Erdoğan’ın ‘Putin-Biden tahterevallisinden’ üç başkan da memnun

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminde olan konu ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, dar ve sabit gelirlinin ekonomideki büyümeyi hissetmemesi, Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’den ataması yapılmayan öğretmenlerle ilgili açıklaması, Gazeteci Murat Ağırel’in Sedat Peker’le ilgili açıklamaları, hükümetin 6’lı masayı yıpratmaya yönelik girişimleri, Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı konut projesi, Erdoğan’ın Putin ve Biden ile diyalogları konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

 

GÖZLEM – Ekonomide büyüme arttıkça… Memurların “Büyükşehirlerden kasabalara tayin müracaatları” da artıyor… Bu çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

K – Aslında ekonomideki büyüme bir “yalan.” Şöyle ki ekonomide büyüme örneğin bu yılki ekonomik büyüklüğün bir önceki yıla göre büyüme hızının kabaca enflasyon civarında bir oranla indirgenmesiyle tespit edilir. Reel büyümeyi yani fiziki büyümeyi hesaplamak için fiyatlardaki artışı gözardı etmek amacıyla kullanılan bu orana “indirgenme oranı” (deflatör) denir ve bu oran kabaca enflasyon civarında olur. Ancak artık herkes Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyon oranlarının gerçeği yansıtmadığını, gerçeğin çok altında kaldığını biliyor. Dolayısıyla son büyüme rakamları da hesaplanırken gerçek enflasyon oranı civarından bir oranla indirgeme yapılmış olsa, büyük ihtimal büyüme çok küçük kalabilir hatta bir küçülme olarak gerçekleşmiş olabilirdi. Şimdi bu konu bir yana, memurlar başta olmak üzere sabit gelirlilerin tayin müracaatlarının ardında iki neden olduğunu düşünüyorum. Birincisi ekonomik; büyümeden ziyade gerçek enflasyonun ciddi biçimde arması ve geçim zorluğunun ortaya çıkmış olması. İkincisi ise bu iktidarın yarattığı kutuplaşma ve şiddet ortamı. Bu ortama katkı sunan göç, gericilik akımları, sosyal yaşama dönük baskılar. Bu tür unsurlar sadece memurların tayininde değil pek çok emekliyi, yaşlıları, dar ve/veya sabit gelirlileri büyük şehirlerden, nispeten daha güvenli ve daha ılımlı olan küçük yerlere göç etmeye yönlendiriyor.

 

GÖZLEM – Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’den ataması yapılmayan öğretmene, “Mühendisler de atanamıyor ama böyle ağlamıyorlar” demesi üzerine, Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı’na “Dünden beri Milli Eğitim Bakanı’nın ataması yapılmayan öğretmenlere ‘çok ağladınız’ dediği konusunda açıklama bekliyorum. Erdoğan sen bunları sayıyla mı buldun? Hepsi birbirinden beter bunların. Ekonomistin gözleri ışıldar. Eğitimcisi öğretmene ağlak der. Diğeri zaten Fotoroman” dedi. Siz ne diyorsunuz?

K – Tam da bu iktidarın seviyesine, kapasitesine ve hedeflediği kitleye göre bir açıklama. Eminim bu açıklamada yadırganacak bir şey olmadığını düşünen geniş bir kitle vardır. Ayrıca bu durum devlet yönetiminde liyakatten ne kadar uzaklaşıldığını, iktidarın yönetim seviyesinde yer alan insan kaynağının niteliğinin ne derecede düştüğünü ve düşük olduğunu da göz önüne koyuyor. Öte yandan ifadeleri bir kahve sohbetinden daha ileri gidemeyecek seviyede. Sonuçta öğretmen adayları açısından en büyük, belirleyici işveren devlet. Mühendisler açısından öyle mi? Ayrıca hangi araştırma mühendislerin öğretmenler kadar yakınmadığını ortaya koymuş? Bunun nedenleri ne imiş? Neresinden baksanız, bilimsel bir temeli, biraz detaylandırılması, analizi bulunmayan ve halk dilinde “geyik” olarak adlandırılacak ifadeler. Bu noktada da bir Milli Eğitim Bakanı’nın konusunun ana unsuru olan öğretmenlere nasıl böyle bakabildiğini, niye kendi sorumluluğundaki öğretmenleri koruyup kollayacağı yerde onlarla kendisini özdeştiremediğini, başka meslek gruplarını, örneğin mühendisleri onlara karşı ileri sürerek kendi memurlarını küçümsediğini de sorgulamak gerekiyor. Kendisinin bir eğitimci değil de imam hatip kökenli bir mühendis olmasının öğretmenleri sahiplenmemesinde, benimsememesinde etkili olduğu anlaşılıyor. Bu da konuya “sözde eğitimin başındaki bir kişi olarak” ne kadar basit baktığını göstermesi açısından üzücü.

