21 yılda, nereden nereye?

20 yıldır ülke yönetimini elinde tutan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 21’inci kuruluş yıldönümünü kutluyor. İktidar partisinin kuruluşundan günümüze uzanan hikâyesi, çok ilginç aşamalar ve değişimler sunuyor. İster istemez ’21 yılda nereden nereye’ sorusunu sorduruyor. MHP ile ittifak, AKP’ye yarıyor mu, yoksa tam tersine aşındırıyor mu? Gözlem, işte bütün bu konuları masaya yatırdı.

21 yıl önce kurulurken neler söylüyorlardı, bugün neler yapıyorlar? 2001 ekonomik krizinin olağanüstü koşullarında kurulan ve iktidara gelen AKP’nin, günümüzdeki görünümü neler ifade ediyor? Bir ekonomik krizle iktidara gelenler, bir başka ekonomik krizle iktidardan gidecekler mi? Önümüzdeki süreçte, iktidar partisini ne gibi gelişmeler bekliyor? AKP’nin 21 yıllık siyasal yolculuğunu değerlendirmesini istediğimiz siyasetçiler ve uzmanlar, düşüncelerini Gözlem’de yazdılar…

Siyasi uzmanlar AKP gerçeğini, “1990’larda yaşanan siyasal gelişmeler ve 2001 ekonomik krizi doğurdu” diye yorumluyorlar. Koalisyon hükümetlerinin ülkeye yaşattığı krizlere tepki gösteren halk, 2002 seçimlerinde Türk siyasetini dizayn etti. 1 yaşını yeni dolduran AKP’yi tek başına iktidar yaptı. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’in dört saç ayağını oluşturduğu AKP, girdiği her seçimde oylarını artırarak çıktı.

Kuruluşundan itibaren geride bıraktığı 21 yılın 20’sini iktidarda geçiren AKP, ilk seçimleri kazandığı 2002 yılından kapatma davasının açıldığı 2007 senesine kadar, Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci kapsamında istenen reformları yapmaya çalıştı, atılan adımlarla birlikte vatandaş da görece rahatladı. Kişi başına milli gelir bu süreçte 3 bin 600 dolardan 2007 yılının sonunda 10 bin dolar sınırına dayandı.

Değişim sinyalleri

2007 yılına kadar ülkeyi görece uyarıları ve eleştirileri dikkate alarak yönetmeye çalışan AKP, bu tarihten sonra bilinen o istişare geleneğini terk etmeye başladı. Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasını da kazanan AKP ve lideri Erdoğan’ın değişimi bu süreçte hız kazandı. 2012 yılına kadar bürokraside kendisinden olmayan kadroları tamamen tasfiye eden AKP iktidarı, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olarak Çankaya Köşkü’ne çıkmasıyla adeta “devletleşme” aşamasını büyük ölçüde tamamladı. 12 Eylül darbesinin ürünü olan Yüksek Öğretim Kurumu’nu (YÖK) kapatma vaadini bir kenara bırakarak, kuruma kendi adamlarını yerleştirerek yoluna devam etmeyi tercih etti.

Gezi eylemleri

AKP, 2013 yılından itibaren muhaliflere yönelik baskılarını da artırdı. Gezi Parkı eylemleri, bu anlamda dönüm noktasını oluşturdu. Bülent Arınç, Abdullah Gül gibi isimler Gezi’den yükselen sese “kulak verme” yönünde açıklamalarda bulunurken, o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, tam tersi bir tavır takındı ve “Yüzde 50’yi evinde zor tutuyorum” açıklamasıyla gerilimi daha da artırdı. Gezi eylemlerinden sonra muhaliflere yönelik baskı artarken, Avrupa Birliği reformları da askıya alındı, müzakereler durma noktasına geldi.

Mahkeme kararları yok sayıldı

Türkiye’yi özgürleştirme vaadiyle yola çıkan AKP iktidarı, Türkiye’yi Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımayan, AİHM kararlarını yok sayan, ülkeye dönüştürdü. “İstanbul Sözleşmesi” gibi uluslararası sözleşmeler Cumhurbaşkanlığı kararıyla feshedildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubat 2016’da Fildişi Sahili’ne yapacağı resmi ziyaret öncesi Atatürk Havalimanı’nda yaptığı konuşmada, Anayasa Mahkemesi’nin tutuklu gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül için verdiği tahliye kararı için “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar ama onu kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” dedi.

