayla pek âlâ da Cumhurbaşkanı olarak seçilebilir. Artıbir Araştırma’nın anketine göre “Kılıçdaroğlu’na oy veririm” diyenlerin oy oranı yüzde 48,1, “Erdoğan’a oy veririm” diyenlerin oranı yüzde 38,2. Sosyo Politik-Saha Araştırmaları Merkezi’nin Kürt seçmenin yaşadığı 16 ilde yaptığı araştırmada da Kılıçdaroğlu’nun oy oranı yüzde 45 olurken, Erdoğan’ın oranı yüzde 20,5’de kaldı. Bu durum da Kılıçdaroğlu’nun ikinci turda Cumhurbaşkanı olabileceğini ortaya koyuyor. O zaman bu sistemi değiştirecek ve değiştirmede gerekli iradeyi gösterecek Meral Akşener de dahil en istekli ve en öndeki kişi kendisi olacaktır. Bu, bütün kurguyu ve iletişim vurgusunu hep bunun üzerine kurmasından da belli. Daha sonra da Türkiye’yi “düzeltmenin” verdiği tatmin ve güvenle temsili bir Cumhurbaşkanı olarak siyasi hayatına son da verebilir, yerine partiye Ekrem İmamoğlu gibi birini de bırakabilir, ülkeyi de Meral Akşener gibi daha pratik kararları alabilecek birine teslim edebilir. Tabii ki bunlar tamamen tahmin, ama kendisini uzun yıllar gazeteci olarak izlemiş, düşünce yapısını bilen bir kişi olarak aklındaki genel kurgunun bu ifadelerimden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum.

 

GÖZLEM – Putin ile yapılan görüşmede alınan “mali kararlar” Merkez Bankası’nı, dolar kurunu ve iktidarı rahatlatacak” ölçüde mi?..

K – Enerji faturasının bir kısmının ruble ile ödenecek olması ve Rusya’dan gelebilecek dolar borçlanması dahil Putin ile görüşülmüş olabilecek hiç bir karar, Türkiye’yi içine düştüğü dolar sıkıntısından kurtaramaz. Belki biraz zaman kazanmasına neden olur. Turizm gelirlerinin tepede olduğu yaz aylarından çıkıyoruz. Cari açık 40 milyar dolara dayandı. Yıl sonunda 50-60 milyar doları görürsek şaşırmamak lazım. Borçlanma ve para basma had safhada. İktidarın dövizi tutmak için uyguladığı “zihn-i sinir” politikaların olumsuz etkisinin giderecek hissedileceği döneme giriyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimi biraz erkene çekip, muhtemelen Mayıs ayı içinde yapacağını 12 Eylül’de yapılan AKP toplantısında “Arkadaşlar, seçimlere 8 ay var. Geri sayım başladı. Çok çalışmamız lazım” diyerek açıkladı. 12 Eylül’den itibaren 8 ay Mayıs 2022 ortasına denk geliyor. Bir hesap hatası yapmış olma olasılığı çok düşük olduğuna göre, Erdoğan, Anayasa’nın Meclis kararıyla üçüncü kez aday olmasına imkân tanımasından yararlanarak, Meclis’i bir ay da olsa erken seçim kararı almaya yönlendireceği anlaşılıyor. Buna CHP de itiraz etmeyeceğini zaten açıklamıştı. Son olarak CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel “Seçimi gününden 3 gün önce yapalım deseler biz ona da ‘Evet’ deriz. … Dönem tartışması var, ancak seçimler öne alınırsa aday olabilir… Biz iktidara Tayyip Erdoğan’ı yenerek geleceğiz” diyerek Kemal Kılıçdaroğlu’nun da, Meral Akşener’in de bulunduğu noktayı teyit etmişti. Böylelikle Erdoğan, seçimlerin yapılacağı Mayıs’a kadar da yeni yılla birlikte Emeklilikte Yaşa Takılanlar, asgari ücret, emekli maaşları gibi konularda yapacağı düzenleme ve iyileştirmelerle topu caizse “yan paslarla çevirip” seçimlere bu şekilde girmek istiyor ama hem yaptığı parasal iyileşmelerin etkisini anında bozan para basmaya bağlı enflasyon nedeniyle, hem de döviz krizi olmasa da baskısının yarattığı olumsuzluklarla, bunu, her iki seçimin de sonucunu değiştirecek şekilde gerçekleştirebileceğini düşünmüyorum.