 

GÖZLEM – Gazeteci Murat Ağırel, “Bir süredir susan / susturulan Sedat Peker’in yakın çevresiyle yaptığı” konuşmayı aktararak, TV ekranında “İnfaz timleri kurulmuş, Sedat Peker de hedefmiş, kim öldürürse ödül alacakmış. Belli gruplarla, uluslararası suç çeteleriyle, uluslararası organizasyonlarda kullanılan bu çetelerle hedef kişinin ‘kellesinin alınması’ üzerine, yani Sedat Peker’e bir suikast yapılması için ödüller konularak uluslararası cinayet işleyebilen tüm organizasyonlara açık bir davet yapılmış. Kim infaz ederse ödülü alacakmış” dedi. Bu iddia konusunda görüşünüz?

K – Bu konuda bazı duyumlar olmakla birlikte elle tutulur bir bilgi belge olmadığı sürece kimseyi suçlamak doğru ve mümkün olmaz. Ama genel olarak iktidarın Sedat Peker’i susturmak, ifşalarını önlemek için geniş bir yelpazede bir dizi önlem düşüneceği, düşünmüş olması gerektiği bana olası geliyor. Nihayetinde suç dünyasıyla çok içiçe girmiş bir iktidardan bahsediyoruz. Hem iktidarın geçmiş açıklamaları, izlediği kutuplaştırıcı yöntemler ve siyasetler, hem de muhalefete dönük şiddeti meşrulaştırıp teşvik etmesine dönük önceki örnekler bu olasılığın doğru olabileceğine işaret ediyor. Nihayetinde İçişleri Bakanı’na “Suç İşleri” bakanı denilen, İçişleri Bakanı’nın Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı bile “tehdit ettiği”, siyasetçilerle, örneğin Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a “küfür ve tehdit ettiği” bir iktidardan bahsediyoruz. Devletin ve milletin güvenliğinden sorumlu bir İçişleri Bakannını bunları yapması hiçbir şeyi göstermiyorsa, muhaliflere dönük bir şiddet ortamının yaratılıp, teşvik edildiğini ve kollandığını gösteriyor. Bu sürece Sedat Peker’in el konulan evinin ve adamı Yusuf Günay’ın kurşunlanmasını da ekleyin. İktidarda kalmak için her çeşit yöntemin uygulanabileceği, “Yok artık bu da olmaz” denilemeyecek bir dönemden geçiyoruz.

 

GÖZLEM – Erdoğan, AKP yönetici ve milletvekillerine “Halkla konuşmalarınızda 6’lı Masa’ya HDP’den sonra, 8’inci olarak da FETÖ’yü ekleyin” talimatını verecekmiş, etkili olur mu? Görüşünüz?

K – Hiç sanmıyorum çünkü iktidarın FETÖ’nün siyasi ayağını ortaya çıkarmaya dönük girişimlerin önünü kesmesi ve FETÖ’cü kadroların yeniden başka “yüzler” altında yönetimde sıkça görülmeye başlanması bu konuda “inandırıcılık” sorunu yaratır. Bunun da ötesinde muhalefetin FETÖ’yü de masaya aldığı, her ne kadar inanılması zor olsa da, AKP’nin hedef kitlesi olan seçmen kitlesinde niye o kadar da kötü bir algı yaratsın? Sonuçta FETÖ değil de METÖ veya DETÖ, bu kesimler hangi cemaat, hangi tarikat olursa olsun AKP seçmeninde HDP gibi çok da olumsuz algılanacak bir seçmen kitlesi değil. “6’lı Masa’nın FETÖ ile iyi ilişkiler kuruyor” algısı olsa olsa muhalif kesimin gerçek laik tabanını etkiler ki, onlar da bu “yalanlara”, “kandırmacalara” inanmayacak kadar bilinçli bir kitle.

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı “konut projesi” konut sorununu çözebilir mi?

K – Bu proje bir defa üç yıl önce Berat Albayrak tarafından açıklanmıştı. Albayrak dar gelirlileri ve asgari ücretlileri 20 yıl vadeli düşük faizli kredi ile ev sahibi yapacakları taahhüdünde bulunmuştu. Şimdi bu proje tekrar ısıtılıyor. Kendileri veya birinci derece akrabaları ev sahibi olmayan ve gelirleri düşük olan kişilere bu yıl başından itibaren girecekleri ve seçimden sonraya kalacağı için iktidarın oy devşirmeyi hedeflediği bir proje sunuluyor. Geliri zaten düşük olan kesimlerin bu kaynağı nasıl bulacağı veya devletin 900 milyar liralık maliyeti nasıl karşılayacağı bir tarafa, eğer yapılabilirse, bu konutların çoğunun “hülle” yolu ile zaten maddi kaynağı olan varlıklı kesimlere gideceği açık. Çünkü asgari ücret seviyesinde veya biraz üzerinde geliri olanlar, bu gelirlerinin üçte birini, yarısını buraya zaten aktaramazlar. Dolayısıyla bu proje, yine devletin dar gelirliden aldığı vergilerle veya para basarak – ve dolayısıyla enflasyona neden olup, dar gelirlinin durumunu daha da bozarak – varlıklı kesimlere kaynak aktaracağı bir sistem olacak. Ama bazı dar gelirli ve eğitim seviyesi düşük kesimlerde “Bizim de evimiz olacak” algısı yaratır mı, kısmen yaratır.