Konuşmasının devamında “Bana göre medyanın sınırsız özgürlüğü olamaz.” diyen Erdoğan, Türkiye’yi ifade ve basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 154. sıraya geriletti. Ülkenin demokrasi düzeyi, temel hak ve özgürlükleri de alt sıralara düştü. Türkiye, sosyal medyada iktidarı eleştiren mesaj atanların gözaltına alındıkları, gazetecilerin haber veya yazıları nedeniyle tutuklandıkları bir ülke haline geldi. Tutuklamalar yargısız infaza dönüşürken, yargı bağımsızlığı ülkenin bir numaralı gündem maddesi haline geldi.

Yolsuzlukların önü bir türlü alınamadı. Etkin soruşturma da yürütülmedi. Türkiye Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 96’ncı sıraya geriledi. Kamu İhale Yasası 200’den fazla kez değiştirildi.

Yoksul sayısı arttı

20 yıllık AKP iktidarında yoksul sayısı da arttı. Açlık sınırı 6 bin 840 TL’ye, yoksulluk sınırı 22 bin 279 TL’ye çıktı. Yüzde 10’un altına düşürülen enflasyon yüzde 80’e dayandı. Sosyal yardım alan hane sayısı katlanarak 4.3 milyona yükseldi. 12 bin dolarlara ulaşan kişi başı milli gelir yeniden 8 bin dolarların altına geriledi. Cumhurbaşkanlığı 2022 Yıllık Programı’nda yer alan bilgilere göre 2019’da 3 milyon 283 bin olan sosyal yardım alan hane sayısı, 2020’de 6 milyon 631 bin kişiye yükseldi.

Özel hayata müdahale tartışmaları…

AKP yönetimindeki Türkiye’nin en çok tartışılan konuların başında “yaşam tarzı” oldu. AKP iktidarının ilk yıllarında tartışmaların merkezinde başörtüsü vardı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Mart 2014’te “Başörtüsüne karşı değiliz” tarihi açıklamasının ardından başörtüsü yasağı kalktı ve kamuda da serbest oldu. Şimdi, “şort giydi”, “etek boyu kısa” gibi bahanelerle başkalarının hayat tarzına müdahale ediliyor. Festivaller ve konserler kamu eliyle yasaklanıyor. Son olarak Zeytinli Rock Festivali, Burhaniye Kaymakamlığı kararıyla iptal edildi.

******

“DANIŞMA EN ÖNEMLİSİ DENİLDİ,  İŞ TEK ADAM REJİMİNE GİTTİ”

Ertuğrul Yalçınbayır (Eski Başbakan Yardımcısı)- AKP kurulurken her konuda bir metin ortaya kondu. Bunları söyledik, yazdık ve iktidara gelinceye kadar da konuştuk,  konuştuklarımızla propaganda yaptık. Bunlar iktidara gelmemize vesile oldu. İktidara gelirken söylediklerimizi daha sonra yerine getirmedik. Mecliste ilk olarak kurulan komisyon, yolsuzlukları araştırma komisyonuydu. O komisyon alınması gereken yasal, anayasal ve idari düzenlemeleri rapor halinde ortaya koydu. Fakat ne oldu? Biz yolsuzluklarla, yoksulluklarla, yasaklarla mücadele edeceğiz derken Türkiye yolsuzluklar liginde gri listeye girdi. Yolsuzluklarla ilgili mücadele eylem planları, düzenlemeler yapıldı ama gereği ortaya konulamadı. Sivil toplum ve açık toplum ilkeleri göz ardı edildi. Temiz toplum, açık toplum, şeffaflık, açıklık, hesap vermek, hesap sorabilmek ve hesabı görebilmek, bütün bunlar danışmayla olacak; danışma en önemli unsur, denildi. Danışmadan iş tek adam sözüne, rejimine gitti. Tek adamın sözü milletvekillerini bağlamıştır, kuşatmıştır. Aynı zamanda yürütme organını da kuşatmıştır. Yargıyı da etkilemiştir. Bütün bunlar Ak Parti’nin kuruluş felsefesiyle bağdaşmaz.