 

GÖZLEM – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik olarak Çubuk’ta yaşanan linç girişimi davasının gerekçeli kararı açıklandı. Kararlar konusunda görüşünüz?..

K –Mahkeme Kılıçdaroğlu’nun sığındığı evin önünde “Yakın o evi” diye bağıran Sevim Gölyeri’ye “hakaret” ve “hürriyeti tehdit” suçlarından 4 yıl 9 ay ve Kılıçdaroğlu’na yumruk atan Osman Sarıgün’e de “kamu görevlisine yönelik basit yaralama”, “hakaret” ve “suç işlemeye tahrik” suçlarından 5 yıl hapis cezası verdi. Ancak “Cezanın sanıkların gelecekleri üzerindeki etkisi” dikkate alınarak cezalarda 6’da bir oranında indirim yaptı. Böylece Kılıçdaroğlu’na yumruk atan sanık Sarıgün’ün cezası yatarı olmayan 5 yılın altına düşürüldü. Bunun da ötesinde sanıkların duruşmalardaki “iyi hali” nedeniyle de hükmün açıklanması geri bırakıldı. Gölyeri ise “Yakın o evi” sesinin kendisine ait olup olmadığı tam belirlenemediği için “Suç işlemeye alenen tahrik” suçundan beraat etti. Zaten bir yoruma gerek yok. Sadece bu kararları dinlerken, eğer bu kişinin muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na değil de Tayyip Erdoğan’a bir yumruk atsaydı neler olabileceğini tahayyül etmek bile, bu kararların ne kadar adaletten uzak, taraflı verildiğini göstermesi açısından yeterli olur.

 

GÖZLEM – Taksim’de alkollü olduğu öğrenilen Ayhan Y. Yolda karşılaştığı ve kavga ettiği Ahmet Türkoğlu’nu bıçaklayarak 8 yerinden yaraladı. Yaralı, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybederken, Ayhan Y. olay yerinden yaya olarak kaçtı. Sonra yakalandı ve gözaltına alındı. Polis, güvenlik görüntülerini incelerken, dakikalarca süren ve cinayetle biten kavgayı çevrede toplanan 23 kişinin birkaç metre uzaklıkta, olaya müdahale etmeden elleri arkada seyrettiklerini belirledi. Bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?..

 

K – Bu tablo kısmen iktidarın kurguladığı kutuplaşma ve şiddet ortamının toplumdaki izdüşümünü, kısmen de adaletsizlik algısının topluma yansımasını gösteriyor. Bu iktidarla beraber şiddet hiç olmadığı kadar olağanlaştı. Yine bu iktidara mahsus olmak üzere suçun cezasının verileceğine dair “hak, hukuk, adalet” kavramları hiç olmadığı kadar anlamsızlaştırıldı, bu kavramların içi boşaltıldı. Haklının değil, yandaşın haklı olduğu bir toplum ortamı yaratıldı. İnsanımız insanlıktan çıkıyor. Tabii bu 23 kişi, olaya müdahale etmedikleri için ne kadar suçlanabilir bir yana, ancak böyle bir durumda artık polis bile olaylara müdahale etmiyor, edemiyor çünkü haklı bile olsalar nasıl bir muamele ile karşılaşacaklarını bilemiyorlar. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisini, geçenlerde Ankaragücü-Beşiktaş maçında, sahadaki futbolculara saldıran fanatik ve tehlikeli Ankaragücü taraftarını bertaraf edip, iterek sahadan atan Josef de Souza’nın hakemden gördüğü kırmızı kart ile yaşadık. Bu kadar haklıyken bile böyle bir muameleye maruz kalan futbolcu bu sebeple gelecek yıl Beşiktaş’ta oynamak istemediğini, bu ülkeyi terk etmek istediğin gözünde yaşlarla açıkladı. O kadar etkileyici, çarpıcı bir örnek ki. Adalete güven kalmayan yerde orman kanunları geçerli olur. Bizde de olan o.