 

GÖZLEM – Kamuoyu anketlerinde “birbirine çok ters sonuçlar” yayınlanıyor; “yorumlar” da “öyle” oluyor; ne diyorsunuz?

K – İktidarın elinin altındaki kaynak var olduğu ve siyasetini “algı yaratma” politikası üzerine yarattığı sürece, özellikle bugünkü ekonomik ortamda iktidar lehine gözüken kamuoyu yoklamalarını inandırıcı bulmuyorum. Ancak bu kamuoyu yoklamalarındaki görece “iktidar yanlısı” rakamlar bile AKP ve MHP oylarında önceki yıllara göre büyük bir düşüş olduğu gerçeğini saklayamıyor. Bunu görmek için birkaç yıl önceki kamu yoklamaları ile şimdi iktidar yanlısı olanların yoklama sonuçlarını karşılamak yeterli. Öte yandan muhalefet cephesinde, ülkenin bu günkü politik yapısı gereği, AKP’den ve bir ölçüde MHP’den kaçan oyların doğrudan CHP’ye yazılmayacağını, bu noktada İyi Parti’nin gittikçe oylarını arttıran bir “adres” olduğu da ortada. Bu durum son dönemde CHP ile İyi Parti yöneticileri arasında yaşanan, hatta ve hatta izleri liderler seviyesinde görülecek kadar ortaya çıkan “sürtüşme”lerden de anlaşılıyor. Oylar Cumhur İttifakı’ndan Millet İttifakı’na, CHP’den ziyade İyi Parti ve belki kısmen de 6’lı Masa’nın muhafazakâr partileri aracılığıyla geçiyor. CHP’nin görece artan oy oranları ise yaşam tarzı ve sistem kaygısı olan kararsızlardan ve henüz istenilen ölçüde olmasa da kısmen gençlerden kaynaklanıyor.

 

GÖZLEM – Bir taraftan “Putin haklı” deniyor, bir taraftan BM’ye konuşma için gidildiğinde “Biden ile bir görüşme için” gayret sarf ediliyor. Bu Putin – Biden tahterevallisi daha ne kadar sürecek, sonuç ne olabilir?

K – Erdoğan burada inanılmaz bir “fırsat” penceresi buldu ve bu pencereyi de sonuna kadar “açık tutmaya” çalışıyor. Ne Putin, ne de Biden Türkiye’nin Ukrayna krizinde oynadığı “aracı” rolünü ve diğer konularda uyguladığı çıkarlarına dönük icraatlarını göz ardı edip, Erdoğan’ı tamamen kendi tarafını seçmeye zorlamaz. Çünkü mevcut durumda Türkiye’den elde ettikleri çıkarlar, böyle bir zorlamayı gerektirmeyecek kadar büyük ve kârlı. Biden Erdoğan’ın başına bastı, Yunanistan’ı NATO içinde kendi bazı olarak seçti, Ege ve Doğu Akdeniz’de tamamen Yunanistan’ın yanına geçti ve Yunanistan’ın Rus savunma sistemi S-300’ü alenen kullanmasına karşın, Türkiye’yi sözde S-400’leri satın aldığı gerekçesiyle F-35 projesinden çıkartarak bir takım yaptırımlara tabii tuttu. Bütün bunlar da Erdoğan’ın ekonomik sıkıntılar ve diğer bazı dengeler sonucu “mecbur” olması nedeniyle Türkiye tarafından yenilip yutuldu. Öte yandan Putin de Türkiye’yi hem Suriye’de istediği noktaya getiriyor, hem de Ukrayna savaşının etkilerinin azaltılmasında kullanıyor. Akkuyu’da görüldüğü gibi Türkiye’nin kendi ülkesinde kendi kurallarını uygulayamadığı anlaşmalara zorluyor, bunları zorla uyguluyor. Her iki büyük devlet de Türkiye’nin güneyinde PKK’nın uzantısını besliyor, destekliyor. Bunları göz göre göre yapıyor ve iktidardan “çıt” çıkamıyor. Bu kadar avantajlı bir konumda ne Biden, ne de Putin Erdoğan’ı sadece kendilerini seçmesi için zorlamaz, buna da ihtiyaç duymaz. Bu dengeden şu süreçte üç “başkan” da memnun gözüküyor.