Ak Parti’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra bunların ayak sesleri geldi. Bazıları diyorlar ki; 2007’den 2010’dan sonra… Bunların ayak sesleri daha önceden geliyordu. Biz parti içinde başlangıçta uyarılarımızı yapıyorduk, muhalefet etme haklarımızı kullanıyorduk. Ona göre oylarımızı kullanıyorduk. Sonra gruptan mesajlar gelmeye başladı: “Şu güne kadar konuşmayın, herhangi bir şekilde açıklama yapmayın, şu programa katılmayın.” Bu giderek fırçalı bir demokrasiye dönüştü. Fırçalı demokrasi AKP’nin başvurduğu en önemli yöntem oldu. Grup toplantılarında Milletvekilleri “Ben konuşacağım ama fırça atmazsanız…” demeye başladı. Ne demek fırça atmazsanız? Bu sizin göreviniz. Ama bu görevi yapmayıp muhalefet ettiyseniz terörist oluyorsunuz. Muhalefet ettiyseniz muhalefet oluyor ve bozgunculuk yapıyor oluyorsunuz. Böyle bir anlayış iyi bir yönetim anlayışı değil. Yönetişim en önemli konu. AKP bunlarla mücadeleyi 3 Y ile yapacaktı. Yasama yürütme ve yargı. Yasamayla yapamadı, yürütmeyle yapmadı, yargı ile yapmadı. Yerinden yönetimlerin güçlendirilmesini ihmal etti. Yerinden yönetimler yerine aykırı davrananlar zaman içerisinde görevden alındı, uzaklaştırıldı, kayyumlar eliyle yönetimler oldu. Demokraside kayyumlar olmaz. Demokraside hesap veren bir sistem olur. Hesabın görüleceği yer de mutlaka yargı organıdır. Yargının karşısında insanlar hazır ola geçmediler, aksine yargı mensupları düğmelerini ilikleyip hazır ola geçtiler.

Biz Ak Parti olarak ehliyet ve liyakati önemsedik. Ehil ve layık olanlar göreve getirilecek denildi.  Yakınlarla yandaş bir cumhuriyet meydana getirildi.

AK Parti’nin kuruluşunda ne oldu? Deniz Baykal ile Tayyip Erdoğan aynı programda tartıştı. Daha sonra hiç böyle bir tartışma gördünüz mü? Demokrasi kullananların, kullanılma rejimi değil. Demokrasi aldatma, aldatılma, kandırma, kandırılma rejimi değil. Bizim görüşlerimizi yansıtmamız, bunları seçimlere yansıtmamız en önemli hakkımız. Bu haktan mahrum kalınıyorsa eğer bunun adı ayıplı demokrasi olur.

Nasıl gelindiyse öyle gidilir. Nasıl gelindiyse, o doğrultuda çalışmıyorsanız aksi davranıyorsanız, onun tersi bir akış meydana gelir. İyilik, güzellik, doğruluk derken bunun tersine iş yapmak suyu tersine akıtmaktır. İklim değişmiştir artık, kirliliğe yol açmıştır. Bizim iklim değişikliğini dikkate almak suretiyle temiz bir havaya, temiz bir siyasete, temiz bir yönetime ihtiyacımız var. Güvenilir olmaktan çıktıysanız eğer siz o zaman güveni değil hüsranı beraberinde getirirsiniz.

*********

“AKP İRİ OLDU, AMA ARTIK DİRİ KALAMAZ”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) –  AKP, Türkiye’nin bir dönemini keyfince yönetti, ama artık bu şansını kendi eliyle kaybetmiş bulunuyor. AKP iktidara gelirken, kendisi açısından çok sayıdaki bileşkenin oluşturduğu avantajlı bir durum vardı. Ülke Uzun dönemli kemikleşmiş yüksek enflasyon yaşamıştı.  1980 askeri darbesi ve ertesi askeri yönetimin olumsuz etki ve tahribatı anılarda henüz taze idi. Ülke 1979, 1989, 1994,1998, 1999 ve 2000 ekonomik krizlerini art arda yaşamıştı. Büyük deprem toplumda travma yaratmıştı. KİT’lerdeki yanlış yönetim yüzünden bütçede oluşan büyük kara delikler borçlanarak finanse ediliyordu. Şirketler kendi asli üretim işlevleri yerine devlet borçlanması üzerinden faaliyet dışı kazançlardan daha fazla kar elde ediyorlardı.

Türkiye bu sorunlarla boğuşurken, bilişim teknolojilerinin yarattığı köklü teknolojik devrim, her alanda köklü dönüşüm ve yeniden yapılanmalara zorluyordu. Bireyden şirkete, kuruma, devlete ve yönetim anlayışına kadar her şeyin tümüyle yenilenmesi gerekiyordu. Küresel ilişkiler kökten değişmişti. Krizlerin yarattığı olumsuz etkiler nedeniyle çoğu KOBİ’ler kapanıyor; satılıyor veya şansını yurtdışında aramaya yöneliyordu. Teknolojik devrimlerin ve ekonomik krizlerin yarattığı belirsizlikler sıradan insanlarda korku yaratıyordu. Bu kesimler giderek muhafazakar ideolojilerde sığınma aramaya yöneliyordu. Türkiye 1960 ve1970’li yılların hızlı sanayileşme sürecinde iş ve aş bulmak için büyük kentlere göç etmişti. Nüfusun büyük çoğunluğu, hızlı göçe ayak uyduramayan büyük kent varoşlarında yaşıyor ve kentsel kültüre uyum sağlamakta zorlanıyordu. Bu kesimlerin geleneksel aidiyet arayışı onları hemşeri gruplarına veya tarikatlara yönlendiriyordu. Bütün bu kaotik süreci yönetecek, etkili bir yönetim oluşturulamayınca, Ülke koalisyonlar içinde yönetim zaafı yaşıyordu.

AKP, bu kaotik durumda, radikal tavırları terk etme ve “muhafazakar demokrat” olma iddiası ile gelirken, varoşlarda sıkışıp kalan muhafazakar ve arayış içindeki kitlelere sıcak geldi. AKP yöneticilerinin geleneksel tavır ve yaşantıları kent varoşlarının beklentileri ile örtüştüğü için, AKP yönetimini,“kendileri gibi” algılayıp desteklediler. Diğer yandan, topluma büyük bedeller ödeterek, ekonomi, merkez bankası ve finans sektörüne bir çeki düzen veren, IMF destekli Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” AKP’ye sağlam bir zemin sundu. 

AKP, bir dönem bu programa bağlı kaldığı gibi, özelleştirmeyi kolaylaştıran yasal düzenlemelerle, iktidar için kaynak yaratı. Özelleştirmede, piyasa sistemine işlerlik ve etkinlik kazandırma ilkesi değil, bütçeye yama olma ilkesi izlendi. Ayrıca küresel sermaye gidecek güvenli liman arıyordu. Askeri yönetim döneminin açısını çekmiş olan liberal kesim; başlangıçta, AKP’nin özgürlükçü olduğuna inanarak destek verdi. Ancak bu özgürlük anlayışının sadece türbana, üstelik tek tip bir türbana, özgürlük kazandırma anlayışı ile sınırlı olduğunu sonradan gördü. Bu dönemde AKP içindeki güçlü tarikatlar, devlet kurumları ile çatışma durumuna girmişti. Bu süreçte kumpas davaları düzenlendi. Medya çok büyük ölçüde iktidarın kontrolüne alındı. Ayrıca siyasi süreçte baskı ve korku, siyasi bir öğe olarak kullanıldı. “Bitaraf olanın bertaraf olacağı” şeklinde tehdit dili kullanıldı. Yargı kontrol altına alındı. Ekonomik alanda yandaş siyasi baskı gruplarının örgütlenmesi teşvik edildi. İktidarda güçlenen FETÖ’nün ayaklanma denemesi yaşandı. Ayaklanmanın siyasi ayağının araştırılması askıya alındı. Takip eden dönemde ise, diğer tarikat gruplarının gerek devlet kurumlarında, gerekse ekonomik ve toplumsal alanlarda kontrolünü arttırması, partinin giderek siyasi İslam ideolojisine yönelimini arttırdı. Kutsal din siyaset ve ticarete alet edildi. Kabile kültürünün devamı olan yandaşlık uygulaması giderek daha da güçlendi. Parti, en baştan beri, milli bayramları ve Cumhuriyetin kurucularını geri plana itme yönünde tavırlar sergiledi. Arap ülkeleri ile bozulan ilişkilere rağmen, Arap kültürüne olan hayranlık öne çıkarıldı.

Türk İslam düşünürleri olan Maturidi, Ahmet Yesevi, Mevlana, Hacı Bektaş ve Yunus Emre çizgisi yerine Selefi çizgisi ve kültürünü öne çıkaran bir rota izlendi. Ülke Suriye krizi ve ülkenin dış göçlere açık duruma gelmesi ile toplum adeta bir orta doğu ülkesi görünümüne taşındı. Bütün bu gelişmeler başkanlık sistemi ve tek adam yönetimine geçişten sonra daha da hızlandı. Parlamenter sistemin ortadan kaldırılması TBMM’ini önemsiz kıldı. Devlet yönetimi tek kişinin talimatlarına bağlı kalırken, Merkez Bankası ve diğer kurumlar talimatla yönetildi. Demokrasi ve hukuk devleti uygulaması derin yaralar aldı.

AKP, başlangıç dönemindeki avantajları ile güçlü bir çıkış yakaladı ve bir kitle partisine dönüştü. Ancak İrileşirken elde ettiği gücü, toplumun refah ve mutluluğu ile ülkede demokrasi, özgürlük ve hukuk devletinin güçlenmesi yönünde kullanmadı. Tam aksine elde ettiği gücü tekel oluşturmaya yönelik bir şirket gibi, tek başına kendi gücünü arttıran ve durmadan haksız ve yıkıcı güç rekabeti ile toplumda her şeyi kontrol etmeye yöneldi. Geleneksel kabile toplumu anlayışı ile yandaşları gözeten yeni bir toplum ve siyasi sistem kurmaya yöneldi. İrileştikçe gücün şehvetine yenik düştü. Kontrolsüz güç, güç olmaktan çıktı. Aklın ve bilimin devre dışı kaldığı, dini inancın siyasi ideolojiye, gücün keyfiliğe dönüştüğü süreçte, İri olmak içten çürümeyi getirdi. Diri olmayı sağlayacak direkler çöktü. Ekonomi bunalıma sürüklendi. Çoğulcu demokrasi ve hukuk devleti rafa kalktı. Akla, bilime, demokrasiye, hukuk devletine, hak, adalet, özgürlük, eşitlik ve kutsal dini inanca saygılı olanlar partiyi terk etmeye başladı. AKP, başlangıçta gizli tuttuğu Arap kültürünün selefi ideolojisini güçlü olarak öne çıkarma gayreti içinde cehalete prim verirken, tarikatlar ve çıkar grupları dışındaki desteğini pey der pey kaybetme sürecine girmiş bulunuyor. Şimdilik partiyi ayakta tutan tek unsur, inanılan kişiye bağlanma güdüsüdür. Parti yönetiminde Kullanılan yöntemler, aklın, bilimin, yeni teknoloji kültürünün ve çağdaş uygarlığın dışına düştüğü için, Partinin geleceği sürdürülebilir gözükmüyor.

*********

“BUGÜNKÜ ORTAMI İKTİDAR ADETA ZORLA YARATTI”

Esfender Korkmaz (Prof. Dr.) – 2002, AKP iktidar olduğunda, 2001 krizi bitmişti. Önlem olarak hükümet ve IMF “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” yapmıştı. İktisadi konjonktür yükselmeye başlamıştı. Geldiğimiz 2022 yılında, TL krizi ile başlayan kriz, ağır bir buhrana dönüştü.

Bugün yaşamakta olduğumuz ekonomik sorunları, siyasi iktidar adeta zorla yarattı. Kriz 2018 kur şoku ve TL krizi ile patladı. 2018 yılına kadar geçen 16 yılda yapılanlara bakarsak, krizin kaçınılmaz bir son olduğunu görebiliriz. 2018 kur şoku ve TL krizini, o yıla kadar yapılan yanlışlar, o aylardaki eksi reel faiz ile yabancı yatırım sermayesi çıkışı tetikledi.

Uygulamada AKP iktidarının, ilk gününden beri devlet imkanlarını istediği gibi kullandığını gördük. Bu anlamda iktidara destek veren Fetullah Gülen cemaati, devletten beklediği kadar imkan alamayınca, 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk iddiaları için hareket geçti. Arkasından 15 Temmuz darbe girişimi geldi.

Sayın Cumhurbaşkanının o zaman “ne istediniz de vermedik” sözü, bizim tezimizi ve iktidarın devlet malı ile ilgili anlayışını gösteriyor.

Bu olaylar ve arkasından O-Hal uygulaması ile Başkanlık sistemi, paralel gelen hukuk ve demokraside kan kaybı, sıcak para ve doğrudan yabancı sermaye çıkışına neden oldu. Döviz de arz-talep dengesi bozuldu. Kur şokları yaşadık.

Demek ki, AKP iktidarı kurumsal, denetime açık ve şeffaf devlet anlayışında olsaydı, devlet malını popülizm amaçlı kullanmasaydı ve gerçekçi bir faiz politikası uygulasaydı, bugünkü istikrar sorunu olmazdı.

Merkez Bankası ile hükümet uyumlu çalışmadı. Merkez Bankası 2006 yılından sonra açık enflasyon hedeflemesi uyguladı. Hiçbir yıl tutmadı ve MB, TL’yi koruyamadığı için güven kaybetti.

Türkiye’de 2004 yılından 2017 yılına kadar, yapısal sorunlardan kaynaklanan ve yüzde 10 civarında bir kronik enflasyon vardı. Hükümet bu yapısal önlemler dedi ve fakat uygulamada önlem almadı. Hatta daha çok bozdu.

Kamu kaynaklarını popülist amaçlı kullandı. Devlette liyakatı kaldırdı, parti devleti yaptı. Bürokrasi yanlış yaparım diye karar veremiyor ve aynı zamanda bürokratik işlemlerin maliyeti arttı. Sonuçte devlette verimlilik düştü.

İmalat sanayinde kapasite kullanım oranı düşük olduğu için birim maliyet artıyor ve enflasyona yansıyor. Talep dışında düşük kapasiteye neden olan, finansman sorununu kolaylaştırmak ve teşvik etmek gibi önlemleri almadı. Yerine popülist amaçlı KOBİ kredileri dağıttı.

Hükümet bütçe politikasını da ta baştan beri ya yanlış biliyor veya doğru politikalar işine gelmiyor.

Kalıcı ekonomik istikrar için devlet bütçesinde kaynakların etkin kullanılması, cari harcamalar ile yatırım harcamaları arasında optimal bir dengenin olması, kamu yatırımlarının atıl kalmaması gerekir.

AKP iktidarı bütçe ile yatırım yapmadı. Bütçeyi popülist amaçlı kullanarak, siyasi taraftarlara, bir kısım halka destek diyerek dağıttı.

Aynı kaynaklarla devlet yatırım yapsaydı, işsizlik azalırdı.

Yine özelleştirme gelirlerini kullandı, taşıt araçlarından, akaryakıttan, bunların fiyatının iki katına varan vergi aldı, işsizlik sigortasındaki fonları kullandı ve bütçe açıkları azaldı. Buna da mali disiplin diyerek övündü. Ama öte tarafta, yolcusu olmayan hava alanları, TOKİ’nin yaptığı inşaatlar, ölü yatırım olarak kaldı.

Yine bütçe ile yatırım yapılmadı ama kamu-özel işbirliği yoluyla gelecek bütçeler ipotek altına alındı.

Netice olarak hangi ülkede olursa olsun, siyasi iktidarların plansız-programsız; bakkal hesabı ve popülizmle yönettiği hangi ekonomi olursa olsun, kriz kaçınılmaz olur.